1. YAZARLAR

  2. Mustafa H.KURT

  3. Haşir Bahsi’nin hallettiği
Mustafa H.KURT

Mustafa H.KURT

Yazarın Tüm Yazıları >

Haşir Bahsi’nin hallettiği

A+A-

İnsan kâinatın özü ve en kıymetli meyvesidir.

İnsanın bu kıymetinin başlıca sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi ise; Yaratıcısının isim ve sıfatlarını kendi üzerinde gösterebilme gibi bir yeteneğe, diğer mahlûkata oranla en üst mertebede sahip olarak yaratılmasından ileri gelmektedir.

 

Tüm mahlûkattaki ve özelde de insandaki bu yetenek o kadar önemlidir ki; özellikle de şu modern zamanların insan dimağına bıraktığı 'kimi mühim meselelere’ karşı Kur’ânî devalar sunan Risale-i Nur Külliyatı, bu yeteneği varoluşun en kilit izahlarından birisi olarak görür. “Herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir.” (1) diyerek, bu madde aleminde varoluşun hikmetini, ya da diğer bir ifadeyle eşyadaki mevcudiyeti; Cenâb-ı Hakk’a ait isim ve sıfatlara “âyinedar” olabilmekle irtibatlandırır ve anlamlandırır.

 

Bu itibarla bakıldığında bu evrendeki her bir varlığın, büyük-küçük ya da canlı-cansız fark etmez, “her bir şeyin” varlığı da elbette ki anlamlıdır, kıymetlidir. Çünkü bir ‘şey’in yaratılış sebeplerinden en birincisi ve hayat neticelerinden en önemlisi: “Bir sanat eseri” olarak, kendi vazifeleri ve yetenekleri ölçüsünde en başta Yaratan’ını anlatabilmektir. 

Kur’ân’dan da mülhem bir metod olarak Risale-i Nur’da sıklıkla rastlanabilecek ve: 

“Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir” (2) şeklinde özetlenebilecek bu sağlam mantık örgüsü; bu kainatı bütün mevcudatıyla beraber, Uluhiyetin olduğu kadar diğer alemin bir şahidi de kılmaktadır. (3)

 

Kısacası,  “Madem dünya var... Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.” (4) gibi fikrî bir meydan okumadan süzülen bu manaya göre, görebildiğimiz her “şey”; Rabbine âyinedarlık ve O’nu tanıtan bir “ayet olma” en başta olmak üzere, daha çok alem-i bekaya yönelik hikmetlerle birlikte var edilmiştir.

 

Ne var ki, mahlukatın daha ziyade Rabbi'ne ve bekaya yönelik işte bu pek değerli yönü ve hikmetli görevi; aynı zamanda bir çelişkiyi ve devamında bir zorunluluğu/vucubiyeti de beraberinde getirmektedir!

 

Zira “Bekâ sahibi” olan o Yaratan’ı anlatabilme gibi bir vazifeyi, dünya ve içindeki her şey “fani ve kısıtlı” âyinedarlıklarıyla ve olsa olsa zayıf birer gölge olarak, üstelik de dar bir çerçevede, kısmen ve ancak gerçekleştirebileceklerdir.

 

Eşyanın fani yüzünün mahkum olduğu işte bu gerçekten hareketle, bu “geçici alemin” bekâ gerektirecek böyle muazzam bir vazifeyi yerine getiremeyeceğini; bundan dolayı da bu vazifeye ancak ve ancak “fâni olmayan bir alemin” aday olabileceği hakikatini, Bediüzzaman Hz., “Haşir Bahsi” başta olmak üzere Risale-i Nur’un pek çok yerinde adeta gözler önüne serer. 

Haşir vardır der.

Kainat, ancak haşirle anlamlıdır der.

 

Ve bu minvalde de bir ahiret diyarının “zorunluluğunu”, fani ve baki alemler arasındaki (Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına birer tecelli mekanı olmaları noktasında var olan) mertebe/kabiliyet farkına en başta dikkat çekerek gözler önüne serer. Diğer bir ifadeyle, mahlukatın Esma-i ilahiye karşısındaki söz konusu kısıtlı âyinedarlıklarını nazara vererek, yaratılışın pek çok hikmetiyle ve inanılamayacak derecede zengin delillerle birlikte, haşiri "izah ve ispat eder."

 

Sözgelimi, bir mutlak adaletin ya da her insandaki “ebed arzusu ve duasının” gerçekleşme mekanının ancak bir “dâr-ı beka” olabileceği gibi;  veya fani olması hesabıyla bu alemin, üzerinde gösterdiği ince sanata ve harikulade düzene “layık bir karşılık olamayacağı” gibi; evrende görülen bu güzelliklerin mutlaka bakî asıllarının olması gerekliliği ve bunun gerçekleşme mekanının da ancak “fani olmayan bir alem” olabileceği gibi; veya “mutlak adalet” hissi ve duasının ancak “hassas tartan bir mîzanda” olabileceği gibi... haşirin daha pek çok “muktazileri” (gerekli kılan tüm sebepleri), ikna edici delillerle izah edilir bu eserlerde. 

 

İzah edilir, çünkü haşir ve ahiret inancı, imanın en temel taşlarından birisi olma mertebesindedirler. Üstelik haşir hakikati; “erdemi” hayatın geneline yayamayan günümüzün fazileti kendinden menkul düşüncelerinin aksine, hem toplum hayatındaki dayanışma, fedakarlık, haklara hürmet ve sorumluluk gibi; hem de kişinin kendi iç alemindeki vicdan, şefkat, fedakârlık, ahlak, dürüstlük gibi gerçek manadaki pek çok faziletin de ana kaynaklarındandır.

 

Dahası, haşir inancı; çocukların, gençlerin, ihtiyarların, evli ya da bekarların, zenginlerin ve fakirlerin, toplumların veya fertlerin hem günlük yaşamlarında olsun, hem de akıl, gönül ve vicdanlarında olsun, istikamete yönelten ve orada tutabilen, düzeni sağlayan ve de kemalata ulaştırabilen sebeplerin de en kıymetlilerindendir...

 

Bütün bunlarla birlikte, “imanın her şartıyla” da direkt alakalı olması ve manevi cephede inşa edilecek bir şuur yapısının “ana amillerinden” biri hükmünde bulunması gibi “özlü” nedenler, ahirete imanın önemini değişik yönlerden de gözler önüne sererler. Ahiret inancının iman açısından bu önemini, Haşir Risalesi Müellifi şöyle özetlemektedir:  

“İmanın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delalet edip isterler ve şehadet edip taleb ederler. İşte bu hakikat-ı haşriyenin azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhanları bulunduğu içindir ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hemen hemen üçten birisini haşir ve âhiret teşkil ediyor ve onu bütün hakaikına temel taşı ve üss-ül esas yapıyor ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.”  (5)

 

İşte böylesine muazzam bir öneme sahip olmasından dolayıdır ki, “Haşir meselesi”; insanın imanına ve insanlığına dayanak kılması gereken, bunun için de muhakkak bir surette üzerine araştırma, tekrar, mütalaa ve tefekkür gibi çabalara girmesi gereken önemli bir meselesidir.   

Zira Bediüzzaman Hz.’nin de dikkat çektiği üzere bu mesele, Kur’ân’ın dava edindiği ana konulardan ve ‘hemen hemen üçten birisini’ oluşturan esas meselelerinden birisidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in haşire verdiği önem, tebliğcisi Resul-u Ekrem aleyhisselatü vesselamın mesajının bütünlüğünde de şüphesiz kendisini kuvvetle hissettirmektedir. Zira Hadis kitaplarında haşire ve ahirete dair külliyetli bir sayıda hadis-i şerifin bulunuyor olması, hiç kuşkusuz, (o dönemdeki) insanların (da) ahirete imanla ilgili meseleleri ne denli merak ettiklerini; ve konunun öneminden dolayı, Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselamın da defaatle meseleyi izah ettiğini göstermesi açısından manidardır.

 

HAŞİR RİSALESİ’NİN ÖNEMİ 

 

Haşir ve Ahiret inancı gibi bir meseleyi ele almayı ve bunu da Risale-i Nur Külliyatıyla birlikte özellikle de bu külliyatın “Onuncu Söz” olan Haşir Bahsi’ni merkeze alarak incelemeyi gayret edinen eserler, haşirin tam da yukarıda işaret edilmeye çalışılan öneminden dolayı büyük değeri haizdirler. 

 

Zira en başta diyebiliriz ki, mesele imana dairdir...  

İmana, yani ‘aslî vazifemiz’ olan kulluğumuzu yerine getirebilmeye dairdir!. Haşir ve Ahiret inancının, insanın bu aslî vazifesini yerine getirebilmesini sağlayacak olan imanının diğer tüm şartları açısından önemi ise, biraz düşünülünce hemen anlaşılacak şekilde ortadadır.

Yani en sade tarifiyle, iman ve maneviyat ahireti, o ise haşiri gerektirmektedir!. 

Ama ‘modern’ insanın haşir meselesini halledebilmesi ve bu konudaki imanında şüphelerden, tereddütlerden kaçınabilmesi ise; tam da asrının getirdikleriyle tahrip olmuş zihnine, kalbine, dimağına hitap edebilecek bir kaynakla, yani bu haldeki bir dimağa Kur’ân hakikatlerini aktarabilecek “adanmış” bir kaynakla alakalıdır.

Hem de konusunda uzman ve iddialı bir kaynakla... 

 

İşte tam da bu açıdan denilebilir ki Risale-i Nur, haşir meselesini ele alırken zikrettiği deliller, verdiği örnekler ve yaptığı tahliller açısından son derece zengin ve kapsamlı bir ilmî içerikle; yani hem “kitab-ı kebir-i kainata” muhatabiyet sunan derin tefekkürüyle, hem de akla ve kalbe hitap edebilen şefkat dolu üslubuyla, “meseleyi halletmektedir”!.  

Ve üstelik, bu meselede tam anlamıyla hayranlık uyandıracak derecede de iddialıdır!.

Hem de, “Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat'î bir surette anlamak istersen; haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok.”  (6) diyecek derecede bir iddiadır bu!.

 

ibni_sina.20111023223317.jpgDahası, "Haşir, bir mes'ele-i nakliyedir, delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez." denilerek, haşirin hep naklî (delili akıldan çok, sahih nakiller olan) iman esaslarından biri olarak görülmesine ve (örneğin İbn-i Sinâ gibi) : "İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez" denilmesine rağmen, bu meselede böylesine iddialıdır Risale-i Nur!..   

Haşir meselesindeki bu akıl-nakil ‘çıkmazının’ sebebi ve buna karşın “Onuncu Söz’ün” bu konuda takip ettiği çözüm metodunun izahı ise, şöyle ifade edilmektedir: 

“Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A'zam, İsm-i A'zamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakk'ın İsm-i A'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef'al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a'zam bahar gibi kolay isbat ve kat'î iz'an ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Söz'de feyz-i Kur'an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.”  (7)

 

Elhasıl, “Haşir Bahsi” olan “Onuncu Söz’ü” ihlasla ve ciddiyetle okuyan herkesin; bu Risalede, aklın nasıl da “dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına aciz ve taklide mecbur”  halde bırakılmadığının görebileceği ifade edilmektedir. Aksine, Risale-i Nur Külliyatı içerisindeki adeta ‘kök risalelerden’ birisi olarak aynı Risalenin, ahireti “hem akla, hem kalbe” nasıl da yaklaştırdığının okuyanlarınca (kabiliyete göre) az ya da çok, ama biiznillah mutlaka görülebileceği de haber verilmektedir.  

Yeter ki konu, “insaf ile mütalaa” edilebilsin... 

 

KAYNAKÇA:

1-Mektubat, Envâr Neşr., İst. 1989, s.333.

2-Asa-yı Musa, Envâr Neşr., İst., 2007, s.139.

3-Bakara Süresi-2/164; Yunus Süresi-10/5;  Ra’d Süresi-13/3; Nahl Süresi-16/68-69; Câsiye Süresi-45/4-5; Kaf Süresi-50/6 gibi pek çok ayet-i kerime, ‘görülemeyen’ hakikatleri ifade noktasında, kainatta gözler önüne serilen sanatın ve sanat eserlerinin, “düşünen-akleden” topluluklar için nasıl da “görülebilen birer ayet” kılındıklarını haber vermektedirler. M.K.

4-Sözler, Envâr Neşr., İst., 1996, s.87.

5-Asa-yı Musa, a.g.e., s. 224 .

6-Sözler, a.g.e., s.113.

7-Sözler, a.g.e., s. 93.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum