1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Hükumet neden cami yapar?
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Hükumet neden cami yapar?

A+A-

Medyada dönen haberi duymuşsunuzdur: Çamlıca Tepe’sine büyük bir cami yapılacakmış. Başvekil müjdeyi vermiş. Cami 250 bin metrekarelik rekreasyon alanı içerisinde 15 bin metrekarelik bir alanda yapılacakmış. Yürüyüş alanları, spor alanları, park ve bahçeler, açık hava kafeteryaları, çocuk oyun alanları, seyir terası ve gözlem kulesi gibi birçok sosyal alanlar ile caminin altında ebrudan minyatüre, hat sanatından tezhip sanatına kadar klasik Türk ve İslam el sanatlarının icra edileceği bir kültür merkezi bulunacakmış.Mimar Hacı Mehmet Güner 20 gündür çizimini yaptığı proje için: “Proje büyüklük olarak çok iddialı. Ecdadın yaptığından da geniş kubbe kullanacağız. Minareleri dünyadaki en yüksek cami olacak. Medine-i Münevvere’yi (Minaresi 105 metre) bile geçeceğiz. Minimum 6 minare olacak ama bir sürpriz de olabilir” diyesiymiş.

 

Haberi okurken hatırıma, toprağı bol olsun, büyük mütefekkir ve sosyolog Jean Baudrillard’ın ünlü “Simülasyon Kuramı” geldi. Modern dünyada öyle bir rüzgâr esiyor ki, hemen her şey bir şekilde tek tipleşmeye, benzeşmeye başlıyor. Görüntüler/simülakrlar çok farklı da olsa, hatta bunlar modern dünya algısına karşı çıkıyor görünse de, bu sadece görüntüde kalıyor. Modern dünyada Simülakr ya da görüntü “bir gerçeklik olarak algılanmak” istiyor. Ortaya konulan şey, adı ya da nesnesi ne olursa olsun, modern algıya bir eklemlenmeye, ona katılmaya, onun tektipleştirme baskısına boyun eğmeye başlıyor.

 

Simulasyon, en temelde, sahip olunmayan şeyin sahibi gibi davranmak şeklinde ortaya çıkıyor. Burada “-mış gibi yapmak”tan, yani hasta olmayan insanın yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çabalamasından bahsetmiyorum. Baudrillard’ın örneğinden yola çıkarsak, mesela hastalığın simülasyonu, hastalığın semptomlarının, araz ya da belirtilerinin hasta tarafından “gösterilmesi/simüleedilmesi”dir. Yüksek ateşin sebebi mikroplar değil de belki de tebeşir tozu yutarak bunu tetikleyen kişinin kendisidir. Revire çıkmak ve hastalık izni almak için bir tür simulasyon yapan askerin amacı, bir “gösterge oluşturmak,  bir görüntü ortaya çıkartmak”tır.

 

Başka bir örnekle devam edelim: Putlar/ikonlar bize simülasyona tabi tutulmuş bir tanrı imgesini görüntülerler. Tanrı Düşüncesi, putlar yoluyla zaafiyete uğramakta; putlar esas durumuna yükselmekte ve Tanrının kendisi tebei/nazarî/teorik kalmaya mahkûm kılınarak alçaltılmaktadır. Yani bir “gerçeklik” olan tanrı düşüncesi, bir simulakr/görüntü sayesinde (burada, put/ikon) zayıflatılmaya, hatta insan bilincinden silinmeye çabalanmaktadır.

 

Antik Yunan Felsefesi’nin ve Roma Siyasası’nın karışımı bir mimarî anlayışın baskısı altında kalan Hristiyanlık Dininin Platoncu bir tanrı düşüncesinden fışkıran ikonalar geçidine dönüşmesi simülasyonun muazzam dönüştürücü gücünü gösterir. Tanrı reel olarak artık yoktur; onun yerinde tektipleşmiş bir modeli olarak heykeller vardır. Simülasyon sonunda yapacağını yapacak, heykel/put/ikonların içeriğinde hiçbir şeyin olmadığını, imge ya da maskenin ardında anlamsızlık olduğunu insana dayatacak; gerçek bir tanrıya ulaşmanın aracısı gibi görünen bu imgeler, kutsalla olan aradaki bağı kestiği gibi kutsalın bizzat kendisine ulaşma imkanını da yok edecektir. Burada yok edilen Tanrı’nın “ilahî kimliği”dir. Barok imgelerinin gerisinde artık Tanrı’nın isim ve sıfatlarını görmek mümkün olmaz; İzlenen sadece Cizvitlerin tanrıyı bir iktidar gösterisine dönüştürmeleridir. Gösterge, artık bir anlamın ya da hakikatin yerini işgal etmiştir.

 

Baudrillard bu dönüşümü bir ayak kaydırma, “gerçek”ten ve “zatıyyet”ten caydırma olarak tanımlar. Gerçek, imgeler ile dönüştürülmeye başlanmış; “neogerçek” bir yapının oluşumu başlamıştır. Neogerçek yapının tamamlanma süreci, kopmaların dönemidir ve bir süre sonra “hipergerçek” formu oluşacaktır. Bu, artık gerçeğin geri dönememesi, kalplerden, dimağdan ve tarihten silinmesi demek olacaktır. Nietszche’nin “Tanrı öldü” sigası, böylesi bir simülasyon sürecini ifade eder.

 

İşte –politik- İslamcı sürecin hikâyesi tam da budur: Sahip olunmayan şeyin sahibi gibi davranmak. Bu davranış tarzının genelde siyasi ortama, bürokrasiye, ekonomiye yani dayatıcı, yönetici, baskıcı, düzenleyici, norm ve kural ihdas edici kurumlara çöreklenme iştahı oldukça fazlaysa da; sahip olmaya çalıştığı şeylerin muhtevasına hükmedeceği bir iradî/entelektüel/imanî olgunluktan mahrum durumdadır. Dolayısıyla her seferinde ele geçirdiği her alanda politik söylemlerini “göstermeye/simüle etmeye” çabalamak zorunda kalacaktır.

 

İçinde yaşanılan dünyayı gerçek bir sorgu sürecinden geçirmekten aciz, kendi geleneklerinden gabî, yüzeysel (görüntüye dayalı) bir temel üzerinde yükselen siyasi unsurlar, sonunda devasa sistemlerin –bu zamanda modernist, pozitivist, determinist sistemin- uydusu haline gelecektir.Argümanlarını büyük sistem içerisinde gerçekleştirmek şansından yoksun olduklarını anladıklarında, bunları sisteme bir şekilde dâhil etmek zorunda kalacaktır.Bu bir yer edinme çabasından öteye gitmeyecek, “hakikî” olansa elden kaçıp gidecektir.

 

Bu gün İslamcılık elde etmek için yola çıktığı her yeri/her şeyi elde etmiş görünmekte; fakat elde ettiğine hükmetme gücünden/kabiliyetinden/bilgisinden yoksun olduğundan “sistemle uzlaşma”ya çabalamaktadır. Yani İslamcıların “gerçek”leri, şu sıralar “neogerçek”e evrilme sürecindedir; artık önü alınamaz sürecin sonunda “hipergerçek”e teslim olmak mukadder görünmektedir. İslam ise yüzeysel biçimde, görüntüde ve bir imaj meselesi olarak anlaşılmak durumunda kaldığı için, topluma da bu şekilde dayatılan bir şey durumuna gelecektir.

 

Bu değin yoğun ve baş ağrıtıcı “felsefe”yle denilmek istenen nedir? Hükumetin Cami inşa etmek düşüncesini bir örnek olarak ele alırsak: Bu, İslam’ın dirilişi değil; aksine kurban edilişi anlamına gelecektir. Baudrilard’dan Bediüzzaman’a geçecek olursak durum daha “açık” ve daha “kuşatıcı” hale gelebilir: Bediüzzaman bunu “İslamiyyetin mağz ve lübbünü terk edip, kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık” şeklinde aforizmik bir tarzda ifade eder (Muhakemat, syf.7). İslamiyyetin gerçeğine sahip olamamak bizi yolunu şaşırmış, illüzyona/yanılsamaya uğramış bir gerçeğe, yani neogerçeğe sürükleyecektir. Neogerçeklikte biz “Su-i fehim ve su-i edeple İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik” dedirtecek bir durumda olacağızdır. Su-i fehim ve su-i edeb durumumuzu derinleştirecek, tutunduğumuz her şeyin bir simulakr olarak bir görüntüye dönüşmesine, durumun “O da bizden nefret ederek evham ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi” şekline gelmesine şahit olacağızdır. Burada aslına rücu’ edemeyecek derecede “görüntü/şekil-yoğun” bir durum vardır ki insanlık sadece görüntüsü kalan ve hakikati elden kaçan bir dine mahkûm olmaktadır.

 

Evham ve hayâlâtın bulutlarına sarılmak, esasında İslamiyet’in bir simülakra dönüşmesidir. Bu dönüşümün kodları “israiliyyatı usulüne ve hikâyâtı akaidine ve mecâzatı hakâikına karıştırarak kıymetini takdir edemedik” itirafında yatar. Sonuç, Baudrillard’ın hipergerçeğine; “zillet ve sefalet” ortamına, yani gölge/görüntü ile oyalanmak ve rüzgâra (nefsinin, sistemin, siyasetin,vs.)kapılmaktır. Bundan kurtulmanın yolu, “medeniyetten istifa etmek”, mevcudu dönüştürme iştihasından vazgeçmek ve kaybedilenin özüne dönmeye çabalamaktır: “Bizi kurtaracak yine onun (İslamiyet’in) merhametidir”.

 

Yukarıda, bir bakıma dinin mağzı/lübbü/hakikati olan “iman esasları”na ikincil bir önem atfeden ve dinin “görüntüsü” olarak tarif edilebilecek “şeair-i islamiyye”yi korumak ve kollamak işine soyunan –politik- İslamcılığın serencamı anlatılmaktadır diyebiliriz. TV’de, gazetede, koltukta, makamda, kürsüde, mecliste “İslam şeairinin/İslamın görüntüsünün” var olması için çabalayan zihniyet; bu mekânlara bir referans noktası bulmak için müktesebatına baktığında cebinde olanın hakikatin kuşatıcı güzelliği değil görüntünün tehlikeli aldatıcılığı olduğunun farkına bile varamayacak; bu sebeple mevcut siyasal retoriğin algı formları içerisinde şeaire de bir yer vermeye çabalayacaktır. Cami projesi işte böylesi bir fonksiyonu haizdir.

 

Şeairin modern dünya algısı çerçevesinde yeniden üretilmesi esasında bir simülasyondur. Bu, yeniden inşadan/ihyadan daha çok İslamiyyet’in kurban edilmesi, Bediüzzaman’ın tabiriyle “dinin rüşvet verilmesi”dir. Büyüklük algısı, iddialılık, iriliğe düşkünlük, yarışmacı tutum gibi “modern” söylemler etrafında gözden kaçanı sormak gerekir: Bir cami/bir şeair inşa etmek için elimizde islamî ve imanî bir niteliği olan hakiki bir gerekçe var mıdır?

 

Bu üstünkörü bir “hizmet” girişiminin altında yatan psikoloji, esasında bir mağlup psikolojisidir ve intikam duygusundan beslenmektedir. Simülasyonun etkisi o kadar derindir ki bu intikam ve mağlubiyet hislerini gizleyecek olan şey, hayret verici şekilde, “selam/barış” dini olan İslamiyyet’in bir şeairidir.

 

İşte bu sebeple bile, Bediüzzaman’ın % 60-70 tam dindar mütedeyyin olmadıkça iktidar olmaması gereken bir siyasal kimlik olarak tanımladığı zihniyet devasa caminin yanına büyük bir AVM (alışveriş merkezi) yerleştirmekten kendini alamayacaktı, alamamış da. Zira mimari bir unsurun altında yatan psikolojik travmaların bir yerlerden “proje içerisinde” uç vermesi kaçınılmazdır.

 

Ben şimdi korkuyorum ki birileri Bediüzzaman’ın mezarını bulur, naaşını çıkartır, Ankara’nın Anıttepe’ye nazır bir tepesine şöyle görkemli bir anıtmezar yapar ve bununla da büyük bir hizmet yaptığı için övünür. Bediüzzaman’ı asıl o zaman öldürdüğünün farkına da varmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
11 Yorum