1. YAZARLAR

  2. M. Rıza DERİNDAĞ

  3. Hüsnü Bayram Ağabey ile Avustralya Günlerimiz-4
M. Rıza DERİNDAĞ

M. Rıza DERİNDAĞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Hüsnü Bayram Ağabey ile Avustralya Günlerimiz-4

A+A-

Ebediyete Seyahat

Avustralya’da bulunduğumuz süre zarfında Hüsnü Ağabey’e en çok sual edilen husus Üstadımızın son seyahatı oldu. Öyle zannediyorum bütün Nur talebelerinin de en çok merak ettiği bu seyahatın detayları olmuştur.

1951 senesinde

Üstadımız kendisini Emirdağ’da ziyaret eden Vahdettin Gayberi Ağabey ile yatak ve yorganı ve yorgan içerisinde Mevlana Halid-i Bağdadi ‘nin cübbesini ve bir sepette hususi eşyalarını Urfa’ya göndertir. O senelerde yazmış olduğu mektuplarda da Urfa ile alakalı; “Risâle-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise İbrahim Halîlullah’ın bir menzilidir… İnşâallah bu meslek-i hilet-i İbrahimiye orada parlayacaktır. Hem ihtimal kavidir ki… Bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum” ifadelerini kullanır.

Ve yine “Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum’’ diyerek Urfa’nın Risale-i Nur hizmetlerinde  ve istikbale matuf bir mana içerisinde mühim bir yer tutacağını haber veriyordu.

“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından nurlara karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevî merkezi hükmündedir.’’ (Said Nursî)

50’li yıllardaki bir diğer lahikasında ‘’Bütün Urfa halkına çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selam ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım onlar da bana duâ etsinler’’ demiştir.

Urfa’da Hizmetler

Üstadımız Ceylan Ağabeyi Urfa’ya göndermişti. Orada Nurların neşri ve hizmetlerde çok emeği geçmişti. Hulusi Ağabey bir dönem Urfa’da Askerlik Şube Başkanlığı yapmıştı. Emirdağ’da Üstadımız zaman zaman Urfa’ya gitmek lazımdır diye söylermiş. 1950 senesi Arabi aylardan Sefer ayı. Üstad heyet-i sıhhiyeden Samsun mahkemesine gitmemek için rapor almak üzere Eskişehir’e hareket eder. Eskişehir’de bir-iki gün kaldıktan sonra Üstad’ımız Urfa’ya gitmek lazımdır diye tekrar söyler ve ”Hanginiz gider?” diye sorar. Sungur Abi, Hüsnü Abi, Ziya Arun Abi ve Abdullah Abiler vardır Üstadımızın yanında “Siz bilirsiniz Üstad’ım” derler. O zaman Üstad’ımız “Hüsnü ile Abdullah gitsinler” diye emir buyurur.

Hüsnü Abi Safranbolu’ya ailesini ziyarete gider. Üç sene sonra (Allahu a’lem) evine ziyarete gidiyor Hüsnü Abimiz. Sorduk ki “Ağabey bu kadar evden uzak kalmışsınız, evdekiler bazen kızarlar mıydı, hususen valideniz gönül koyar mıydı” diye, Hüsnü Ağabey tebessüm etti, “Annem beni görünce sen ne yaptın, yoksa Üstadımız seni hata ettin diye mi gönderdi diye kızmıştı.” Biz de tebessüm ettik bu hatıraya. 

Zübeyir Ağabey Posta memuru olarak Islahiye’den Urfa’ya geçer. Alemi İslamın merkez dersanesi Urfa’da Üstadımızın en yakın talebeleri belki bugün hariç hizmetlerin temelini atmışlardı. Evet Zübeyir, Hüsnü ve Abdullah Ağabey... Tarihçe-i Hayat’ta bahsedilen mektupların kısmı ekserisi bu Urfa Medrese-i Nuriyesinden yayılmıştı. Zübeyir Ağabey Postanede çalışıyor olması hasebiyle İslam Alemine kitaplar, mektuplar gönderiyor ve Türkiye’ye bahusus Üstadımıza alem-i islamdan gelen mektuplar evvela Urfa’ya varıyordu.

Urfa’da Bir İstida

Emniyet Müdürlüğü’ne (Valiliğe, Müdde-i Umumilik’e)
Urfa
Belaların define bir vesile olması çok tecrübelerle sabit olan Risale-i Nur’un okunmasının devamına mani olan vatan millet zararına ecnebi hesabına çalışanlara karşı Nur Talebeleri Nur’ların okunmasını tatil etmemek için bu aşağıdaki kanaatimiz ele aldık.

Evvelen: Beşeriyetin ekseri hatasıyla bela-ı umumi adaletin muktezası olan zelzele, seller, tufan, yangın şeklinde kendilerini gösterirler.Bu belayı umumiyeye karşı çıkacak umumi bir sadaka lazımdır ki dinsizlerin zalimlerin hatası biçare ehl-i imanı incitmesin.Her ne zaman din,iman,Kur’an,mukaddesata küfür hesabına hücum ederek dinsizliğin zehirli perdesini üzerine çekmeye gayret edip ehl-i imana tazyik etseler tecrübeler ve hadiselerle kati olarak sabit olmuş ki.Hava alayup gözünden karı,yağmuru bütün şiddetiyle dökerek zemine inmesiyle nehirlerin kabarmasına yükselmesine güya emr edip o intizamlı hareketlerini tahrik ederler.Zemin ise duyduğu o acı tesir ve elemden hiddet edip titreyerek üzerindeki beşeriyeti akılların başlarına almalarını ve intibaha gelmeleri için gazab-ı ilahinin ihtarını titremesinden hasıl olan zarar ve ziyanla gösterir.

Saniyen: Ehl-i iman için en makbul sadaka ve müstecab bir dua En mühim bir silah nati bir ilaç Kur’an-ı Kerimdirki;Cenab-ı Erhamürrahimin bu kudsi kelamını okuyan ehl-i imana herbir harfi başına en az on sevab veriyor.Eğer tefekkür ederek manasını anlasa yüz belki bin sevaba mazhar olur.Hem umumi bir sadaka olduğundan belalanın define müessir bir vesile oluyor.

Salisen: Bu zamanda Kur’an-ı Kerimin hakiki bir manasını herkese tam gösteren ve hiç birşeye alet edilmeyen ve hiçbir kuvvete boyun eğmeyip mağlup olmayan ve herkesin imanını takviye ederek her kafaya ve kalbe o Kur’anın yasakcı ayetlerini birer zabıta ve asayiş memuru olarak diken,emniyet ve asayişi muhafazada gayet mühim bir vazife gören Risale-i Nur’un elbette belaların ve musibetlerin define en makbul bir sadaka olması güneş gibi açık ay gibi bedihidir.

Rabian:Bizim kati olarak kanaatimiz gelmişki:Her ne zaman Risale-i Nura dinsizlerin koministlerin zındıkların,masonların pis parmakları karışıp adliye eliyle müsadere edilse,okunması tatil edilse muhakkak havanın ağlayıp zeminin hiddet etmesi görülüyor.İşte bu defa da bu mevsimde ömrümüzde hiç görmediğimiz 29 şubatta başlayan kar ve soğuk rüzgar afeti üç gün devam etmek suretiyle en mutedil mıntıkalarda bile dehşetli fırtına ve soğuk yaparak yolların kapanmasıyla vesaitlerin durmasına nehirlerin kabarması ile evlerin yıkılmasına,tarla ve bahçelerin bozulmasına ve birçok canlı hayvanların ölümlerine sebep olmuştur.Bu mübarek eserlerin tatil edilmesi ile daha devam edilse bu mübarek vatana ve millete bu musibetlerinden devamından hakikaten korkuyoruz.Vatan ve milletin selameti için biz tekrar bu risaleleri okumakla her türlü şahsi ceza ve tazyiklerini ruh-u canımızla kabul edip Cenab-ı Erhamürrahiminden bu masum çoluk çocuk ve ihtiyarların necatlarına dua ve iltica edeceğiz.

Zübeyr Gündüzalp, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu

Urfa’ya Gönderilen Diğer Eşyalar ve Üstadımızdan tahkik dersi

Hüsnü Ağabey anlatıyor: “Üstadımız bir kısım eşyalarını yine Urfa’ya göndermek arzu etmişti. Eskişehir’de bir albay vardı, Üstadımızın sevdiği muhlis bir Nur talebesiydi. Üstadımız Ona ben eşyalarımı Urfa’ya göndereceğim, ne yolla göndereyim diye sordu. O da karayoluyla gönderelim Üstadım dedi, Üstadımız Onun bu hazır cevaplılığını tasvip etmedi, kardeşim Necdet dedi, Nur talebesi muhakkik olur, bizim mesleğimiz tahkik mesleğidir. Sen git tahkik et. En emniyetli nasıl olursa onu öğren vs. diyerek bizlere tahkik dersi verdi. Bu zat gitti ve sonra geldi, Üstadım ben araştırdım, eğer tren yolu ile göndersek, Haydarpaşa’ya gidecek, orada kaybolabilir, birisi başında olmaz, karışabilir, karayoluyla göndersek şöyle olur vesaire uzun uzun anlattıktan sonra posta yolunu tavsiye etti. Üstadımız bunu takdir etti ve yine Nur Talebesi ehli tahkiktir kardeşim diye ifade ettiler.”

Üstadımızın Rüyası

“Üstadımız böyle rüya vesaire çok anlatmazdı. Bir gün Allah hayretsin ‘Hüsnü ben bu gece bir rüya gördüm, seninle beraber bir uzun sefere çıkıyoruz, ben orada kalıyorum kardeşim’ dedi. Böyle elini başıma koydu, ‘keçeli keçeli’ dedi. Ben o zaman anlayamadığımdan bu rüyayı, Aubhanallah yani Üstadımız ihsas ettiriyor fakat gençlik anlayamıyoruz.

Omuzuna düşen bir yaprak

“1959 senesi sonbaharıydı. Allah bilir Kasım ayı olabilir. Üstadımız ve bir iki Ağabeyle kıra gitmiştik. Ağabeyler çay hazırlarlarken Üstadımız Hüsnü seninle yürüyelim dedi. Üstadımızla böyle dolaşırken bir ağaçtan yaprak koptu, usul usul Üstadımızın omuzuna düştü. Kuru bir yaprak idi. Üstadımız yaprağı aldı, ‘bak Hüsnü’ dedi, ‘görüyorsun bu yaprak dünyaya geldi, vazifesini itmam etti ve ebedi suretler bırakıp bu dünyadan göçüp gitti. Her mevcud böyledir. Alemi şehadete gelir, vazifesini yapar ve göçer, gider. İnsan da yaprak misali. Hüsnü bana öyle geliyor ki ben bu sene gideceğim.’ Üstadım hayır dedim, alem-i islam’ın size ziyade ihtiyacı var. Cenab-ı Hak benim ömrümü de size versin diye söyledim.  Üstadımız haber verdikleri gibi 5 ay içerisinde vefat etmişti.

Son Ramazan

“Üstadımız Ramazanın ilk on günü iyiydi. Beraber büyük odada hep beraber namazları kıldık. Üstadımız yatsı namazını kıldırır daha sonra Tahiri Ağabey teravih namazını kıldırırdı. On günden sonra Üstadımız rahatsızlandı ve odasında namazları kılmaya devam ettik. Ateşi yükseliyordu, rahatsızlanıyordu. Bir sabah ‘Emirdağ’a gideceğiz’ dedi. Üstadımız hastaydı ve zaten Isparta’da ikamete memur edilmişti. Nasıl gideceğiz vesaire derken çıkalım dedik. Çay’da durdurdular. Sungur abi ile beraberdik, Üstadımız ‘siz Ankara’ya telefon açın’ dedi. Yıldırım telefon açtık. Bakanlığa telefon açtık, polisle beraberdik, özel kalemden birisiydi, ikamete mecburiyet var, hassas zaman dönmeniz lazım vesaire diye baktık hikaye okuyor bize, biz de ‘beyefendi’ dedik, ‘Üstadımın on seneden beri ikamet ettiği ve bir senelik kirasını peşin verdiği evi var, gidip görmesin mi, evinin halini merak ediyor, ne hakla kirasını ödediği evini ziyaretten men edebiliyorsunuz’ diye ifade edince karşımızdaki memur bir dakika dedi. Benim anladığım kadarıyla daha yüksek bir vazifedar Allah bilir müsteşar olduğunu tahmin ediyorum, konuştular. O zat ‘bir defaya mahsus gidebilirler’ diye müsade etti. Sungur Abi oradan Ankara’ya hareket eder.

Emirdağ’a Son Veda

Üstadımız ise Hüsnü Ağabey ile Emirdağ’a giderler. Emirdağ’a gece varırlar. Üstadımız istirahat eder. Ve ertesi sabah Üstadımız, ‘Hüsnü, evladım, Emirdağ’daki tüm talebelerimi çağır’ diye emir buyurdular. Emirdağ halkı başka fakat o beldede Üstadımıza tam sadık ve muhlis çok fedakarlar vardı. Çalışkanlar’ı, Mehmet Çalışkan ve Osman Çalışkan Ağabeyleri, Hamza Emek, Sadık vesaire onbeş kadar talebesini çağırdım. Üstadımızın evinin avlusu vardı, talebeleri hep avluda toplandılar. Üstadımızla birlikte aşağı indik. Üstadımız ‘kardeşlerim ben artık ölüyorum’ dedi. ‘Bana hakkınızı helal edin, sizlerle çok hukukumuz oldu’ diye ifade etti. O ağabeyler hep helallik verdiler, ben baktım Üstadımızın gözü nemlenmişti, hakikaten Üstadımız çok hislenmişti. Bu Üstadımızın Emirdağ’a ve Emirdağ’ın kahraman, vefalı Nur talebelerine son vedası olmuştu. Bu hüzünlü vedadan sonra Isparta’ya dönmek üzere hareket ettik.

Urfa’ya Gidiliyor

Isparta’ya döndük. Üstadımız rahatsızdı. Gece de olsa artık yanından hiç ayrılmıyordum. ‘Hüsnü yarın Urfa’ya gideceğiz’ dedi. 21 Mart tarihiydi. Fakat Üstadımız ağır hasta vaziyetteydi. Tahiri Ağabey ve Zübeyir Ağabeyin yanına vardım, Ağabey dedim Üstadımız Urfa’ya gideceğiz diyor ne yapacağız. Zübeyir Ağabey kardeşim Üstadımız ateşli sayıklıyor olabilir. Sen Üstadımıza de ki, Üstadım Emirdağ’dan yeni geldik. Arabanın bakıma ihtiyacı var. Bakalım Üstad ne diyecek diye söyledi. Fakat Üstadımız yine ‘Urfa’ya gideceğiz’ dedi. Üstadım dedim Emirdağ’dan yeni geldik, abiler arabayı bir bakıma sokalım diyorlar dedim. Üstadımız buyurdu ki, ‘benim araba gitmezse başka bir araba tutarız ama sen beni götüreceksin.’ Anladık ki Üstadımızın şuuru yerinde. Nasıl gideceğiz diye istişare etmeye başladık. Kapıda yirmidört saat polis bekliyor. Nereye gitsek takip ediyorlar. Zübeyir Ağabey plakayı çıkartalım dedi, yahut plakayı çamurlayalım dedi. Dedim Ağabeyler, Üstadımızın arabasını plakadan değil bizden dolayı tanıyorlar araba biliniyor. Sabah çıktık, baktık ki o gün nöbet bekleyen polis ayrılmış. İşi çıkmış. Sabah bu saatte çıkmazlar diye ayrılmış oradan. Pazar günüydü. Gitmiş ve 12’ye kadar da dönmemiş. 12’de gelince araba nerde falan demiş, Tahiri Ağabey de bilemiyorum acaba Burdur istikametine mi gittiler, dönerler buyurmuş, tam ters istikameti söylemiş. Rabbimizin tasarrufu var. Eğirdir’e yaklaştık, tam girerken beldeye birden yağmur başladı. Polisler hep içeri geçiyorlar. Hep inayet kardeşim. Konya yolu üzerinde pınar var, öğle namazı vakti geldi, durduk orada. Üstadımız birden çok neşelendi. ‘Size bu seyyaremizle Şarktaki dersanelerimi gezdireceğim’ dedi. Biz de çok neşelendik. Üçümüz de (Zübeyir ve Bayram Abiler de) Üstad bizi gezdiriyor diye düşünüyoruz, anlamıyoruz ki Üstadımız vefat etmek üzere Urfa’ya gidiyor. Namazdan sonra bindik arabaya Üstadımız rahatsızlandı. Üstadımız baktık ızdırap içerisinde. Biz durmadan cevşen okuyoruz. Kitap okuyoruz. Üstadım dedim Konya’ya vardık. Kardeşi orda olması hasebiyle haber verdim, belki Üstadımız kalmak ister mi diye düşünmüştük. Üstadımız ‘kardeşim devam et’ dedi.

Gavur Dağı Nur Dağı Oluyor

Adana’ya vardık. Adana’da iftar oldu. Sefer tasında çorba vardı. İki lokma aldı gerisini bize verdi. Akşamı kıldık. Ceyhan’ın eski yolu. Orada bir yerde durduk. Bir iki saat istirahat etmek için, yani çay vesaire içtik, uyumadık fakat dinlendik. Yollar tek şerit, kamyonlar uzun ışıklarla geliyor, geçiyor, çok yorucu bir seyahat oluyordu.
Sahur yaptık. Üstadımız yiyemedi bir şey zaten. Üstadımız öyle yiyemeyince bizler de yiyemedik ve ayrıldık ordan. Şafi mezhebine göre orada 10 rekat teravih namazı kıldık. Sabah namazından evvel yola çıktık. Gavur dağı diyorlar o zaman. Dolana dolana ordan geçiyoruz. Alman Pınarı diye bir mevki var. Orada sabah namazı için durduk. Bakınız ilk defa 10-15 sene Üstadımızla müşerref olmuştuk, o kadar hizmetinde de bulunduk ilk defa orada Üstadımız oturarak namazını kıldı. O derece bir hastalığı vardı. Kalkamıyordu. ‘Burası neresi kardeşim’ dedi. Ben de ‘Gavur dağı diyorlar Üstadım’ dedim. ‘Olmaz keçeli, gavur dağı olur mu burası Nur dağı, Nur dağı’ buyurdular. Oradan Antep’e vardık, biraz yolu şaşırmıştık.

Enbiyalar Şehri Urfa’dayız

Daha sonra Urfa’ya vardık. Urfa’ya varınca gençlik işte, biz Üstadımızı dergaha götürelim Üstadımız biraz gezsin diye düşünüyoruz. Üstadımız ‘kardeşlerim ben ölüyorum beni bir otele götürün’ buyurdular. Abdullah Abi Urfa’daydı. Abdullah abiye gittim, abi dedim Üstadımız buradalar, yok mübarek benimle şaka yapma diyor Abdullah abi. Ağabey Üstadımız arabada, acele otel bulmamız lazım dedim. Ahmet kardeş vardı orada, ben otel biliyorum dedi. Dedim kardeşim bak, Üstadımızın kaldığı otel temiz olmakla birlikte sahibi müsbet olması şarttır, İstanbul’da bazı tecrübelerimiz olduğundan böyle söyledim. O da bizi İpek Palasa götürdü. Hakikaten sahibi ehli iman ve müsbet bir insandı. Odaya yerleştik. Urfalılar duyunca otelin etrafını sarmışlardı kapı önünde de kalabalık olunca Üstadımız sordu, ‘ne bunlar Hüsnü ne oluyor’ diye. Dedim Üstadım Urfalılar sizi ziyaret etmek istiyorlar, biz de mani oluyoruz, siz istirahat edin diye deyince ‘kardeşim bırak onları, fakat şöyle sıraya girsinler, birer birer musafaha yapıp çıksınlar’ buyurdular. Böylece yine ilk defa böyle bir alayiş ile Üstadımız Urfalılarla musafaha etti ve yüzlerce Urfalı Üstadımızın ellerini öptüler. Üstadımızın sesi çıkmadığından ben yanına oturdum. Üstadımız ‘ben Urfa’ya ölmeye geldim, Urfa çok mübarektir, ben Urfa’nın ölüsüne ve dirisine dua ediyorum siz de bana dua edin’ diyor. Diyor ve biz papağan gibi tekrar ediyoruz fakat manasını anlamıyoruz.

Sekeratta bile tebliğ eden bir Üstad

Polisler kalabalığı görünce soruyorlar ne o öyle karınca gibi toplanıp toplanıp dağılıyor millet. Bediüzzaman gelmiş otelde deyince yapma yahu diyerek emniyeti ayağa kaldırıyorlar. Emniyet müdürü geldi daha sonra. Üstadımızın elini öptü. Üstadımız ona nasihat etti. ‘Namazı kılarsanız sizin dünyevi mübah işleriniz de ibadet hükmüne geçer. Asayişi muhafaza en mühim bir vazifedir’ vesaire başka ders ve nasihat etti kısaca. Emniyete döndükten sonra Ankara’yı haberdar etmiş. Bizi (Zübeyir Ağabey ile beni) emniyete çağırttı. Gittik. Bediüzzaman hazretlerini buraya nasıl getirdiyseniz öyle götüreceksiniz dedi. Zübeyir Ağabey benden yaşı büyük olması hasebiyle cevap veriyor bazen ben de tasdik ediyorum veya bir şeyler ekliyorum. Zübeyir Ağabey emniyet müdürüne, Müdür bey dedi, Üstad Hazretlerini buraya getirmek bizim yetkimiz olmadığı gibi götürmek de bizim yetkimiz değildir. Ne demek istiyorsun ben emrediyorum dedi emniyet müdürü. Siz emredebilirsiniz ama biz Üstadımızın emri olmadan hiç bir şey yapamayız dedi Zübeyir Ağabey.

Sonra tekrar geldi otele Emniyet Müdürü. Yanında Sağlık İl Müdürü ve iki polis birlikte Üstadımızın yanına girdiler. Üstadım fesubhanallah yani sekeratta gibi, o Sağlık İl Müdürüne namaz, abdest ve ibadetin ehemmiyetine dair bir iki husus arzetti. ‘Ben buraya ölmeye geldim de’ dedi ama hemen akabinde ‘Risale-i Nurun vazifesi iman kurtarmaktır, insanın en mühim meselesi imanını kurtarmaktır’ diye o zatlara ders veriyordu. Üstadımızın yanında oturuyor ve Üstadımızın dediklerini Onlara tekrar ediyordum. Böyle Üstadımızın dili beyazlaşmıştı. O Hükümet tabibi bana dedi ki, söyle dedi Hazrete ben onun ateşini ölçmek istiyorum. Daha o bu soruyu sormadan evvel Üstadımız ‘kardeşim ne derlerse yap’ dedi bana. Dereceyi aldım koltuğunun altına koydum. Bir kaç dakika sonra dereceyi istedi. Dereceyi uzattım, tabip bakar bakmaz heyecanlandı yahu dedi bu zatın 42.5 derece ateşi var. Bu sizde olsa komaya girersiniz. Hazret böyle konuşuyor ama ağır hasta. Emniyet Müdürü bize buradan gitmemizi söylüyor. İşte o zaman Üstadımız da duydu bu hadiseleri. Üstadımız ağır hasta. Sen buna bir çare bul dedik. Tabip, ben sağlık noktasından söylüyorum bu zat buradan hiç bir yere götürülemez. Sabahtan ben hastaneyle konuşurum. Rapor hazırlarız. Bunlar gittiler.

Urfalıların Üstada Sahabeti

Nur Talebesi dost bir kardeşimiz var. Polis memuru. Heyecanla yanımıza geldi, abiler bu gece buraya operasyon yapılacak, baskın olacak, yanındaki talebeleri etkisiz hale getirin, Bediüzzaman’ı Antep’te vereceğimiz adrese götüreceksiniz diye emir var dedi. Buradan ayrılmayın ve buna bir çare bulun. Urfa’ya haber çıkarttık. Bediüzzaman sizin misafirinizdir. Akşam namazını kıldıktan sonra otelin etrafını korumaya alın diye. Urfa halkı fevc fevc otele geldiler. Bağırıyorlar, Bediüzzamanı vermeyiz. Alamazsınız. Götüremezsiniz. Binlerce Urfalı. Dağıtılamıyor insanlar. Polisler müdahale edemiyorlar. Emniyet Müdürü geldi yanımıza. Ne o müdür Bey dedik, yahu görmüyor musunuz, isyan mı var burada. Bunları dağıtın dedi. Müdür bey biz Ankara’dan bir haber aldık, siz gece buraya operasyon yapacakmışsınız, kim dedi bunu size diye mukabele etti, biz onu size söyleyemeyiz vesaire biraz konuştuk. Dediki bakın sizin dediğiniz doğru fakat ben resmi elbise içindeyim, elbisesini tutarak size şeref sözü veriyorum, ben bu gece böyle bir şey yapmayacağım. Zübeyir Ağabey Müdür ile birlikte çıktı ve Emniyet Müdürünüz bu gece teminat veriyor, misafirinize ilişmeyecekler, yarın sabah tekrar gelirsiniz diye deyince dağıldılar Urfalılar. Üstadımız o gece 2;30 civarı ruhunu Rahman’a teslim eyledi.  

O gece . . .

Üstadımız sahura kalkmadı. Sabah namazı vakti oldu yine kalkamıyor. Üstadımız bayıldı dedik. Anlayamadık. Anlayamıyoruz. Hacı Ömer Efendi vardı. Vaiz. Onu çağırdık. Siz bir bakın Üstadımız bayılmış Hocam dedik, bir baktı Üstadımız vefat etmiş dedi. Yok Efendim dedik. Ayakları sıcak, gözünde nur var. Üstad vefat etmiş kardeşim dedi. Efendim dedik Üstada olurdu böyle zaman zaman, böyle olunca O da biraz bize kızarak, kardeşim bu iş bizim işimiz. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun, Üstadımız ruhunu Rahmana teslim eylemiş.

Üstadımızın Cenazesi

Üstadımızı dergaha götürdük. Tedbir aldık. Savcı geldi. Doktor geldi. Üstadımızı yıkamak üzere dergaha getirdik. Bayram Ağabey ile birlikte Üstadımızın yıkanmasında yardım ettik. Böyle tam o esnada dergahın üzerine bulut geldi. Bizleri ıslatmıyor ama yağmur yağıyor. Tane tane bir yağmur. Üstadımızı yıkayıp kefenledik. O sırada sizi Vali çağırıyor dediler, biz vilayete gittik. Valinin yanında Müftü var. Bakın dedi Vali, Müftü hazretleri size söyleyecekleri var, ricası var dedi, Müftü başınız sağolsun dedi ve Üstadınızı hemen defnetmek icab eder dedi. Müftü dost esasen ama Valinin yanında konuşamıyor, bir iki hadis okudu, vefattan sonra ruhun beden ile içtimasına dair bir iki husus anlattı, kabre girmek ister dedi. Üstadı bugün dedi kabrine defnetmenizi istiyoruz. Hocam dedik, bakın Üstadımızın talebeleri var, Edirne’den Karsa kadar telefonlar edildi, telgraflar çekildi, yarın gelecekler. Gelseler bizim defnettiğimizi görseler biz mahcub oluruz. Müftü efendi dedim bu işin bir günahı varsa bu işi alalım biz üzerimize. Hadise ve okuduklarınıza itirazımız yok dedik. Rica ediyoruz dedik. Ses çıkartmadılar gidin dediler. Polis geldi, bir tarafa ayrılmayın Üstadımızı bugün gömecekler dedi. Valilik emriyle sala verildi.

Ulucamide cenaze namazını kıldık. Tabut iç tarafta biz kapı dışında kaldık, yaklaşamıyoruz. Polisler de müsaade etmiyorlar yaklaşmamıza. Biz Üstadımızla geldik bırakın desekte biz sizi tanımıyoruz diyorlar. Onbinlerce kişi var. Ne ise orada bir polis memuru bunlar Hocaefendinin yanındalardı bırakın gelsinler dedi de içeri girebildik. Ne kadar orada ağaç varsa daha Mart ayı yaprakları tam açılmamış. Her yer kuş doldu. Bıldırcın kuşları. Sinan Omur, “orada bakınız cemaat dedi bunlar kuş değildir bunlar kuşların cevfi içerisine girmiş olan melekler ve ruhanilerdir ki Üstadımızı hoşamedi ediyorlar, teşci ediyorlar” diye hisli bir konuşma yaptı. Cenabı Hak şefaatlerine nail eylesin.” 

Hüsnü Bayram Ağabey

Üstadımızın vefatından sonra bu geçen 53 sene zarfında Üstadımızın vasiyetleri mucibince Risale-i Nur’a sadakat ile hizmet etmiş, Üstadımızdan ne görmüş, nasıl ders almışlarsa aynen muhafaza ederek, adeta kudsi bir siyanet altında ve ulvi bir inayetin nezaretinde bugüne kadar hizmet-i Nuriyeyi devam ettirmişlerdir. Hüsnü Ağabey Üstadımızın hayatta kalan son Mutlak Vekili ve yine hayatta kalan bir kaç Varisinden birisidir. Üstadımızdan gördüğü ve duyduğu belki binler nurlu hatırattan sadece bir kaçını naklettik, fakat Üstadımızdan bize en güzel hatıra ve en makbul yadigar bu Ağabeylerimiz değiller mi? Ümid ediyor ve dua ediyorum ki hizmet-i imaniye ve Kuraniye’de istikbalin fedakar Nur talebeleri için yol gösterecek bu Nurlu hatıratın devamını daha ehil ağabeylerimiz kaleme alırlar.

Avustralya

Bu en uzak kıtada çok Nurlu, nurani hizmetler devam ediyor. Bizler de dua ile hizmeti imaniyenin terakki ve tealisi için dua ediyoruz. Shepparton Dershanesi, Dallas Dershanesi, Roxburgh Park Dershanesi, Auburn dershanesi (Sydney’deki) ve buralarda ki Nurun isimsiz kahramanları… Herbiri hafa turabında Fatihler… Canberra’da yeni yeni sünbüllenmeye namzet hizmetler… Sydney’de ve Gold Coast’ta devam eden dersler, okumalar, kamplar, tercümeler… Husnu abinin Avustralya ziyareti hakikaten çok şumullü idi, belki değil böyle dört kısımda ihtimal kırk kısımda da anlatılabilirdi. Benim istidat ve kabiliyetsizliğim, hafızamın kifayetsizliği takdimin noksaniyetine sebebiyet verdi. Ben hakkıyla ziyaretleri anlatamadım, daha çok Üstadımızla alakalı kısımları anlattım yoksa Ağabeyin ziyaretleri Avustralya’nın dört eyaletinin (Victoria, Australian Capital Territory, New South Wales, Queensland) önemli yerlerine oldu. İnşaallah bu beldeleri ve bu beldelerdeki Nurani hizmetleri dualarımızda yad edelim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum