1. YAZARLAR

  2. M. Nuri BİNGÖL

  3. Hz. İsa’nın nüzulü meselesi
M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Yazarın Tüm Yazıları >

Hz. İsa’nın nüzulü meselesi

A+A-

Işık  Yayınevi yetkilisine açık mektup
Evvelen selam ediyor, müstecap dualarınızı bekliyor, neşriyatınız için Allah razı olsun diyorum. Neşriyatınızı istifade ederek  takip ediyorum. Bilhassa siyer-i nebi ile alakalı kitaplarınız – özellikle- çocuklar ve gençler için çok faydalı... Geçenlerde  Doç. Dr. Ayhan Tekineş’in “Kıyamet Alametleri” eserini aldım; henüz tam bitiremedim ama, 142. sahifesindeki “eksik bilgi”yi görünce, ikaz vazifemi yapmam gerektiğini anladım.

Mezkûr sahifede geçen şu ifade dikkatimi çekti.  “ Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde , onun bedenen yer yüzüne ineceği,  ümmet-i Muhammed arasında “ telakki bi’l-kabule” mazhar olmuş bir meseledir. Bediüzzaman Hazretlerinin  onu şahs-ı manevi olarak anlaması ise, bu anlayışa ters değildir.” ( Kıyamet Alametleri, s: 142)

Bu cümleden çıkarılacak mânayı düşününce irkildim. Sayın yazar, cümlesinin başında tam doğruyu ifade etmiş; fakat bu “ Ümmet-i Muhammed”çe kabul gören  İTİKADın “ kendi zatı” tarafından inanılıp inanılmadığını beyan etmemiş. Bu bir nakise...

“ Müslüman hüsn-ü zanna memurdur.” Emr-i Üstadaneleri gereği yazarın da aynı İNANÇTA  olduğunu düşünüyorum. Fakat mezkur cümlenin ikinci kısmı tamamen hatalı. Çünkü Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin , bir “ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimi” olduğuna ve eserlerinin çok yerinde, “ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadının sığınak yapılması ve necat bulunması ” gerektiğini beyan ettiğine göre, başka türlü inanmış olması düşünülemez, değil mi?
 Yoksa sayın yazar, inanç ve anlayış noktasından kendisini  “Kur’an’ın dellalı” olduğu için bütün ömrünü vakfetmiş, riyazet içinde geçirmiş;  28 sene sürgün ve zindanlarda bırakılmış, 120 küsur Risale vermiş, üç büyük mahkemenin idam isnadıyla muhakemesinden berat alarak çıkmış, vefatından sonra da 2000’e yakın mahkemenin beratıyla tesdik edilmiş, Hz. Ali (KV) tarafından Celcelutiye’de “muzafferiyeti ve mücahedesi için”  teminat verilmiş, Gavs-ı Geylani (KS)’nin “himmeti ve zahiriyeti”ni almış  bir Zat’tan daha mutekid, daha salih, daha mücahid olduğunu mu söylemek istiyor?

Nitekim, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, 16. Mektup’ta şöyle buyuruyor:
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır ( yani şimdiki batıl din)  Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.

Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” ( Mektubati s:57, İhlasnur Neşriyat, 2. Makam, 4. Sual)

Metindeki şu ifadeler ne kadar bedihidir halbuki:  “.................belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.”

Kastamonu Lahikasındaki şu ifadeler daha vazıh ve kat’idir: “Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzulü kat'î olmakla beraber; mana-yı işarîsiyle başka hakikatları ifade ettiği gibi, bu hakikata da mu'cizane işaret ediyor. Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin'in suali ve ilhahlarıyla bazı bîçarelerin imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu mes'eleye dair yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Kusura bakmayınız, bu fıkrada tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.” ( Kastamonu Lahikası, s: 82, İhlasnur Neşriyat)

 Demek ki Hazret’in  “şahs-ı manevi” manasındaki beyanları “akla takrib” diye buyurduğu bir metodun gereği olarak verilmiş misallerdir. Hele 16. Mektup’taki izah daha muhteşemdir. Biz “ dar’ül- hikmet” olan bir dünyadayız ve “sırr-ı teklif”e muhatabız. Eğer “Hz. İsa (as)”ı nuzülünden sonra “ ehass-ı havassının” dışındaki bütün insanlar inansa ve bilseydi imtihan sırrı ortadan kalkmış, “ sırr-ı teklif” zayi edilmiş olurdu. “

“Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı safileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedahet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi' olur.” (Sözler, 341)

Bu mânadaki eksiklikleri tashih edersiniz bir sonraki baskıda, Risale-i Nur’un en küçük bir şakirdi olarak duacı olacağım.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.