1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Hikâye-i kevn ü mekân
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Hikâye-i kevn ü mekân

A+A-

“Allah var idi ve beraberinde başka bir şey yok idi.”
Hz. Muhammed (as)

Her şeyin yapılmak maddesiydi. Kâf-Nun fabrikasının biricik hammaddesiydi. Vâhidiyyet ve Ehâdiyyet böyle isterdi. En ince, en latif O idi. Mağzdı, lübbdü. Herşeyin aslıydı, özüydü. Esmâ-i Hüsnânın tecelli tarlasıydı. En küçük boyutluydu. Doğurgandı. En basitti, lâkin en karmaşıklar O'ndan yapılırlardı. KÜN SULTANI tek emir aldığıydı. Hoş zaten başkası da yoktu. Değişkendi,  akıcıydı, uçucuydu, genişleyendi. Her şekil ve her boyut O'ndan sorulurdu.

ESİR kesafetliği geçiş zonuydu. En önemli iki kıvamın orta noktasıydı. Tenteneydi, prizmaydı. Deniz, atmosfer ve uzaydı. Hepsi O'ydu. Sonraları O'na "Atom ol" denmişti. Zerreler balıkların, insanların, ağaçların tuğlalarıydı. Hepsinin de kendine has hadleri, kanunları vardı. Kanunlar ruhlardı. Ruhların Şuurlu olanları da yok değildi. Şuurlular Eşref-i mahlûkat’tı. Tentenenin üstündekiler madde diye çağrıla gelmişlerdi. Tentenenin altı metâfizik ve misali katmandı. Esir için "bir tür kapı" dense yeriydi. Karadeliklerle yıldızımsılar kapıların fosforlu olanlarıydılar. Oralarda da madde yok oluyordu. Esir, belirginlik sınırıydı. Ağaçlar ve melekler aynıydılar. Yalnız, ağaç melekten biraz daha kesifti, o kadar. Çünkü yapılmak maddeleri birdi. Atom da sisti, pustu, füzyondu, koyuydu. Maddenin asliyeti O'ndan sorulurdu. Taşlar ve etler gerçekte birer atom sisiydiler.

Esir kesifleştirilir, yoğunlaştırılırdı. Bir emirle yumurta olurdu. Yumurtaya sonraları kâinât denilecekti. İlk zamanlar süper yoğun, süper ağırdı. Olgunlaşır ve patlardı. Gonca güller gibi açılır kâinât olurdu. Kâinât bir balona benziyordu; şişiyordu. Entropiydi. Yaşlanandı. Kıyamet dedikleri, belki de çatlamaydı. O zaman her şey aslına dönecekti. Büzülecekti yani; ilk olana, O'na dönecekti. Peşinden, tabiatıyla başka şekiller de oldurulacaktı. İktisat ve müsriflik sevmezlik böyle isterdi. Hikâyenin dekoruydu, süsüydü, gölgesiydi, ışığıydı, kostümüydü. İşte bahsettiğimiz O, NUR'dan başkası değildi...

***

Her sene, her gün, her saniye bir kâinat olur ve tazesi yerine gelir. Atomlar tarlası seyyar dünyalara ve seyyâl âlemlere gebedir. Her şey âyinedir. Aynalar ışıkları yansıtırlar. Işıklar eninde sonunda tek bir güneşten çıkarlar. Aynalar kırıldığında ölümdür. Mevcudât âlemlerini telvis eden kötüler ateş'e konulurlar. Hüsünler Kevser'e bandırılıp kutsanır. "İç"i olan her bir şeyin "anahtar"ı vardır; tohumların kapılarını açar. Ateşin muhârriki inkârdır ve ona tahammülü de hiç yoktur. Belki de inkârcılar odunlardır. Nimetler şükrün mıknatısıdırlar ve rızıklar kendilerini ihsan edeni haykırırlar. Zaman şerittir, geçmiş baharlar ona mandallanır. Mü'min mecnûn olarak bilinir. Kâinat dönen bir mecnundur. Yani o da bir iman edendir. Her şey bir "mektup"tur; bazısı konuşkan, birileri suskun, başkaları şuurlu, eşreflileri de hepsinin enmûzecidir...

Sinekler tabiâta rağmen Nemrûdlar'ı yenebilir; denizler firavunları yutabilirler. Süslü çiçekler ve tatlıcı sinekler manzum kasideciklerdir. Kâinât tesânüd demektir. Ebedî güzelliğin âyineleri   mevtâlûd, kırılagelen mevcudâttır. Hava, ziyâ, nur ve su serbestiye meyyâldirler. Müstevlî ruhlar kanunlarla dizginlenirler. Bir bıraksan her yana serpilmeye isteriktirler. Âlem düzenlidir ve bu insicam tecezzi kabul etmez, bâzıyyet bilmez bir tamlıktır. Çünkü malikleri birdir. Düzen, resmin ressamı çağrıştırdığı gibi bir düzenleyiciyi gerekli kılacaktır.

Sobalar kâinatı ısıtmakta, ateş pişirmektedir. Kâinâtın özünde birlik vardır ve binler birlikleri zînetlenmiş bir insan-ı ekberdir. Çirkinlik güzelliğin mikyâsıdır ve dolayısıyla o da bir hüsün sayılabilir. Varlıklar hâtemdirler ve ağaçlar ayakta duran kemiklerdir; yapraklarla süslendirilirler. Dünya daru’l-hikmet'tir. Fikirlerin ve sözlerin rahm-ı mâderi hava denilen akışkandır. Onlar ÖBÜR TARAF'ta doğacak bebeklerdir. Kaâbiliyetler birer çağrıştırmadır, tecellidir. Varlığın fazlalığı yokluk zannedilir. Yani ışığın kendisine nazar edenleri kör eylemesi misali şiddet-i zuhûrundan gizlenen birisi vardır. Bazılarına kalsa kuasarlar, beyaz cüceler, kara  delikler "öbür"e açılan kapılardır. 

Akışkanlar yaz-boz tahtasıdırlar. Denizler buhar kazanı, bulutlar sıkılacak süngerlerdir. Maddeleri bir, yahut pek benzer; fakat tadları bir o kadar karmaşıktır. Hüsn'e darılmakların kalkanı cennet’tir. Cehennem adliyettendir ve o dahi yokluk karşısında bir nimettir. Yavruların nazdarlıkları fıtratlarındandır ve rahmet zerrenin tebessüm edişinden bilinir. Küfür ciddi bir ithamdır ve vâ'dinden döner zannetmekliktir. Kurumuş kemikleri öne sürenlere onların başlangıçları gösterilir. Kördürler veya gözleri yumuktur. Fakat hayat yokluğu kabul etmezdir. Vücûd sevginin tarlasıdır ve devamlılık aşkı çalışmanın muhârrikidir.

Dil varlığı, Hak fenâsını ister tenin; Lokman bile habersizdir. Zaten o devâ verecek de değildir. Çekirdek, ölmemek için, kabuk elbisesinden sıyrılır; ağaç olur. Dünya kabuklu cehennemdir. En azından Tûbâ-i Cennet nazarında böyledir. Kâinat orijinaldir ve iktibâs edilmeklik, yani taklit olunmaklık çok daha orijinallerin varlığını gerektirecektir. Yoktur, lâkin. Öyleyse bir yapıcının sıfatlarının boyamasıdır. Yaratmak, mutlak renksizliği, "adem”i boyamaktır. Ebedî-şimdi isteyen imana banmalıdır. İman boyanmadır. Küfür boyayı görmezlikten gelmektir. Allah boyayıcıdır ve mü'min, herhalde, boyanmayı sevenlere denecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum