1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Hümanizm ya da kendine tapınan insanlık
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Hümanizm ya da kendine tapınan insanlık

A+A-

Mezheb Savaşları'ndan usanan ve kendisine sığınacak liman arayan bir neslin tahassüngâhıdır hümanizm. Başıboş, sırıtkan, uçarı, serâpâ cilvebâz bir dilberdir bu. Akıldan başka kılavuz tanımayan, kendine  ait tanrıları, mabedi, rahipleri, işaret ve imgeleri bulunan bambaşka bir alem. Savaşlarımıza katılmıyor gibi göründüğünden tehlike arzediyor. Ernest Renan'a göre insanlığı kanatlandıracak biricik inançtır Hümanizm. İnsanı oluşturan parçalardan herhangi birisine değil, bütünüyle insana saygı duymalıyız. Her şey insanda başlamalı ve onda sona ermelidir. İmana muâraza edebilmek için bu alacalı kaftana bürünmek zorundasınız. Kâh dağda kâh bayırda gezen seyyâh bir kelime.Vaâtleri var. Lügatçe-i Felsefe'ye bakılırsa "Devr-i teceddüt übedâsının; elsine ve Edebiyât-ı Atîka taraftarlarının mezhebi", kimileri için Pragmatizm, kimilerine göre insanlığa ibadet dini; kimisine bakılırsa Yunus Emrevâri yaşamın ta kendisi. Yerli Marksistleri dinleyecek olursak burjuva sömürü düzenini örtmek için kullanılan boyalı bir maskedir hümanizm. Hem her şeyi kucaklayabilen hem de herşeyden ayrı tutulması gereken bir mefhûm. Peşinden koşarsan senden uzaklaşan, uzak durmaya çalışırsan başına belâ olan, kendisini kendi yöntemleriyle pazarlayabilen bir fâhişe...

 

C. Meriç "Herşeyden önce, diyor, hümanizmin iki manası var: Antikite'ye, yani Ortaçağ öncesi döneme duyulan hayranlık ve ikinci olarak insanlık dini" (1). "Eski Çağ" demek paganizm demektir. Ataların terk edilmiş hazinelerini Kilise'nin kapısına yığmaya koyulan bir neslin, tecessüsün sihirli atmosferinde meczûb bir halde cevelân etmeye başlamasından sonradır ki hümanizmin silüeti belirmeye durmuştur. Skolastiğin paradigmalarını ezberleyen üniversite ile nâsların ticaretini yapan Kilise'nin dışında başlayacaktır hümanizm. Guarino Doğu'dan, Filefo İstanbul'dan, Aurispa müteâddit bilâd-ı şârkiyyeden el yazmalarını taşıdılar. Serveti ve boş zamanı olanların uğraşısıydı bunlar. Aşktan, tabiâttan, börtü böcekten, hâsılı bir ansiklopedi kültüründen söz ediyorlardı. Aslında "hakikât " dediğimiz  şey insanın temel ihtiyaçlarından fışkırıyor, aklımız tarafından tecrübenin yardımıyla anlaşılır bir pozisyona getiriliyordu. Proudhon istediği kadar tanrılaştırılmaktan memnun olmasındı; bizler tanrıtanımaz Feurbach'ı dinlemeliydik. Dışımızda sandığımız hakikât  -yani Allah- içimizdedir. Bedenimizden kopartılıp semâda bir arşa yerleştirdiğimiz Tanrı aslında bizizdir. Tanrı, insan soyunda  mündemiç olan bütün sıfatların içeriğidir aslında. Öyle ise tanrı insanlığın kendisidir. Ateizme değil, tanrıyı tabiatta bulmaya çabalayan Deizme kaçmalı; böylece metafiziğin ve teolojinin muhtemel tenkitlerinden kurtulmalıydık..

 

Hakikât -i halde Hümanizm, bir aydın dinidir. Tanrısal olanı savunan Kilise'ye karşı koyuşun adıdır. Antikite'nin uçkur düşkünü tanrılarına karşı çıkan Prometeus'un yadigârıdır. Denilir ki hümanizm insanlığın kemâlini anlatmaktadır. Hangi insanlığın? Amazonların kenarında yaşayan Afrikalı yerlilerin mi, Erasmus ve Aristo'nun mu, Azteklerin mi, Kabbâla şerhlerini okuyan Yahudilerin mi...

 

Leonardo da, Erasmus da bir dünya vatandaşıdır; yaşadıkları çağın ötesinde olacakları bir hiss-i kabl'el vuku ile hissedebilmiş münzevîlerdir. Onaltıncı asır bir ideâlin yeşermeye başladığı iklimdir. Eskilerin kelâmına reverans edenlere bu kez "mürteci" diyemeyeceğizdir. Bir çeşit virtüözdürler ilk hümanistler. Antik Çağın rahipleri sahnenin dışında, bunlara suflörlük yapmaktadır.

 

Brehier, idealizmin (2) bizi yalnızlığa iten ve dar  kalıplara girmeye zorlayan mahpusundan kurtuluş olarak anlatır hümanizmi (3). Antikite'ye olan hayranlıktan başlayıp bütün bir insanlığa sunulacak inançlar manzûmesine dönüşüş hem hümanizmin hem de Modern Batı Uygarlığı'nın hikâyesidir. İnsanı diğer varlıklardan ayırıp, insanı insan olarak ele almak; felsefeyi, ilmi, matematiği ,tarihi, edebiyatı, hâsılı dışımızda oluşturduğumuz her bir meseleyi, tanrıya değil insana dayandırarak şekillendirmek demektir hümanizm. Dinin insana biçtiği kaderden, mümkünâta kaçıştır. Bizi yazgısına mahkum eden tanrıdan sıyrılabilmek için tek çaremiz var: Tanrı olduğumuzu ilan ve ispat etmek! Beşerliğin büyüsüne kapılan bu zavallı acûze, fahişeyi asilzâde göstermekte pek ustadır. Vücûduna bir hâd çekilmekle beraber duyularına sınır konulmamış bizleri, enâniyet ve gururumuzu gıdıklayaraktan kendisine cezbediyor. Ama üstün ve kâmil insanın nasıl birisi olacağı konusunda bir fikre ulaşmış değildir: Golyat gibi bir dev mi olmalıyız, yoksa İbn'ül Arabi gibi bir dehâ mı? Rahmete bandırılmış Muhammed aleyhisselâma mı benzemeliyiz, aldatmakla iş gören Deccal'a ve Süfyân'a mı? Şimdi, bunlardan hangisi hümanizmin mâşûkâsıdır, bilinmez. Haysiyetimizin bürhânı biz olacaksak, peki biz kimiz: Delil mi, müdellel mi?

 

Hümanizmin bir kiliseye dönüştüğü mekânlardır Hümaniteler (4). Realizm (5), ilk kez bu mâbedlerin duvarlarında yankılanmaya başlamıştır: P. Gasendi, J. Locke, R.Bacon, Comenius ve Francke. Hümaniteler, insana ait ve insân-merkezli olan ilimlerin okutulduğu, geliştirildiği merkezler olmaya adaydılar. İnsanı, dinî olmayan bir tarzda, teolojik ve metâfizik olmayan bir şekilde nasıl terbiye ve tarif edebilirdik? Biyolojimizi ve fizyolojimizi değil, bizzat enâniyet tarafımızı; yani ben yada biz dediğimiz o esrarlı yanımızı kendi başımıza nasıl şekillendirebilirdik? İnsanlığımıza mahsus vasıf, duygu, arzu ve temayüllerimizi; bütün dış tahrik ve tesirlerden uzakta, başka gayr-i insânî odaklara dayanmaksızın en insanî bir tarzda nasıl tanımlayabilirdik? Görülen oydu ki bizim filolojiyi, hukuk ve tıbbı, beden eğitimini, matematik ve müziği, adâb-ı muâşereti, inancı ve akılcılığı içerisinde barındıran tümel bir mefhuma ihtiyacımız vardı.

 

İşte,bu saf, katışıksız, kelimenin tam anlamıyla beşerî olan yanımızı kemâle erdirmek için çalıştırmakla bütün bu sorulara cevap verebilirdik. Hangi dinden olduğumuz, hangi dili konuştuğumuz, hangi sınıfa dahil bulunduğumuz önemli değildir. Modern çağların, müfredâtı hemen herkese dikte edilen eğitim ve öğretim sistemleri kurgulanışlarını hümânitelere borçludurlar. İnsana acımak veya şefkat göstermek demek değildir Hümanizm. Tanrısıyla cenge zorlar beşeriyeti. Bu bakımdan herhangi bir diktatörden çok daha zorbadır. Merhâmet ve hoşgörü çoğunlukla kalbimizdeki tedailerden değil, siyasî ya da dinî çıkarlarımızdan fışkırır. "Biz"den olanlara, politik görüşlerimize katılanlara, dindaşlarımıza, aynı millî duyguları paylaşanlara karşı hoşgörülü oluşumuz gerçekten de insan sevgisinden mi kaynaklanmaktadır? Pareto "kendimize acıdığımız için başkalarına acıdığımızı" savunur. Wilberforce gibi asilzadelerin köleliği kaldırmaya çabalaması Hümanizm aşkından çok, imtiyâzlı tabakaların hizmetkarlarına olan iltifâtı türündendir.

 

Mezhep savaşlarından kurtulup dinlenmeye başladığımız bir zamanda ortaya çıkan İnsanlık Dini; Darwin'in ve Malthus' un iddialarıyla başka bir mecraya sürüklenecektir. Doğal Seleksiyon asıldır tabiatta. İnsanlık âleminden sakatları, ihtiyarları ve zayıfları ayıklamak lazımdır. Dünyamızın yüz karalarıdır bunlar. Dolayısıyla hümâniteler herkesi ısıtabilecek birer sıcak kucak değildirler

 

Babbitt yaman bir hümanisttir; insanlık Dini'nin ilahi dinlerin yerini alması gerektiğini savunur. Fakat hümanizmin bir ahlak mı, bir felsefe mi, bir mantık mı yoksa bir yaşama biçimi mi olduğunu belirleme de O da diğer hümanistler gibi çaresiz kamıştır. Beşeriyetin her iddiası birer köhne gemi, küçük bir dalgada alabora olmaya namzet bir sandal gibidir. Bizleri maceraya iten de Nuh'un gemisinde yaşamaktansa bir dal parçasına tutunmayı asalet sayan hannâsî tarafımız değil midir?

 

Büyük Larousse'un sayfalarına hümanizm "hedefi insanın temel (beşerî) vasıflarını geliştirmek olan fikrî ve felsefî temâyüllerin bütünü" olarak dercedilmiş. 16.yüzyıl Avrupa'sında Eskiçağ'ın metinlerine ilgi duyan geniş meraklı kitlesinin niyetlerini anlatmaktadır. Felsefede Auguste Comte'un planlarını çizdiği bir İnsanlık Dini olma özelliğini ise sonradan kazanmıştır. Bir özentiden büyük bir iddiaya, küçük bir mızıkçılıktan devasa bir cihâda, koskoca bir yangına dönüşen nazenin... Schiller'in doktirinel hale soktuğu biçimiyle hümanizm epistemolojinin temelidir. Bilginin kaynağı, esası ve hedefidir insan. Ne kadar insan varsa o kadar din, metafizik, ahlâk ve teoloji vardır. Sosyoloji ayinesinden seyredecek olursak hümanizm, Rönesans'ı inşâ eden zevâtın Ortaçağ metâfiziğini ve Skolastik Düşünce'yi saf dışı edip, modern kültürü Antik Felsefe'yle bağdaştırmak; böylece kesintiye uğrayan profan/dünyevî/ lâdinî düşünceyi devam ettirmek çabasından başka şey değildir. Hristiyanlığın dayattıklarına karşı insanlık haysiyetinin ve zekâsının dirilişidir Hümanizm. Matbaanın icâdıyla bütün vücudumuza sirâyet etmeye başlayacaktır. Venedik'in su kanallarında kayıklarıyla zevk ü sefaya dalmış insanların zihnî jimnastiklerini ciddiye alan ilk kişidir Erasmus. Roterdam'ın soğuk ikliminde, merhameti çağrıştıran sıcak ifadelerden soğuk, bâridâne bir felsefe üretebilmiştir. Hümanizmi Fransa'nın kucağına yerleştiren Bude... Ardından Stephanus, Dolet, Ramus, Rabelais, Montaigne ve nihayet Casaubon... Modern dünyaya açılan gemimizin yelkenlerini şişiren onların nefesleridir. Rousseu teşebbüslerimizin kaynağının hürriyet olduğunu söylerken hümanizmin de mecrâını belirtir. Müeyyidenin de ibâhenin de kaynağı insanın hür iradesidir. Bir Voltaire, bir Diderot, bir Montesquieu devrimi ateşleyen felsefelerini işte bu esaslara dayandırmışlardır.

 

Astronominin gelişmesi Hümanizmi etkileyen mühim bir unsurdur. Dünyayı evrenin merkezine bağlayan Batlamyusçu görüş, Hümanizme kolaylıklar sağlıyordu. Galile ve Keppler'in keşifleri yeni bir handâneye, Naturalizm'e kapı açacaktır. Artık kainâtın merkezinde değil, herhangi bir yerinde idik. Varlığımızın şiiriyeti kaybolduğu gibi lisanımızın da şiiriyeti kayboluyordu. Artık tarjedi, komedi, destan ve roman yazıyor; gazete makalelerine önem veriyorduk. d'Etaples'ın İtalya'ya olan seyehatlerinde Eflatun'a merak sarması Fransa'nın, sonrasında da hristiyan Avrupanın kaderini değiştirecektir. Aristoteles'yu şerh ediş metodunu Kitâb-ı Mukaddes'e uyguladığında rahiplerin evlenmemesinin, oruç tutulmasının, Latin litürjisinin ve ibâdetlerin çoğunun İncil'in ruhuna aykırı olduğu sonucuna varır (6). Bu, modern dünyanın önemli köşe taşlarından olan Kalvinizmin ilham kaynağı olacaktır.

 

Bir cümle ile Hümanizm beşerî olan, halka ait olan bilgeliğin dile gelişidir. Dikkate değer cihanşümûl ideâller üretmek, bunu yaparken akla ve diğer insanî hususiyetlerimize başvurmak, sorularla şüphe kuyusundan hakikâtler çıkarmaktır Hümanizm. Kâinatın her bir noktasını bir Logos'a, bir rasyonel bilime bağlamak amacındadır. Düzen'e, itina'ya, ifrat ve tefritten kaçınmaya çağırır. Bilgi'nin bir işimize yarayıp yaramamasına kulak asmayıp onu elde etmek kaygısındadır.

 

Klasik Hümanizm tanımları artık yeterli gelmiyor. Globalleşen dünyada Hümanizm ancak bütün kültürlerden devşirilmiş meziyetleri kullanarak kâmil bir insan yetiştirme ideâlini anlatabilir ancak. Bugün "dünya" dediğimizde içinde başka galaksilerden gelip gezegenimizi ziyaret ettiklerine inandığımız uzaylıları da içine alan bir kavramı kastediyoruz. Ozon tabakasından kutuplarda fok balıklarına kadar her şey bizi bir biçimde enterese ediyor artık. Modernlerin dikte etmeye alıştıkları Avrupa Hümanizmi yeterli gelmiyor beşeriyete. Konfüçyüs'ün ilkelerinden tutun, İslamiyet'in öngörülerine; Slav ruhundan Türk evladının komünizm tecrübesine kadar insanoğlunun levh-i kaderinde birer kelime olan fenomenlerin insana dair olarak getirip önümüze koydukları; Batının önerileriyle oluşan ama sonunda bütün bir insanlığı alıp bir kokuşmaya doğru götüren Modernite'ye ciddi sualler soruyor. Hümanizm, en azından 250 yıldır "insanlık sevgisi" manasına gelmekten çok "batılı insanın menfaatleri hususunda girişilen faaliyetlerin bütünü"nü ifade etmektedir. Henüz modernleşememiş dünyanın diğer kısmı ise, hümânitelerin çağdaş versiyonları olan hümanist ve lâik/profan nitelikli eğitim sistemlerinin cebri ile, Batılı insanın yaşadığı büyük boşluktan habersiz, vücuduna uymayan bir elbiseyi giyinmeye çabalıyor.

 

DİPNOTLAR:

1)     "Kırk Ambar" Sh.86

2)     İdeâlizm: Yüksek ahlâkî amaçlara bağlanma,; zihnin tasarım ve idelerini, maddî ve tecrübî gerçekliğin üstüne çıkarma. Pozitivizmin ve ateizmin tam karşısında yer alan düşünce biçimidir.

3)     Kırk Ambar, sh.97

4)     Hümanite: Hümanist okullar. Avrupa'da Kilise'nin okullarından ayrı olarak açılan, lâik yapılı, genelde bilimsel derslerin verildiği okullara denmektedir.

5)     Realizm: Hakikiyye; şeyleri oldukları gibi nesnel olarak dürüstçe kabul etme tavrı. Bilgimizden bağımsız olabilecek hiçbir nesne ya da varlığın bulunmadığına inanma.

6)     HAZARD, Paul. Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, Terc. Erol Güngör, Ötüken Yay.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum