1. YAZARLAR

  2. Vehbi KARAKAŞ

  3. Hakkari’de kutlu doğum konferansı
Vehbi KARAKAŞ

Vehbi KARAKAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Hakkari’de kutlu doğum konferansı

A+A-

Doğu ve Güneydoğunun bir çok iline gitmiştim ama Hakkari’ye gidememiştim. Kutlu Doğum konferansı için Hakkari’den davet alınca hiç tereddüt etmedim. Hem de önce Van’a uçakla gidilecek, ondan sonra da 3-3,5 saat kara yolu ile Hakkari’ye ulaşılacak denmesine rağmen.

Böyle bir davet aldığımı duyan dostlarımdan biri:

-Hocam, aman sakın gitmeyin, dedi.

-Neden, dedim.

-Orası terörün en yoğun yaşandığı yerlerden birisi, deyince, benim de cevabım şu oldu:

O toprakların bağrından çıkan Üstad Bediüzzaman, bizim ve evlatlarımızın imanını kurtarmak için her türlü ezayı, cefayı ve zulmü göğüsleyerek Anadolu’ya akınlar düzenlemiş, ben Onun çıktığı topraklardan gelen daveti, hem de “Gel Âlemlerin Rahmeti’ni bize anlat” diyen bir daveti nasıl geri çevirebilirim?

Hakkarili kardeşlerime konferansımda bunu anlatınca, salon alkış tufanına boğuldu. Ben onlardan çok memnun oldum, tezahüratlarından anlaşılıyor idi ki onlarda bizden çok memnun kaldılar, elhamdülillah.

Doğuyu ve Güney Doğu’yu hakkıyla tanıyamamışız. Bu bölgelerin insanları mübarek insanlardır. Onları mübarekleştiren en büyük amillerden biri ve birincisi de, dinleri olan İslamiyet’tir. İslamiyet, efendiliğin, zerafetin, nezaketin, kibarlığın, aynı zamanda adaletin, şecaatin, fazilet ve medeniyetin ve her türlü iyilik ve güzelliğin kaynağıdır.

Hakkari, adeta bir tabiat harikası olan yalçın kayaların, başında dumanı ve karı eksik olmayan, sarp ve yüksek dağların ortasında bulunan şirin bir ilimizdir. Her halde terör yüzünden olsa gerek, ne yazık ki Hakkari, kalkınmadan payına düşeni alamamıştır.

Hakkari’nin o sert iklimi, sarp dağları ve yalçın kayalarına rağmen, insanının alabildiğine nazik, yumuşak, kibar, cömert, misafirperver, medeni, görgülü ve hürmetkâr olması her türlü takdirin üstündedir.

Bu takdir ve hayranlığımdan dolayıdır ki konferansa başlamadan önce duygu ve düşüncelerimi arz bölümünde şunları söyledim:

Muhterem kardeşlerim, Hakkari’ye gelirken alabildiğine yüksek dağların eteklerinden geçerek geldim. Beni havaalanından alıp buraya getiren öğretim görevlisi Ahmet Galip hoca: “Hocam, bu dağlar maden deposu. Bu dağlardan çinko madeni üretiliyor.” deyince Nebe’ suresindeki Yüce Allah’ın: “Biz dağları direk yaptık!”[1]ayetini ve Üstad Bediüzzaman’ın bu ayetle ilgili:“Biz dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk ve hazineli kazık yaptık!”[2]tefsirini hatırladım ve hatırlattım.

Bu izahlardan ve görünen manzaralardan anlaşılmaktadır ki dağlar sadece çinko madenine değil, kim bilsin daha nice define ve hazinelere sahiptir. 

Bir de Hakkari’ye yaklaştıkça bizimle beraber akan Zap suyunu gördük. Onun tesbihini ve sesini, ilahi aşkla çağlayışını dinlemeye doyamadık. Ya her dağın böğründen suların fışkırmasına ve kimi yerde şelale oluşturmasına ne dersiniz? Bunlar, insanın Allah’a olan hayretini ve hayranlığını artırıyor. Bu hayret ve hayranlık gitgide muhabbete ve aşka inkılap ediyor. Ve size: “Sübhane men tehayyere fî sunıhilukul= Ey sanatında akılları hayrete düşüren Rabbim, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim!” dedirtiyor.

Her ne kadar şair:

Vatanımda sular akar, başıboş; / Herkes, birbirini kakar, başıboş.

Allahım sen acı bu sâf millete! / Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş...

demiş olsa da, ben öyle demeyeceğim, şöyle diyeceğim:

Vatanımda sular akmaz, başıboş; / Herkes, birbirini kakmaz, başıboş.

Allahım sen acı bu sâf millete! / Akşam yatmaz, sabah kalkmaz, başıboş...

Neden böyle söyledim, biliyor musunuz efendim? Arz edeyim: Çok yakın bir gelecekte inşallah, bu güzel, berrak ve tertemiz suların,bir düzen ve disiplin altına alınacağına, Hakkari’de her evin musluklarından kesintiye uğramadan şakır şakır suların akacağına, yollarının asfaltlanacağına, Hakkari halkının içinin temizliği gibi şehirlerinin dışının da temiz ve modern bir görünüm kazanacağına, şahlanan Zap Suyu gibi Hakkari’nin de barış ve kardeşliğe giden yolda şahlanacağına, kalkınacağına inanıyorum.

Hakkarili kardeşlerim buna çok layık.  Çünkü onlar, çok sıcak, çok mütevazı, çok samimi, çok hürmetkâr, çok misafirperver, çok merhametli, çok nezaketli, çok kibar, dinlerine çok düşkün insanlar!

Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizin aşk ve sevdasıyla koşan, coşan ve bu salona düşen kardeşlerim! Hepinize, sizin şahsınızda tüm Hakkarili kardeşlerime, siz hanımefendi bacılarıma ve beyefendi kardeşlerime, beni davet eden il kültür ve eğitim müdürü Emin Özatak beyefendiye ve ekibine, bu salonu şenlendiren değerli protokole, herkese sevgi, saygı ve şükranlarımı arz ediyorum.

Bu girişten sonra konferansıma geçtim. Konferansımızın konusu, kâinat kitabının ana fikri ve en büyük ayeti, kâinat ağacının çekirdeği ve meyvesi, kâinat insanının ruhu ve aklı, kâinat bahçesinin gülü ve şanlı bülbülü, Allah’ın sanat harikalarını gösteren dellalı, tarifatçısı ve teşrifatçısı olan Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizdi.

Onun güzellikleri konferansımızı, programımızı, her tarafı ve herkesi güzelleştirdi. Ne ben anlatmaktan, ne de dinleyenler dinlemekten doydu. Çünkü Allah Rasulü efendimizi tanıyan hiçbir şey, hiçbir kimse Ona doymadı. Gözler yaşardı, gönüller yumuşadı. Konferansımız hayırla ve başarı ile tamamlandı. Bu başarıyı bize nasip eden Allah’a sonsuz şükür, bize cennet getiren Efendimize de sayısız salat ve selam olsun.

Bir günde üç program icra ettik, sayılır. Gündüz konferans, akşam da iki ayrı sohbet.Akşam birinci sohbetten sonra beni otelime bıraktılar. Dinlenirken bir telefon geldi resepsiyondan:

-Hocam bir heyet sizinle görüşmek istiyor, lobideler, gelme imkânınız olacak mı? Tekrar giyindim, lobiye gittim.

Hakkarili iş adamları ve öğretmenlerinden müteşekkil bir heyetle lobide buluştuk. Hakiad’ın başkanı Hüseyin bey, Sakarya İlahiyattan öğrencimiz, şimdi Hakkari’de öğretmen olan Mesut bey ve daha isimlerini sayamadığım nice güzel insanlar ağzımızda güzel bir tad, zihnimizde güzel yad bıraktılar.

Geç saatlere kadar, memleketimizin istikbali için fikir alış-verişinde bulunduk. “Çok acilen bir kere daha Hakkari’ye gelmenizi bekliyoruz.” dediler. Rabbimin lutf u inayeti olursa memnuniyetle, dedim. Beni otelime bıraktılar, teşekkür ve hürmetlerle ayrıldık. Cenabıhak hepsinden razı olsun.

Ertesi gün, Öğretmen Tayyar bey, ve Öğretim görevlisi Ömer Özatak bey, beni taksi ile Van’a getirdiler. Onlara da teşekkür ediyorum. Van’da Van’ın hizmet kahramanı Celal Höyük beyle buluştuk. Celal Höyük bey, öğle namazını kıldığımız camide, bizi, Üstad Bediüzzaman’la görüşmüş ve yaşı sekseni aşmış olan emekli müftü Seyda Abdurrahim Kaya abi ile tanıştırdı. O Zat-ı Muhterem bize Üstad Bediüzzaman’la nasıl tanıştığını anlattı.[3]

Ben onun anlattıklarından bir özet vermekle yetineceğim:

Ben 1955'te Van'ın Boyaroğlu Camii imam-hatibi iken bir rüya gördüm. Rüyada çok susuzluk çekiyordum. Durmadan su arıyordum. Büyük nehirler ve havuzlara rastlıyordum. Fakat o kadar bulanık çamurdu ki bir türlü içemiyordum. Nihayet bir odanın içine girdim. Baktım, bir testi su, duvara dayanmış, ağzı yeşil otla kaplanmıştı. Çok sevindim, Allahu âlem, bu su güzel sudur diye kalbimden geçti, oturdum ve ağzını açtım. Hayatımda böyle su hiç görmedim. Suyun sesi kulağımdan hiç gitmiyor. Bana bu suyun Risale-i Nur olduğu söylendi. Bu rüyadan sonra Risalelere dört elle sarıldım. Muhabbetim ondan yüze çıktı, var kuvvetimle okumaya başladım. Risale-i Nurlar hakkında şüphem kalmadı.

Benim bu halet-i ruhiyem devam ederken bir gece rüyamda Hz. Peygamberi (a.s.m.) gördüm. Bana:“Bediüzzaman'a git, sana nasihat etsin.”dedi.

Bu rüyadan sonra Bediüzzaman'ın dünyanın en büyük alimi ve asrın müceddidi olduğuna kat'i inandım. O andan itibaren onu nasıl ziyaret edeceğimi düşünmeye başladım.

Üstadın izini süre süre nihayet Isparta’ya vardık. Tarif edilen adresteki evini bulduk, zile bastık. Kapıyı Bayram Yüksel Ağabey açtı. Üstadın söylediği şu sözü bize söyledi: 'Risale-i Nurun talebeleri dünyanın hemen hemen her köşesinde bulunmaktadır. Uzakta bulunanlar yakında bulunanlar arasında hiç bir fark yoktur. Arzu ederdim, fakat çok hastayım. Beni ziyaret etmek isteyen Risale-i Nur okusun. Her bir risale bir Said hükmündedir.”

Ben, 'Beni Fahr-i Kainat Efendimiz (a.s.m.) gönderdi, biz Van'dan geliyoruz, sen lütfen durumu Üstada intikal ettir, dedim.Bunun üzerine ismimizi aldı ve:Caminin kapısında bekleyin, on beş dakika sonra gelin, biz sizi çağıracağız,dedi.

Üstadın kabul ettiğini öğrendik. Şapkalarımızı çıkardık, sarıklarımızı sardık. Bize 10-15 dakikadan fazla müsaade etmediğini söylediler. İçeriye girdik. Somyadan yatağın içinde yastığa dayanmış olarak oturuyordu. Başında beyaz ile yeşil karışığı, büyük bir sarık vardı. Sakalı yoktu. Üstadın yüzüne bakamıyorduk. Ara sıra gözümüzü kaldırarak bakmaya çalışıyorduk.

Üstad bana nereli olduğumu ve kimleri tanıdığımı sordu. 'Paranız var mı, yoksa vereceğim' buyurdu. Biz, 'Var' dedik.Bize, 'Isparta'da kalmayın, istasyona gidin, ikindi namazını kılın, tren gelir, siz de gidersiniz, selamımı tebliğ edersiniz, bu yanımda olan talebelerim gibi sizi de kabul ediyorum. Siz de beni daima duanıza katın' dedi. Ben Üstadın elini öpmek istiyordum, giderken elini öpmeye çalıştım, ama öptürmedi, ellerini kaldırdı, beni elleriyle sardı ve alnımdan öptü, arkadaşıma da aynısını yaptı. İstemeye istemeye ayrıldık.[4]

Benim için Van’da mazhar olduğum en büyük nimetlerden biri de bu hikâyenin sahibi olan bu mübarek şahsiyetle tanışmak, dinlemek ve duasını almak oldu.

Oradan ayrıldık, Celal Huyut beyin izzet ve ikramına mazhar olduk. Ona ve dükkanına uğradığımız Abdulkadir beye, müdür Kenan beye de teşekkür ediyorum.

Celal bey, Doğunun en büyük dershanesinin inşasına başladıklarını söyledi, bizi oraya götürdü, gezdirdi. Ondört katlı olacağı söylenen bu binanın bir kampus olarak yükseldiğine şahit olduk.

Efendimizin Kutlu Doğumu, dünyamıza, Anadolumuza, Doğu ve Güney Doğu illerimize özellikle de Kutlu Doğum konferansı verdiğim muhterem ve mübarek Hakkari’li kardeşlerime kutlu olsun. Rahmetenlilâlemin’in hürmetine Allah, ülkemizi ve Hakkari’li kardeşlerimi iki cihanın saadetine nail eylesin.



[1]Nebe’, 78/7

[2]Nursî, Said, Sözler, 392 (25.söz)

[3] Bkz. Sorularlarisale.com

[4] Benim dinlediğim bu hikâyenin tamamını, Necmeddin Şahiner’in “Son Şahitler” adlı kitabının üçüncü cildinde ve Sorularla Risale sitesinde de bulabilirsiniz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum