1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Hangi bilgiyle kime caka?
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Hangi bilgiyle kime caka?

A+A-

Kur’an’dan Risale-i Nur Perspektifinde Günümüze Mesajlar (7)

İnsanın lehinde ya da aleyhinde bir saniye sonrasına garanti veremeyeceği kesindir. Bu böyle olmasına rağmen çokların sanki her şeyin kendilerinde düğümlendiği gibi tuhaf bir hali yaşadıkları da üzülerek ifade etmek gerekir ki gözlenip durmaktadır. Oysa kimse bir sonraki nefesinden bile emin değildir.

Kendi başına buyruk olma gibi bir şansın olmaması bir vakıadır. Ne gariptir ki bu tür gerçeklere karşı da adeta ünsiyet kazanmışız.

İnsan acizliğini ve baştan aşağı bir gücün korunmasına ihtiyaç duyduğunu iliklerine varıncaya kadar bir duyabilse! İşte o zaman insanın ayakları yere basmış olur; o zaman zihni netleşir, o zaman cehalet bulutları dağılır, o zaman hayatı aydınlık olur ve o zaman bizim yaptığımızı sandığımız eylemlerimizde yalnızca küçücük bir meylimizin olduğunu fark ederiz de o zaman gurur denen nankörlüğün bize neler ettiğine şahit olmuş oluruz.

İnsanın başına ne gelmişse burnu havada olmasından ve sonunda bir hiç olmuşsa kendisinde bir güç olduğunun yanılgısına düşmesinden ileri gelmiştir. Oysa insan kendi kendine yeten bir varlık değil ki! O çok şeye muhtaç olarak yaratılmış. “Benim” deme hakkına hiçbir zaman asla sahip olmamış. Hele kibrinin putuyla“ben kazandım”, “ben bildim”, “ben yaptım” ve “ben böyle bir güce sahibim” demeye hiç hakkı yoktur.

Karun, Musa (as)’nın bir yakını ama tercihini ondan yana değil, Firavun’dan yana kullandı. Buna rağmen Karun’un yalnızca anahtarlarını taşımak bile çok güçlü bir hamal grubuna zor gelen bir serveti olmuştu. Başka şeyler gibi servetinin de bir imtihan olduğunun gafletine batmıştı. Servetinden ötürü ciddi anlamda şımarmıştı. Halkının uyarılarına rağmen dediğiyse,servet düşkünü prototipine, servete kul olmanın ilginç örneğine ve olmak değil, sahip olma psikolojisinin karakteristik nankörlüğüne yakışır bir tavır içinde, “Herkes iyi bilsin ki servete ben, kendi bilgim ve becerim sayesinde ulaştım[1]diye her kelimesi kibir kokan ve onu yerle bir eden sözüydü.

Hep aldığını bilen, ama asla verildiğini aklına getirmeyen insan, büyük bir yanılgı içindedir; hayır, bunun ötesinde bir nankörlükle karşı karşıyadır. Bizde var olan üstünlüklerin yüzde kaçına sebep olmuşuz ki! Çok şeyi kendinden bilmek, kendi kendini inkârdır; yalnızlaşmaktır ve iflastır.

Bilgi,kendini bilmenin ve kendini tanımanın tek yoludur. Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır” dediği gibi kendini bilmeye götürmeyen bilgi, bilgi değildir. Kendini bilmede espri, bilgi kaynağının karşısında kendi silikliğini fark etmektir. Bilgisiyle gururlanan aslında bir zavallıdır. Bizi daha bilenin varlığından haberdar etmeyenbilgi, koyu cehaletin ta kendisidir. Bilenin üstünde mutlaka daha bilen vardır. O halde gerçek bilgi, bizi var eden Allah’ın insan olarak bize olan en büyük lütfudur.

Bilgi insan için çok şeydir. İnsanı halifelik unvanına çıkaran tek sebeptir. Bilgi Allah tarafından insana verilmiş. İnsanın kendi kendine sahip olduğu bir bilgi lüksüne sahip değil. Gerçi meleklerin bilgileri vardır. Ancak onların bilgileri Allah’ın onlara verdiği kadardır. Ne artar ne de eksilir. O bilgiden sonuçlara varmak gibi kabiliyetleri yoktur. Ama buna karşılık insan, Allah’tan aldığı bilgi kapasitesiyle hem yorum yapma hem de sonuçlara varma gibi bir yetenekle donanmıştır.

ayet1.20140623081233.jpg yani “Sen her şeyden münezzehsin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz, yalnızca Sensin her şeyi tam bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden[2] ayeti, bilginin kaynağını apaçık ortaya koyarken, aynı zamanda meleklerin itirafının ötesinde insanların da bu algıyı özümsemelerinin gereğine işaret etmektedir. “Talim-i esma”, yani Allah tarafından Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi olayı, elbette bir mucizedir; Hz. Âdem’in meleklerin baştan yanlış tutumlarına karşı onları aciz bırakan bir mucizesidir. Bunun sonucunda insanın “halife” olma unvanını meleklere kabul ettirme olayıdır.

Daha önceden Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim” demişti; ama meleklerin buna tepkileri “Yeryüzüne fesat çıkaran ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni hamd ile tespih ve takdis edip dururken.” diye beklenmedik türde oldu.  Meleklerin elbette bilmedikleri bir şey vardı; o da insan türünü temsil eden Âdem’in onlarda olmayan potansiyel bir donanımla donanmış olmasıdır. Melekler sahip oldukları bilgilerinden bir şey üretemezler ama insan çalışması sonucunda bilgiden üretebilecek bir vasfa sahipti. Böylece insanın kendilerini çoktan aşabileceğini düşünememişlerdi. Oysa Allah, insandan, meleklerden değil dünyanın imarı dâhil birçok şeyi ve “kemal” olgusunun nihai sınırını zorlamasınıbekliyordu. İşte bu yüzden Allah “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim” demek suretiyle, onların bilmedikleri çok şeylerin olduğunu bildirerek, özellikle kendilerini fazla ilgilendirmeyen konularda daha temkinli hareket etmelerine ilişkin uyarmıştı. Allah tüm isimleri Âdem’e öğretip sonunda meleklere, “Hadi, eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız şunların isimlerini bir bir haber verin” deyince, başka değil, onların kendilerine yakışır tek diyecekleri,  “Sen her şeyden münezzehsin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz, yalnızca Sensin her şeyi tam bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden” hem özür hem de acizliklerinin itirafımakamında sözleri oldu.[3]

İnsan, böylece dünyanın imarına soyunan yeni bir tür olarak ortaya çıkmış oldu. O hem cinlerden hem de meleklerden çok daha üstün kabiliyetlere sahipti. Artık kâinat kabiliyetleri karşısında küçülecekti. Öylesine bir potansiyel donanımına sahipti ki huzurunda saygı duruşuna geçmişlerdimelekler. İblis ise onun sahip olduğu bu üstün vasfına karşı direnmişti, onu çekememiş ve emre başkaldıran nankörlerden olmuştu.

İnsan Yaratıcının antika bir sanatı; potansiyel yetenekleriyle bütün varlıkların reisidir. Öyle bir potansiyele sahip ki hayatını noktalayıncaya kadar bunun ancak çok azını kullanabiliyor.  Nitekim Bediüzzaman da çok daha net bir şekilde “Evet, beşer, zahir ve batın havas ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.[4]diye,bu potansiyelin ne denli sınırsız bir kapsamda olduğunu ifade eder.İnsan, bütün tecelliyata mazhar bir varlıktır.

Melekler, insan türünün bu özelliklerine ancak yaratılış hikmetini anladıktan sonra vakıf olabildiler. İnsanı diğer varlıklara karşı imtiyazlı hale getiren elbette bilgidir. Bilgi yoksa “halifelik” görevi de yoktur. Melekler ilkin İblisin kibrine kanmışlardı ama bu yanılgıdan tez uyanarak, “Sen her şeyden münezzehsin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz, yalnızca Sensin her şeyi tam bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden” varoluşsal itiraflarıyla kendi çizgilerine çekilerek, pişmanlıklarıyla birlikte acizliklerini de ilan etmiş oldular.

Bu aslında yalnızca meleklerin değil, insanların da her halde yapmaları gereken bir itiraf eylemidir. İnsan olarak elde ettikleri bilginin kaynağı Allah’ın daha önceden “talim-i esma” ile insan türüne verdiği kabiliyettir. Ne garip ki insan öncesini karıştırmaz; varsa şayet kendisinde olan bilginin kaynağını da sorgulamaz. Bir bilgi kırıntısıyla böbürlenen insanlar toplumumuzda az mı? Bilgisiyle ne oldu delisi olan koyu bir cahildir insan.

“Talim-i esma” ile insanın bilgi edinme kapasitesi, aktif hale getirildiğinde azami yararlanma elde edilebilir. Yani bilgi bir bedel ister; bu tekvini şeriatın gereği olan çalışmadır. Bilgi bizde var olan bu kapasitenin kullanımıyla doğru orantılıdır. Meleklerin aksine bilgimiz çalışma süreci ile sürekli artar ve artıkça da bilgi kaynağının karşısında silikliğimiz o denli kendini gösterir. Bir düşünürün bunu ifade etmek için “Bildiğim bir şey var, o da bir şey bilmediğimdir” demekle kafalarda dolaşan bilgilerin bilgi kaynağına oranla ne denli az olduğu noktasında dile getirmesi anlamlıdır.

Bilgi insanı tevazua getirmelidir; yani “Sen her şeyden münezzehsin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz” itiraf noktasına taşımalıdır.

Bediüzzaman, harpte, at üstünde, talebesi Habib’e son derece orijinal olan“İşaratü’l-İ’caz” tefsirini yazdırırken, ancak yukarıda belirtilen ayetleson bulmuş olduğuna yıllar sonra şahit olunca kendisi de şaşırmıştır. ”İnşallah” diyerek, hakiki bir tefsir olan bütün Sözlerin, ayet1.20140623081233.jpg ayetinin denizinden bir cetvel olmasınıtemenni eder.[5] Yani Risale-i Nur’un temeli o bitmez bilgi kaynağıdır. Böyle olunca Bediüzzaman en küçük bir “ben” yanılgısına düşmez ve Risale-i Nur’un birçok yerlerinde bu ayeti tekrarlayarak, ettiği itiraflarla da asla düşmemiştir. Sanki bütün risaleler bu ayetle başlar ve bu ayetle biter gibidir. Birçok risalenin sonunda bu ayet, yani “Sen her şeyden münezzehsin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz” anlamındaki ayet, belki de insan acizliğinin bir simgesi ve asıl bilgi kaynağını vurgulayan bir işaret olarak gündeme getirilmesi de ayrıca bu açıdan ele alınması gerekir.

Kim neyi kendine garanti edebilir ki? Hayat O’nun, mülk O’nun, hamd O’nun ve her şeye kadir olan O’dur. Kimin mülkünde kime caka satabilir insan? Hangi niteliğimizle övünebiliriz?


[1] Kur’an, Kasas: 78

[2] Kur’an, Bakara: 32

[3] Kur’an, Bakara: 30,31,32.

[4] Nursî, B.S.İşaratü’l-İ’caz, erisale.com

[5] Nursî, B.S.İşaratü’l-İ’caz, erisale.com

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum