1. YAZARLAR

  2. Alaaddin BAŞAR

  3. Gerçek Üzerine-I (Bir okuyucuya açık mektup)
Alaaddin BAŞAR

Alaaddin BAŞAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Gerçek Üzerine-I (Bir okuyucuya açık mektup)

A+A-
“Belki bütün hakaik-i kâinat, o mahiyetin Esma-i Hüsnasından olan Hak isminin şualarıdır.” Mektubat
 
“Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’an, kâinatı okuyor! Onu dinleyelim… Hak olup, Hak’dan gelip, Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden O’dur.”  Sözler
 
Bu mektubumda size “gerçeğin ne olduğu” konusunda birşeyler yazmağa çalışacağım.
Bildiğiniz gibi, ağzını açan herkes, gerçeği söylediğini iddia ediyor. Ve piyasa, hepsi gerçek adına ortaya atılmış bir sürü tezat fikirle dolu.
 
Bu ayrılıkların ortadan kalkmasını, sizin kadar ben de istiyorum. Lâkin, şunu da çok iyi biliyorum ki, gerçeğin en güzel anlatıldığı devirlerde bile, yine bir grup insan buna karşı çıkmıştır. Bu sebeple, ben bu fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmak gibi bir dâvâ güdecek değilim.
 
Gerçeği, iki yönüyle incelemekte fayda görüyorum: Biri “fizikî”, diğeri “metafizik” bakımından…
Tartışmaların daha çok bu ikincisi üzerinde yapıldığını biliyorum. Fakat, metafiziğe de fizikten gitmeği, sağlam bir yol olarak görüyorum.
 
Gerçeğin târifine geçmeden önce, bir hususu belirtmek isterim:
“Gerçek” ve “hakikat” kelimeleri, uygulamada çoğu kez aynı mânâda kullanılmakta. Halbuki gerçeğin tam karşılığı “hakikat” değil, “hak” oluyor. Burada, konunun tahliline girecek değilim. Sadece, şu kadarını ifade etmek isterim.
 
Lügatta “hak” için; “gerçek”, “doğru nesne”, “sıdk”, “vâki” gibi mânâlar veriliyor. Ve “hak”ın zıddının, “bâtıl” olduğu belirtiliyor. Bâtıl; yâni, yanlış inanç, hatalı düşünce, doğru olmayan fikir…
 
Aşağıda, “hak”la ilgili bazı târifler nakledeceğim. Bunları, “gerçeğin târifleri” olarak değerlendirmeni istiyorum.
 
“Hak, hükmün vakıa (mevcut ve var olana) mutabakatıdır (uygunluğudur). Mukabili (zıddı) bâtıldır.”
“Hak, inkârı câiz olmayan sâbite denir.”
“Mevcut olana, hak denir. Madûm (yok olan) ise bâtıldır.”
 
Bu tariflerin ortak noktası; hakkın (yâni gerçeğin) şahıslara göre değişmediği, aksine, belli bir esasa dayandığıdır. Tariflerde, bir “vâki” ve “sâbit”ten söz ediliyor. Ve verilen hükmün, ancak ona uyması, onunla mutâbık olması hâlinde “hak” olacağı ve gerçeği ifade edeceği belirtiliyor.
 
Konuyu biraz daha açmak istiyorum. Sana bir soru sorayım:
“Güneş, dünyadan kaç defa büyüktür?”
 
Bu soruya:
“Bir milyon üçyüzbin defa!” diye cevap verdiğin takdirde, gerçeği söylemiş olursun.
Senin bu sözüne ‘gerçek’ dedirten nedir, biliyor musun?
 
Hariçte ve vâkide; yâni şu kâinatta, Güneş’in Dünya’dan ‘o kadar’ büyük olması… Yâni, senin bu hükmün bir vâkıanın ifadesi olmuştur.
 
Bu değişmez gerçeğe rağmen, bütün insanlar bir araya gelseler ve tek bir rakamda birleşseler, meselâ, “Güneş Dünya’dan bin kat büyüktür” deseler gerçeği değiştirebilirler mi!?.
 
Demek ki fen sahasında; herkesin kendi keyfine göre bir “hak telâkkisi”, bir ‘gerçek anlayışı’ olamıyor. Söylenen söz, kâinat kitabıyla karşılaştırılıyor. Ona uygunsa, “gerçek” oluyor.
 
Bir ilim adamı:
“İnsan gözü, âlemde mevcut ışınların ancak yüzde üç kadarını görebiliyor” diyor.
Buna göre; biz, içinde yaşadığımız fizik âleminin, ancak yüzde üçünü görebiliyoruz.
Bu nispetin benzerlerini; işitme, koklama, için de vermek mümkün…
 
İşte beş duyunun bu noksanını, akıl tamamlamaya çalışıyor ve kâinattaki görünmeyen âlemleri keşfediyor.
 
Herbir ilim adamı, sanki bütün insanlık nâmına, kâinat kitabının bir meselesinin hâlline, bir harfinin anlaşılmasına çalışıyor.
 
Bazısı yaprağı, bazısı toprağı incelemede. Kimi beynin, kimi kalbin, kimi dişin karşısına geçmiş, onu hayranlıkla tetkik ediyor.
 
Her atom, her hücre, her bakteri, her yaprak, her böcek, her küre ve nihayet her yıldız bir ilim hazinesi…
 
Gerçeği arayan insanın, bu tablo karşısında şu soruyu sorması gerekmiyor mu?
“Bu hayatsız ve şuursuz kâinata, bu kadar mânâyı kim doldurdu? O Zâtı nasıl bilmeliyim ki, bu inancım ‘hak’ olsun?”
 
İşte bu soruya doğru cevap verebilen insan, diğer gerçeklerin kapısını da kolayca açabilir.
Şimdi, gerçek için verdiğimiz tariflerin ışığında şöyle düşünmeliyiz:
 
Allah’ın kutsî zâtı ve sıfatları, vâkide nasılsa, insan onu öylece bilmelidir. Aksi halde, bütün sözleri bâtıl ve safsata olur.
 
Şu sınırlı aklın, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hak üzere bilmesi için tek yol vardır:
“Allah’ı kendi bildirdiği gibi bilmek.” İndirdiği kitapları okuyarak ve gönderdiği Peygamberleri dinleyerek.
 
İnsanın bu konuda vereceği hüküm, ancak böylece “gerçek” olabilir. Bunun dışındakiler bâtıl ve yanlış olmaktan öteye gidemez.
 
Sözün kısası: Kâinat O’nun mülkü, Kur’an O’nun kitabı ve insan O’nun kulu… Bu kul, fizik sahasında konuşuyorsa, sözleri ‘kâinat kitabı’na uygun olacak, İlâhî hakikatlardan söz ediyorsa, ‘İlâhî Ferman’a uyacaktır.
Kur’an’ın terbiyesinden geçen bir akıl, şöyle düşünür:
 
Madem ki bu kâinat, her harfi sonsuz mânâlarla dolu bir kitap, onu yazan Zâtı, “ne zâtıyla, ne sıfatlarıyla şu yarattığı varlıklara benzemez” olarak bilmeliyim, tanımalıyım.
 
Madem ki her mekân yerli yerine konulmuş, onları yaratıp tanzim edeni, mekândan münezzeh bilme durumundayım. Mekânı yaratan, elbette ona bağlı ve onunla kayıtlı olmaz…
Madem ki her an yeni yeni varlıklar meydana geliyor, onların mucidini, zamandan münezzeh bilmeliyim…
 
 
İnsan Allah’a böylece iman etmekle; hem kendisini, hem de bütün eşyayı O’na nispet etmiş oluyor. Yâni; biz, hepimiz O’nunuz; bütün varlıklar, O’nun mahlûku; bütün mülk âlemleri, O’nun memlûkü; bütün suretler, O’nun tasviri; bütün güzellikler, O’nun tezyini… demiş oluyor.
İnsan bu nispeti yapsa da, yapmasa da, hakikat zerre kadar değişmez. Fakat, yapmakla kendisi çok, ama çok şey kazanır…
 
İnsanlar çoğu zaman, kendilerine verilen bu “nispet etme” kabiliyetini yerinde kullanamıyor, o çok kıymetli sermayeyi; fâni, geçici, lüzûmsuz meselelere harcayarak mahvediyorlar. Falanın evi, filânın arabası; berikinin masası, ötekinin arsası… diyerek, dünyevî servet ve makamları, dünya ehline nispet etmekle vakit geçiriyorlar.
 
Çevremiz bu tip insanlarla âdetâ kuşatılmış. Sana bu çemberi yarmada ve gerçeğe kavuşmada başarılar dilerim.
 
Selâmlar…
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum