1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Hazret-i Bediüzzaman’ın manevi evladı, fena fi’n-nur Mustafa Sungur
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Hazret-i Bediüzzaman’ın manevi evladı, fena fi’n-nur Mustafa Sungur

A+A-

Babası Mekke’den gelen Abdüsselam Oğullarından Mehmed Efendi annesi Buhara’dan gelen Şıhlar sülalesinden Cemile Hanımdır.

İlk eğitimini köy imamı Saçaklı İbrahim Hoca’dan alır. İlkokuldan sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü'nünde okurken, staj yaptığı köy öğretmeni Şevket Bey vasıtasıyla Risale-i Nur Külliyatı ile tanışır. Hazret-i Bediüzzaman’ın ismini ilk kez «Cennet ve Cehennemi görerek kitap yazan âlim» olarak işitir.

Mezun olunca kendi köyünde öğretmenliğe başlar ve 16 yaşında evlenir. Dindar bir ailede yetiştiği halde, Köy Enstitüsünün din karşıtı eğitiminden etkilenmiştir.

Vaiz Ahmed Fuad Hoca ile münasebeti başlar, ondan etkilenir. Hoca önce Şemseddin Yeşil’in kitaplarını daha sonra Gençlik Rehberi’ni Sungur’a verir.

Safranbolu’da Mustafa Osman, Keçeci Mehmed Efendi ve Hıfzı Bayram (Hüsnü Bayram’ın babası), Sungur üzerinde derin etkiler bırakır; bu tanışıklık Sungur için yeni bir hayatın başlangıcı olacaktır.

Öğretmenliğinin ilk yılında çocukları çalgı çalıp oyun oynatmaya götüren Sungur, ikinci yılında camiye götüren, namaz kılmaya teşvik eden, vecizeler ve dualar öğreten bir Sungur’a dönüşür.

Üstadıyla ilk yazışması, Mustafa Osman’ın kendi mektubuna Sungur’un fıkrasını eklemesi ile olur. Mustafa Osman, Sungur’u «Leylanın Mecnun’a aşkı gibi size ve Risale-i Nur’a âşık bir genç» diye takdim eder.

Mektupta Sungur’un Köy Enstitüsünde maddiyyunluk ve tabiiyyunluk taunuyla zehirlendikten sonra Risale-i Nur’lar vasıtasıyla nasıl iyileştiği anlatılır. «Sevgili Üstadımızı üzmemek için yeni yazı aslını Kur’an hurufatına tebdil ederek takdim ediyorum» diye bitirilir.

Mustafa Osman’a gelen Lahika mektupları vasıtasıyla Nur müntesiplerini de tanımaya başlar.

Eylül 1947’de yolculuğa çıkar, Emirdağ'a gelir ve Üstadıyla görüşür. Daha ilk buluşmada «Sungur bir Ceylan’dır, Ceylan bir Sungurdur» hitabına mazhar olur. İkindi vakti Ceylan’la birlikte Hazret-i Üstad’ın arkasında namaz kılar.

Kısa süre sonra Hazret-i Üstad’ı tekrar görmeye gider, Emirdağ’dan Isparta'ya geçip Hüsrev Altunbaşak’ı ve diğer Nur kahramanlarını ziyaret eder. Hüsrev Altunbaşak’tan duyduğu ilk söz «Kardeşim Sungur, 1400 seneden beri ehl-i imanın beklediği zat gelmiştir» olur.

Hazret-i Üstad’ın bir mektubunda «…Nur’un küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi... » şeklindeki sitayişkâr hitabına «Bin öğretmenlik feda olsun» diyerek karşılık verecektir.

1948 yılında, Bediüzzaman’ın Üçüncü Medrese-i Yusufiyye dediği Afyon Hapsi vuku bulur. On ay boyunca dualarında Hazret-i Üstad’ın yanında olmak için dua eder. Fakat iki kez savcı karşısına geçtiği halde savcıların merhamet gösterecekleri tutar.

Afyon duruşmasına katıldıktan sonra memleketine döner. Ankara’da deprem olduğu haberini aldıktan sonra bunun Hazret-i Üstad’a ve iman hizmetine yapılanlardan dolayı olduğunu düşünüp bir mektup yazar; Mustafa Rahmi adıyla Hüsrev Altunbaşak’a gönderir.

Savcılık araştırması sonucunda Sungur için tutuklama kararı çıkartılır. Mahkemede 5 ay ceza verilir. Bu ceza O’nun memuriyetten uzaklaştırılmasına sebep olacaktır.

Afyon Hapsinden tahliye edildiğinde Hazret-i Üstad’la beraber, Zübeyir Gündüzalp’in tuttuğu evde 10 gün süreyle kalır. Daha sonra memleketine döner, artık işsizdir, yakınlarının topladığı para ile seyyar manifaturacılık yapmaya başlar. Bir ay sonra fakirlere zekat vermeye başlamasıyla sıkıntıya düşer, işi Emin Hoca’ya devretmek zorunda kalır.

Sungur’un bundan sonraki hayatı artık İman Hizmeti ile geçecektir. O dönemde, özellikle Diyanet Reisi Ahmet Hamdi Aksekili ile temasları dikkat çekicidir.

1952 yılında, Ahmet Emin Yalman’ın öldürülmesi sonucunda pek çok kişiyle beraber, Şubat 1953’te Mustafa Sungur da tutuklanır ve Ulucanlar’a hapsedilir.

Plana göre 600 Nur Talebesi tutuklanacaktır, fakat ancak 16 Nur Talebesi tutuklanabilir. Samsun’da görülen Büyük Cihad Dava’sında sadece Sungur’a ceza verilir; temyiz sonunda 11 ay hapis cezasına çarptırılır.

Ulucanlar’da Ticani Şeyhi Kemal Pilavoğlu ile aynı koğuşta kalır. Pilavoğlu Sungur’a Üstad Hazretleri’nin terakkiyâtın son haddi olan Bekâbillah mertebesinin 9’uncu derecesinde olduğunu söyler. «Gavs-ı Azam da o mertebede idi» der.

Yine başka bir gün «Said Nursi’nin takdir edilecek bir meziyeti de bizim gibi meczuplarla uğraşmayıp, mektepli gençleri irşada çalışmasıdır» beyanında bulunur. Savcı, kendisine Said Nursi’yi sorunca «Efendim, ben çok tefsir okudum. Fakat Kur’an’ın hikemiyatını Said Nursi gibi ifade edebilene rast gelmedim» cevabını verir.

Samsun Cezaevinde iken, Ankara Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’ne mahpusların ıslahı ile ilgili olarak Meyve Risale’sinden aldığı dersin özeti şeklinde bir dilekçe yazar. «Hapiste musibet tokadını yiyen her fert, imanın tesellisine her şeyden ziyade muhtaçtır» der.

Dünyanın, hal ve ahvalin ve insaniyetin perişanlığından bahsederek «… Saadet-i ebediyye ve hayat-ı bakiyye müjdesini en parlak bir surette ispat edip mukni ders veren Risale-i Nur eczalarının… ders verilmesini rahmet-i ilahiyyeden ümit ediyoruz. Adil ve vatanperver zatlardan bekliyoruz. Ve vazifelerinin muktezasıdır diyerek hürmetle arz ediyoruz» diye bitirir.

Bu mektup Bediüzzaman’ı ziyadesiyle memnun eder: «Bu Sungur’u görüyor musunuz, kendisini Nurculuk’tan hapse atıyorlar. O da hapiste daha fazla Nurculuk propagandası yapıyor!» diyerek memnuniyetini ifade eder.

Hapisten çıktıktan sonra bir ay kadar müddetle Eflani’de kalır ve sonra Isparta’ya geçer. Bundan böyle askerliği dışında, Zübeyir, Tahiri, Ceylan, Bayram ve Hüsnü ile beraber hep Üstad’ın hizmetinde kalacaktır.

Bir gün Üstad Ceylan’la Zübeyir’i alıp Barla’ya gider, Sungur birkaç gün sonra ayrılığa dayanamaz ve yürüyerek Isparta’dan Barla’ya gelir. Zübeyir onu görünce «Sen nasıl izinsiz geldin, sakın Üstad’a gözükme, şurada bir şeyler ye sonra gerisin geriye Isparta’ya dön» diyecek; Sungur, da Üstadını göremeden yaya olarak Isparta’ya geri dönecektir.

1953 yılından Üstad Hazretleri’nin vefatına kadar olan dönem Üçüncü Said Dönemi’dir. Bu dönem, cihanşümul İman Hizmeti’ni omuzlarında taşıyacak genç fedakârların ortaya çıktığı bir dönemdir.

Bir gün, Sungur, kardeşlerden biriyle münakaşa eder. Üstad Hazretleri gezmeye çıkarken «Sungur, sen geri dön, Patnos’tan gelen mektuba cevap yaz» der.

Zahiren kabul etse de ruhunda fırtına kopar, gerginliği artar, çekip gideyim, hatta Ravza-i Mutahhara’ya hizmetkâr olayım diye düşünür.

Birden sanki sema yarılır, Ravza-i Mutahhara ve içinden Efendimiz görünür: «Sen Bediüzzaman’ı Türkiye’de bırakıp buraya nasıl gelirsin? Doğru O’nun hizmetine geri dön!» diye şiddetle azarlar. «Hayal değildi, sesini duyuyor ve zatını görüyordum» der. Kalbi yumuşamıştır. Hazret-i Üstad da döndüğünde “Ooo benim Sungurum” diye iltifat eder.

Üçüncü Said Dönemi’nde artık Risale-i Nur’ların telifi bitmiştir. Bundan sonra yapılacak işler dört ana başlıkta toplanacaktır:

  1. Türkiye’de ve dünyanın diğer yerlerinde Risale-i Nur’ların serbestiyetini temin için çalışmak. Üstad Hazretleri bunu, büyük oranda, mahkeme süreçlerinde yaptığı savunmalar ve çeşitli siyasi kişilere yazdığı mektuplar vasıtasıyla sağlamıştır (Metinlerin serbestiyeti).
  2. İnsanların Risale-i Nur ve İman buluşması. Üstad Hazretleri bunu kendisine gelen mektuplara yazdığı veya yazdırdığı cevabi mektuplarla ve kendisini ziyaret edenlerle yaptığı konuşmalarla gerçekleştirmiştir (Metinlerin başkalarına ulaştırılması).
  1. Risale-i Nurların hem bireysel olarak hem de –özellikle- toplu şekilde okunması. (Metinlerin sürekli ve düzenli olarak okunması)
  2. Risale-i Nur’ların çoğaltılıp neşredilmesi. (Metinlerin yayınlanması)

30 sene süren ve gayri resmi ve mevzii şekilde gerçekleşen neşriyat, 1956’da Afyon Mahkemesi’ndeki beraattan ve Diyanetin çok ayrıntılı müspet raporundan sonra resmi bir hüviyete bürünecektir.

Hazret-i Üstad, Üçüncü Said Döneminde hem geleceğin hizmetkârlarını yetiştirmeye hem gelecekte yapılacak hizmetin usul ve esaslarını tesis etmeye hem de Risale-i Nur’un resmi olarak serbestiyetini temin etmeye odaklanmıştır.

Bu dönemde, birkaç talebeyle birlikte Mustafa Sungur, Hazret-i Üstad’ın yakınında bulunmuş; bunlara şahit olmuş ve hizmetin esasatına vakıf olmuştur.

Bir gün birisi Üstad Hazretlerini ziyarete gelir. Hazret «annenin ve babanın ismi nedir, onlara dua edeceğim» der. Sungur içinden benim anama da dua etsin diye geçirir. Üstad ona dönerek «Sen ne diyorsun! Ben bana bir evlat verdi diye, anamla beraber, ona daima dua ediyorum» der.

Yine başka bir gün Emirdağ’da Hazret-i Üstad «Zübeyir! Sen alaküllihal fenafil üstad olmaya mecbursun!» der. Başka bir zaman Sözler’in sonundaki «Konferans»ı dinledikten sonra «Bunu hazırlayan, Nur’un erkân-ı harp reisi gibi birisidir» der.

İşte en yakın talebelerden Zübeyir Gündüzalp fena filüstad olarak azami sadakat örneği bir kumandan olduğu gibi Mustafa Sungur da fena fil hizmet ve fena fi’nnur olarak hayatının sonuna kadar hizmete koşturmuştur.

Mustafa Sungur askerliğini yedek subay olarak Samsun’da yapar. Askerlik sonrası Hazret-i Üstadın yanına döner.

Hazret-i Bediüzzaman’ın maddi hayatının son senesinde, Hüsnü’nün peder ve validesi gönderdikleri mektupta, oğullarını Hazret-i Üstada vakfettiklerini söylerler. Hazret-i Üstad mektubu okurken Sungur’a döner ve «Seni de baban vakfetmeli, gerçi validen ve çocukların vakfetmişler. Fakat babanın da vakfetmesi gerek» der. Birkaç gün sonra aynısını tekrarlar. Sungur artık Hazret-i Üstadın son senesi olduğunu anlar. Bir Çarşamba günü Hazret-i Üstad Emirdağ’a gider, Sungur’u Isparta’da bırakır.

Ertesi gün babasının geldiğini görür. Babasına Hazret-i Üstadın isteğini aktarır. Babası Hazret-i Bediüzzaman’ın teybine «Üstadım, Mustafa’yı ebediyyen sana vakfettim, hiçbir hakkım yoktur» diye kaydeder.

Hazret-i Üstad vefatından birkaç ay evvel talebesi Sungur’a bir mektup yazdırır ve bütün savcılara göndermesini söyler. Mektupta bütün savcılara hakkını helal ettiğini bildirmektedir.

Artık Hazret-i Üstad’dan ayrılık vakti gelmiştir. Ankara’da Tarihçe-i Hayat eserinden dolayı mahkemesine gitmek üzere Hazret-i Üstadın elini öper. Hazret-i Üstad ona bakar ve «Sungur! Hayatınla hayatım devam edecek’» der. Bu ona söylediği son söz olur. Ankara’da Tahsin Tola ile mecliste iken Üstadın vefat haberi gelir. Hemen Urfa’ya yola düşerler ve cenaze namazına yetişirler.

Hazret-i Üstad «Acele ettim kışta geldim. , sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz dediğinde, Sungur o günleri Hazret-i Üstadın da görmesini ister ve «Üstadım siz de onları göreceksiniz» der. Üstad «Hayır evladım Sungur, ben göremeyeceğim. Sen o bayramları görecek ve gelip kabrimde bana söyleyeceksin» buyurur.

Hazret-i Üstad’ın vefatından sonra…

Mustafa Sungur’un en belirgin özelliklerinden birisi, hizmet adına yaptığı uzun seyahatlerdir. Hazret-i Üstad’ın hizmetkarları arasında onun kadar seyahat eden ve ders yapan ikinci bir talebesi yoktur.

27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleştiğinde Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Darbeye sevinenler hariç, herkes tedirgindir. Belirsiz durum dağılana kadar hizmetlerde bir duraksama meyli gözükmeye başlar.

Bu havayı dağıtmak, Hazret-i Bediüzzaman’ın ‘Hayatım hayatınla devam edecek’ dediği Mustafa Sungur’a düşecektir. Sungur, beraberindeki birkaç arkadaşıyla birlikte Türkiye çapında bir seyahate çıkar. 70 günde memleketi iki kez dolaşır.

Hazret-i Bediüzzaman’ın “Sungur kasaba kasaba gezecek, küfrün belini kıracak, Masonları mağlup edecek” diyerek verdiği haber gerçekleşir.

70 gün sonra Ankara’da Zübeyir Gündüzalp’le buluşurlar. Gündüzalp «Kardeşim Nurculuk Sungur’unki gibi olur. En tehlikeli zamanda Anadolu’yu gezerek beş yüz kişiyle ders yapıyor. Maşallah» der.

Seyahatin ardından «Yirminci Asrın Kur’an Âşıklarına Mektup» başlığı altında bir lahika yazıp bütün Anadolu’ya gönderir. Seyahatin şevk ve heyecan verici atmosferini ve ortaya çıkan sorulara verilen cevapları içeren bu lahikanın bir yerinde:

«…Biz bir şahsın fikriyatının naşiri değiliz. Ve bir kimsenin meddahı da değiliz. Biz acizler, ebedi ve ezeli hak dinin nuruyla necat bulan; saadetini onun dersinde gören; enbiya ve evliyanın ve kahraman şehitlerin uğruna hayatlarını vakfettikleri bir hakikatin arkasında ve etrafında bulunuyoruz. Biz Hz. Üstadın keramet-i kevniyesinin değil, Kur’an-ı Hakimden aldığı hakikat dersi itibariyle bütün cihan-ı aleme meydan okuyan keramet-i ilmiyyesinin hayranıyız…. » der.

1962’de Milli Birlik Komitesi zamanında, İstanbul’da Birinci Şube’ye gider. İfadesini verir, «serbest miyim» diye sorduğunda, Komiser «Eğer davanı inkâr ediyorsan serbestsin» karşılığını verir. Bunun üzerine Sungur «Ne demek davanı inkâr ediyorsan? Benim davam hırsızlık ve kız kaçırma davası değil, iman-ı billâh davasıdır» diye hiddetle haykırır.

1966’da Mersin davası Ankara’da görülmeye başlar. Nur talebeleri içeri alınırken üzerlerinde hiçbir şey bırakmazlar. Sungur «İsmi Azam ve Sekine»yi yazıp dağıtır. Gelen ziyaretçilerden mektuplarında risalelerden paragraflar yazmalarını istenir. Böylece gelen mektuplardaki paragraflar birleştirilerek ders kitabı haline getirilir.

Ulucanlar’da namaz kılanların sayısı artınca hapishane müdürlüğü «moral eğitimi» adında hapishaneye dansöz getirtir, tüm mahkumların katılmasını mecbur tutar. Nur talebeleri buna karşı çıkarlar, özellikle Sungur feryatlarla hapishaneyi birbirine katar. Gardiyanlar koğuşta olmasa da dansözü göremeyecekleri bir köşede durmalarına razı olur.

Ulucanlar’dayken babasının vefatını öğrenir. Fakat hapishane müdürü cenazeye gitmesine izin vermez.

Ankara’daki dava Mersin’e alınır. Yolda ikişerli olarak birbirlerine kelepçelenir. Tuvalet ve abdest için bile kelepçelerin çıkarılmasına izin verilmez. Kelepçeli halde abdest alınır ve Said Özdemir’in imamlığında namaz kılınır.

Aynı muamele trende de devam eder. Mersin hapishane müdürü Said Özdemir’in Tillo’dan bir tanıdığı çıkar. Hapishanede risaleler serbestçe okunmaya başlar. Zahmet rahmete inkılap eder.

Burada iken, Ankara’da Müslüm Gündüz ortaya çıkmış; Doğu’da birkaç ile giderek, silahlanıp Mersin hapishanesini basmak propagandasını yapmaktadır. Bu tertip işitildiğinde «Bu adamı sakın dinlemeyin! Bizim rızamız yoktur. Bu zamanda cihat manevidir» beyanında mektup yazılır.

80 İhtilali sonrasında Sungur’a Sözler Yayınevinin sahibi sıfatıyla Tarihçe-i Hayat’ı basmaktan 2, 5 yıl hapis cezası verilir.

Dostlarından bazıları, ilerlemiş yaşıyla hapse girmesini uygun bulmaz ve polis takibinden uzakta kalmasını söyler. Sungur 3 yılı aşkın bir süreyle evine gidemez. Her gece değişik bir yerde, hatta bazen arabada gecelediği olur. Dört yıl sonra, tashih-i karar davası sonuçlanır ve cezası kaldırılır.

1990 sonrasında Sungur yüzünü Rusya’ya ve Türki Cumhuriyetlere çevirir. Adeta oralardaki hizmetlerle bütünleşir. Sovyetlerin dağılmasıyla Bitlis ve Tiflis kardeş şehir ilan edilir. Tiflis’te ilk medrese açılır. 1997’de Moskova Camii’nin açılışına katılır.

Bediüzzaman Hazretlerinin 13 sene süreyle hizmetinde bulunan Mustafa Sungur, O’nun vefatından sonra da Risale-i Nur'un neşir hizmetlerinde bulunmuş, yurt içinde ve dünya çapında yaygın bir şekilde Risale-i Nur hizmetlerini yönlendirmiştir.

Tedavi gördüğü İstanbul’da 1 Aralık 2012'de Hakk’a yürüyen Mustafa Sungur’un kabri Eyüp Sultan Mezarlığı'ndadır.

Notlar:

  • Sungur Ağabey, derslerde, okuyuşu iyi olan birkaç kişiye Risaleleri okuturdu. Yeri geldiğinde küçük hatıra ve anekdotları anlatırdı.
  • Konuşurken çoğu kelimeleri yuvarlardı, bu yüzden konuştuklarını herkes anlamazdı. Fakat bazı durumlarda, akademisyenlerle, gazetecilerle, radyocularla konuşurken konuşması değişir ve selaset kazanırdı.
  • Hazret-i Üstad’ın ona bir gün «Sen hasta olmayacaksın» dediği rivayet edilir. Hakikaten de son zamanlarına kadar ciddi hastalık geçirmez, hatta şekeri 600’lere dayandığı halde normal hayatını sürdürebilir.
  • 1993’te bir Sempozyuma katılan Iraklı alim Prof. İmamuddin Halil onun için «Bu zatta iki özellik adeta içtima ediyor. Kayıtsızlık ile sorumluluk, fıtrilik ile muhakeme beraber. Onun bakışları bize tesir etti. Onu gönülden sevdik» diyordu.
  • O, tekellüfsüz, gösterişsiz hareket eden bir Nur Kahramanıydı. Bir gün Tempo dergisi ile röportajında bir sualde «Said Nursi’nin takipçilerinin kendisine peygamberlik benzeri bir misyon yüklüyorlar» dendiğinde; «Siz 21. asırda yaşamıyor musunuz? Her şey ortada… Kitaplarının bir yerinde böyle bir iddiası var mıdır ki böyle bir iftirayı söylüyorsunuz? Nasıl oluyor da siz Tempocu zatlar ümmetin bir ferdini o Yüce Peygamber’e benzetiyorsunuz? Anlaşıldı, siz Risale-i Nur okumuyorsunuz, okumadığınızdan gülünç durumlara düşüyorsunuz» diye karşılık verir. 
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.