1. YAZARLAR

  2. Kadri HAZAL

  3. Hz. Peygamber’in (sav) devleti ve federasyon
Kadri HAZAL

Kadri HAZAL

Yazarın Tüm Yazıları >

Hz. Peygamber’in (sav) devleti ve federasyon

A+A-

Değerli dostlar! Coğrafyamızda 1800’li yıllardan beri tartışılan bir devlet şekli tartışması vardır. II. Mahmut’un devletin temel yapısını oluşturan eyalet sistemini kaldırıp devleti merkezden idare etmeye çalışması Osmanlı Devleti’nde birçok iç isyanlara sebep oldu ve yüz binlerce kardeşin birbiriyle savaşmasını netice verdi. Ve netice de devletten soğuyan halklar yavaş yavaş bağımsızlıklarını ilan ettiler. Nihayet Arnavutlar, Araplar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Osmanlı topraklarında bir arada sadece Türkler ve Kürtler kaldı. Ancak 1920’li yıllardan itibaren devlet yönetimini ele geçiren Selanikliler Hanedanı ve yandaşları Türklük milliyetini mabud ittihaz eden milliyetçi bir anlayışla devleti idare edip Kürtlerin varlığını ilan edince Kürtler birçok kez haklı olarak isyan ettiler. Ve cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ihtilal nedeniyle Bediüzzaman’a sorulan bir soruda belirtildiği gibi yüz bin Kürt kesildi.[1]

Kürt Sorunu zamanla büyüdü ve 30 yıldan fazla süren bir iç savaş yaşandı ve bu savaşta 30 binden fazla insanımız çatışmalarda hayatını kaybetti. Ayrıca 4 bin Kürt köyü yakıldı ve 17.500 Kürt de derin güçler tarafından katledildi. Bu cinayetler maalesef faili malum meçhuller olarak kaldı. Ancak 2013 yılında geldiğimizde devlet ve Kürt güçleri arasında sürdürülen diyaloglar neticesinde bir barış süreci başlatıldı. Ve savaş durdu.

Savaş durunca çeşitli çözüm önerileri tartışılmaya başlandı. Bu önerilerden biride Medine Sözleşmesi çerçevesinde Demokratik Özerklik oldu. Biz bu yazımızda Özerkliğin teknik konularına girmeden Hz. Peygamber’in (asm)Medine’ye Hicret ettikten sonra Medine halkıyla beraber oluşturduğu devlet sistemi konusuna değineceğiz.

Değerli Dostlar! Malumunuz olduğu üzere Resulü Ekrem (asm) ile Muhacirler 622 yılında Medine’ye hicret ederler. Medine farklı din ve kültürdeki insanların bir arada yaşadığı bir şehirdir. Ahalisi üç Yahudi kabilesi ve İki müşrik Arap kabilesinden oluşmakta idi. Ayrıca az sayıda da olsa küçük bir Hıristiyan grup da bulunmaktaydı. Salih Suruç’un verdiği bilgiye göre bu Hıristiyan grup, İslâm'ın Medine'de hızla yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine'den ayrıldılar. Uhud Savaşında müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan bu Hıristiyanlar, sonraları Bizans'a sığınmışlardır.[2]

Hz. Peygamber (asm) Medine’de yaşayan diğer kabilelerle ortak bir devlet kurma faaliyetine girişti ve bunu başardı. Siyer konusunda son devrin en büyük ilim adamlarından olan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah bu konuda şu bilgileri vermektedir: “Henüz işin başında iken, Müslümanlar günlük vakit namazlarını kılma ve sadaka adı altında Medine’ye birtakım vergiler gönderme gibi tamamen ruhi-manevi yükümlülükler altında iken bile, bir takım idarî amaçlar doğrultusunda ülkeyi bazı bölümlere ayırma gereği hissedilmekteydi. Resulullah (asm) kuşkusuz İslam’ı yeni kabul etmiş kabileler nezdinde, buralara hem ibadetler hem de hukuki-adlî meselelerde karşılaşılacak sorunları çözmek üzere bazı sorumluluklar yükleyerek bir takım idareciler tayin etmişti; ama o, bütün bu insan topluluklarının eskiden beri sahip oldukları mülkiyet haklarını da kabul ediyordu. Bu durumda, kabile ya da diğer bağımsız insan topluluklarından oluşan çok sayıda “eyalet” ortaya çıktı. Bu “eyaletler”in yüzölçümleri, bu insan topluluklarının sahip oldukları toprakların miktarına bağlı olarak son derece çeşitlilik arz etmekteydi.

Ancak H. 9 yılına gelindiğinde, Resulullah (asm), bundan böyle doğrudan merkezi hükümete ödenmesi gerekli vergiler kapsamına alınan zekât vergisini tahsil etmek üzere,   daha çok geçici görevle- vergi tahsildarlarını bu eyaletlere göndermeye karar verdi. İşte bunun üzerine, gerçek anlamda bir idari bölünme işine başlanmıştır. Bir yandan, Abbâd ibn Bişr el-Eşhali’nin, Suleym ve Muzeyne gibi iki ayrı kabileye -bu iki kabile aynı mahalde oturup birbiri ile nüfusça tamamen kaynaşmadığı halde- tek başına gönderilmesi, iki küçük eyaletin topraklarının bir tek ve daha büyük bir “Eyalet” halinde birleştirildiğine işaret ederken; öte yandan, Temim kabileleri örneğinde olduğu gibi, bir tek bölgeye çok sayıda vergi tahsildarının tayin edilmesi, nüfusça çok kalabalık bir “eyalet”in alt bölümlere ayrılması gerektiğini gösterir. (Taberî, İbn Habib, Safadî vb. yazarların eserlerindeki bazı özel bölümlerde veya Resulullah’ın yaptığı anlaşma ya da verdiği imtiyaz belgelerinin metinlerinde bu tür görevlilere ait onlarca isim göze çarpmaktadır). Bunlara bakarak, araştırmacıların, henüz doğup gelişmekte olan bu devletin eyaletlerinin ve daha küçük çaptaki yerleşim birimlerinin idari bölünmesini ortaya çıkarmaları mümkün olacaktır. Her kabilenin sınırları içinde bulunan su kaynakları, dağlar, vadiler vb. bugün çoğunlukla bilinmektedir. Ayrıca elimizde Arap Yarımadası ile ilgili oldukça iyi hazırlanmış haritalar bulunmaktadır Her ne kadar bazı yer isimleri değişmiş olsa da, birçoğu aynen muhafaza edilmiş ve halk tarafından kullanılmaktadır. Bu da, tarihçinin işini çok daha kolay hale getirmektedir.

Bu idari hiyerarşi içerisinde iki temel kategori ayırt etmek mümkündür: 1. Resulullah’ın (asm) aynı kabile üyeleri arasından seçip farklı kabilelere göndermek üzere tayin ettiği veya esasen tevarüs yoluyla geldiği halde eski yerinde bıraktığı başkanlar, 2. Vergi tahsildarları, hukuki anlaşmazlıkları çözen hâkimler, İslam’ı öğretmekle görevli muallimler ve Resulullah’ın (asm) başkentten sık sık gönderdiği diğer devlet memurları. Görevi tevarüs yoluyla sürdüren başkanlar da bazen, Devlet vergilerini tahsil etme ve bunları ya doğruca Medine’ye gönderme ya da gezici tahsildarlara teslim etme yetkisine sahip idiler. İlk gruba giren başkanların sayısı oldukça fazladır. Gerçek anlamda krallıkların süregeldiği, yabancı devletlere ait eski sömürgelerde, iş başındaki yerli başkanların görevlerinde kalmalarına izin verilmiştir. Bölgedeki özerk yapı günün koşullarına uyarlanmıştır. Böylece ortaya çıkan dolaylı idare tarzı, bize federatif veya konfederatif türde yapılanmanın söz konusu olduğunu düşündürmektedir.”[3]

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma da Medine Sözleşmesi çerçevesinde oluşturulan Devlet’in yapısına dair şunları nazarlara sunmaktadır: “1. Aynı Devleti oluşturan değişik toplumların müşterek dış savunması. Yani, etnik ve dini yapısı ne olursa olsun, Medine Devleti'ne dışarıdan gelecek her türlü saldırıya karşı antlaşmaya katılan bütün gruplar beraber savunma yapacaklardır. 2. Her toplumun, dinî, hukukî ve kültürel bağımsızlığı ola­cak, hiç kimse bir diğerinin dinine, ibadetine; kısaca içişlerine ka­rışmayacak. 3. Hz. Muhammed’in (s.a.s), bu Antlaşmaya göre Devlet'in başı ve toplumlararası anlaşmazlıklarda Hakem ve Hâkim olması­nı bütün gruplar kabul edecek; onun,-grupların kanunlarına gö­re- vereceği karara hiç kimse itiraz edemeyecek.”[4]

Medine de Enes bin Malik’in evinde imzalanan bu anlaşmaya Medine deki 27 kabile reisi imza koymuştur.[5]

Hz. Peygamber’in (asm) idare tarzı Asrı Sadette İslam adlı eserde şöyle açıklanmaktadır: “Medine Şehir Devleti ilk kurulduğu yıllarda federatif yapıdaydı. Daha sonra Necran, Bahreyn, Hadramut, Umman ve Yemen gibi eyaletler, Hz. Peygamber’in Devletine bağlanınca, şehir devlet bir nevi ‘konfederal’ bir yapıya dönüştü. Şu kadar var ki Hz. Peygamber (a.s.m.) tek ve sürekli başkan olma durumundaydı. Her eyalet, içişlerinde serbest olan vali (amil) ler tarafından idare ediliyordu. Buna göre M. Hamidullah’ın dediği gibi ‘ademi merkeziyet’ ve ‘dolaylı idare’ usulü, kaide olarak görünüyor.”[6]

Medine sözleşmesinin maddeleri ile Medine deki Yahudilerin sahip oldukları hakları incelenince Müslim ve gayrı Müslim kabilelerin mali, hukuki özerkliğe sahip olduklarını ve kendi dini ve milli eğitimlerini rahatlıkla yaptıklarını görürüz. Örneğin tarihi kaynaklar bize Yahudilerin Medine de “Beytül Midras” adlı eğitim kurumlarının olduğunu ve kurumda İbranice eğitim yapıldığını aktarmaktadır.[7]

Değerli dostlar! Hz. Peygamber’in (asm) federasyon ve özerklik tarzı yönetimi dört Halife ve diğer İslam devletleri döneminde de sürdürülmüştür. Örneğin Hz. Ömer (ra) döneminde Kürdistan fethedilince Kürdistan’da Zevzan (Zozan) diye adlandırılan yerlerin Kürt Emiri haraç verme karşılığında özerk yönetimini garanti altına almıştır.[8]

Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyubiler, Osmanlılar vb. devletler döneminde bazı farklılıklar olmakla birlikte Eyalet tarzı federatif yönetim devam etmiştir. Nihayet Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, Kürt beyleriyle anlaşarak Kürdistan’ı fethettiğinde Kürtler hükümetler şeklinde içişlerinde bağımsızlıklarını korumuşlardır. Ve Yavuz Kürtlerle yaptığı işbirliği neticesinde İttihad-ı İslam’ı sağlamış ve Bediüzaman’dan hiçbir Osmanlı padişahının kazanamadığı övgüyü kazanmıştır. Bediüzzaman Kürtlere haklarını tanıyan Sultan Selim’e şu sözlerle övgüde bulunmuştur: “Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı islâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürtleri ikaz etti; onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürtler, o zamandaki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddin-i Efganî, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle[9],  ittihad-ı islâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki, demiş: İhtilâf ü tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni. İttihatken savlet-i a’dayı def’e çaremiz, ittihat etmezse millet, dağdar eyler beni.”[10]

Değerli okuyucular! İlim adamlarımızın verdiği bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla Hz. Peygamber’in (asm) devletinin yönetim tarzı tüm halklara ve dinlere kimliklerini tanıyarak onlarla ortak bir devlet oluşturmak olmuştur. Evet, bizim de bugün aramızda var olan kavgayı durdurmamızın yolu Hz. Peygamber’in (asm) devlet şekli anlayışıdır. Eğer biz Selanikliler hanedanının bize dayattığı Kemalist üniter devlet anlayışı olan “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil, tek ordu” anlayışı ile hareket edersek galiba 100 yıldan fazladır süren sorunumuzu hiç çözemeyeceğiz. Karar bizimdir. Ya İslam kardeşliği çerçevesinde eşit haklara sahip ümmet olacağız ya da birbirimizi yormaya devam edeceğiz.


[1] . Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat c. 2, TİMAŞ, İstanbul 1990, sh.1082

[2] . Salih Suruç, Peygamberimizin Hayatı c. 1, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1991, sh. 450-451

[3] . Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Çev: Mehmet Yazgan, Beyan Yayınları, İstanbul 2004, sh. 545

[4] . Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/28-36 (Darulkitap.com)

[5] . Mustafa Özkan, Medine Vesikası, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2002, sh. 49

[6] . Prof. Dr. Celal Yeniçeri, İslam’ da Devlet, Bütün Yönleriyle Asrı Saadet’ te İslam c. 2, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, sh. 335-336

[7] . Yrd. Doç. Dr. Şakir Gözütok, İlk Dönem İslam Eğitim Tarihi, Fecr Yayınları, Ankara 2002, sh. 68

[8] . Faruk Arslan Bilad-ı Ekrad: Kürdistan, sh. 8 (İnternet pdf Nüshası)

[9] . Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, Müdafaalar, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2006, sh. 18

[10] . Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, sh. 128

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum