Gerçek Nur Talebeleri ‘Bize Allah Yeter’ der

Gerçek Nur Talebeleri ‘Bize Allah Yeter’ der

DKM Üniversite seminerlerinin bu hafta “Tek Halas: İhlas” konusu işlendi.

Diyarbakır Kültür Merkezi üniversite seminerinde bu hafta, “Tek Halas: İhlas” başlığı Rıdvan Güzel tarafından işlendi. “İhlas Nedir? Ne İfade Eder?”, “Gerçek Nur Talebeleri: ‘Bize Allah Yeter’” ve “Ben Ne Yapmalıyım” alt başlıkları çerçevesinde işlenen konularda öne çıkan notlar şu şekilde:

Dkm Seminerleri - Rıdvan Güzel

İhlâs nedir? Ne ifade eder?

İhlas kelime olarak kalbini safi etmek, içten, samimi anlamlarına gelirken; İslami literatürde ise yaptığı her iş ve her ibadette fena damgası altında olan mahlûkatın rızasını menfaatini, ondan gelebilecek yardımları esas gaye etmeyip yalnız ve yalnız bütün mahlukatı kün emr-i hakikisiyle yaratan ve her an bize bizden daha yakın olan Allah’ın rızasını esas maksat yapmak demektir.

Hem üstadın deyimiyle ihlâs en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyettir. İşte bende bu başlıkta üstadın zikrettiği bu kelimelerin bir kaçının kendimce izahlarını yapmaya çalışacağım. Yani üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri en mühim bir esas derken ne söylemek, en büyük bir kuvvet derken neye dikkat çekmiş ki on beş günde bir okumamızı istemiş inşallah hep birlikte ona bakacağız. Tabi belirtiğim gibi bunlar kendi anladıklarım yoksa anlam sadece bu söylediklerimden ibaret değildir.

Şimdi ilk kelimemizle başlayalım. En mühim bir esas ihlâstır. Şöyle bir düşünelim bir yerde işçiyiz ve çalışıyoruz. Herkes işine bakıyor ve işini yapıyor. Biz ise yeni gelmiş ne yapacağımızı bilemez bir haldeyiz. Yanımıza birisi geliyor ve bize diyor ki: Bak kardeşim burada esas olan işin çokluğu ve azlığı değildir. Burada esas olan husus çıkardığın malın ne kadar kaliteli ve istenilen mal olduğudur. O gittikten sonra başka biri geliyor aynı şeyleri söylüyor, başkası aynı şeyi, ta hemen hemen herkes gelip aynı şeyi söylüyor. Bunlar geçtikten sonra biz doğru mu diye bir etrafımıza bakıyor ve görüyoruz ki. Adam akıllı çalışıp bütün dikkatini yaptığı işe odaklayan bir adam bir gün içinde sadece bir mal çıkarıyor. Ama yaptığı işi istenilen gibi yaptığı için malı çok kaliteli çıkıyor. Gün sonunda ücretler verilmeye başlandığı zaman patron bu adamın yanına geldiği zaman “Maşallah çok güzel iş çıkardın, al sana ücretin” deyip onu mükâfatlandırıyor. Sonra başka bir adama bakıyoruz ki o adam bir mal yerine çok mallar çıkarmış. Ama işi istenilen tarzda yapmadığı ve yaptığı işe ehemmiyet vermediği için mallarının hepsi delik deşik ve kalitesiz bir şekilde çıkıyor. Patron bunun yanına gelince de onu azarlıyor ve ceza için ona ücret vermeyip mallarına zarar verdiği için onu tart ediyor.

Aynen böylede dünya fabrikasına gelen bizler acemi ve ne yapacağımızı bilmez haldeyiz. Sonra yanımıza gök ahalisinden haber verip sözlerinde zerre kadar yalan olmayan 124.000 kişiden oluşan peygamberler ordusu geliyor ve bize diyorlar ki: Bu kâinat fabrikasında çalışan bizlerin işi amel etmek lakin boş ve hali ameller değil rıza-i ilahi yolunda amel etmektir. Çünkü nice kişiler vardır ki gece gündüz amel etmelerine rağmen helak olmuşlardır. Zira yaptıklarında rıza-i ilah olmayan helak olup gidicidir. Ama Allah için yapılan en küçük şey dahi yok olmaz ortadan kalkmaz. Demek ki değer Allah için olup olmadığındadır. Öyleyse Allah için olmayan yıldızlar zerre gibidir. Zerreler Allah için olunca yıldızlaşırlar.

Biz bu sözlerden sonra hayal gemisiyle geçmişe gidip baktığımızda görüyoruz ki nice peygamberler gelmişler lakin kendilerine tek kişi tâbi olmadan Hakka uçmuş ve gitmişler. Ama onlar kendilerine ihlâsı esas maksat yaptıkları için bu onları hiç ama hiç etkilememiş. وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلاَّ الْبَلاَغُ Sırrına en büyük muhatap olmuşlar. İnsanların güneşleri olmuşlar ve bu hareketleriyle bize şu hakikati haykırmışlardır: Demek hüner kesret-i etba ile değildir. Belki hüner rıza-ı ilahiyi kazanmakladır.

İşte sadece rıza-ı ilahi yolunda çalışan fakat tek etbaı bile bulunamayan peygamberler Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu tarzda çalışarak O’nu memnun etmişler. Hiç ümmeti olmadığı halde yine peygamberlik ücretini almışlar. Ama en önemli emanetlerinden olan ruhunu dahi savaş meydanında ne cesur adam desinler diye kaybeden adam şehit olmamıştır. Bütün mal ve mülkünü ne kadar cömert bir adam desinler diye hayra harcayan adam Cenab-ı Hak katında değersizdir. Gecesini gündüzüne katarak çalışan ve ne zeki bir müdakkik, ne kadar bilgili bir adam desinler diye çalışan adam, cehaletin ta dibine bile varmış ve cehenneme girmeye hak kazanmıştır. İşte bu aradaki azim farkı meydana getiren tek husus vardır ki buda ilk anlattığımız ve bütün sa’ylerini Allah rızası için yapan Peygamberler ve Salihler ordusunun ihlâsı en mühim bir esas olarak görmeleridir.

Şimdi ikinci bir kelime olan en büyük kuvvet dahi ihlâstır. Çünkü mazi sahifelerine bir bakıp İslamiyet’in ilk yıllarına gittiğimizde görüyoruz ki imanı sayesinde kainata dahi meydan okuyan Resul-i Ekrem (a.s.m) ve etrafında yıldızlar gibi parlayan nurani sahabeler vardır. Ama burada etrafına toplanan insanlarda çok önemli bir husus vardır ki o da şudur: Hz. Muhammed’in (a.s.m) etrafına toplanan sahabelerin hemen hemen hepsi genç ve fakirdi, hatta iman edenlerin büyük bir kısmını köleler oluşturmaktaydı. Ama imanlarından gelen öyle bir bağlılık vardı ki bu sahabelerde, değil müşrikler, kainat dahi toplansa ve bütün kuvvetleriyle o bir avuç olan sahabelere saldırsa, onlar kaçmak yerine ihlâstan aldıkları güç ve kuvvetle saldıranların üzerine hücum edecekler. Ve bu yüksek ihlâslarından dolayı gök ahalisi olan melekleri dahi ağlattırıp Allah’ın izin vermesiyle gök ordusunu yere indirip kendi saflarına dahil edip küfrü yerle bir edeceklerdir. Bu söylediklerimize en güzel bedir ki gök ordularının bölük bölük kafile kafile nasıl yer ahalisine yardıma koştuğunu bilirsiniz. En güzel örnek hendek savaşında bir avuç toprağın bütün küffarı nasıl kör ettiğini bilirsiniz. Çünkü inananlar ordusu inandığı dava üzerine canını bile ortaya attığı an, bütün mevcudat aşka gelip izn-i İlahi ile yardıma koşar ve bize şu ayeti kerimeyi hatırlatılarak bize şu veciz sözleri söylettirir.

وَ لِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ Zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimane tekvinî emirlerin, âmirane hükümlerin, şâhane kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyet-i mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delalet ederler.

Son asrın adamı Bediüzzaman Hazretlerinin tarihçe-i hayatları da Hz. Muhammed’ten (a.s.m) ders aldığı ve sahabe mesleğini yürütmeye çalıştığı için bu gibi örneklerle doludur. Küfür komitesinin devletin yönetimini eline geçirip idaresi altına aldığı, büyük dünya makamlarının küçük adamlar tarafından ele geçirildiği ve kemalsiz kemallerin meydanda cirit atıp zahiren maddi gücün hepsini elinde bulundurduğu bir zamanda “tevekkeltü Allallah” diyerek hepsine göğüs germesi bütün zulümlere karşı “Hasbunallah veni’mel vekil” demesi bize gösteriyor ki en büyük kuvvet ihlâstadır. Ve en kuvvetliler dahi ihlâslılardır.

İşte o kış aylarında bütün sıkıntı ve cefaya rağmen sırf Allah rızası için hizmet edip ihlâsla ders yapanlar Allah’ın izniyle bu günlerin baharında yeryüzüne yeniden islamın güneşini nasılda doğurdular ve bizi karanlıktan çıkarıp, o küfür komitelerini hem manen hem maddeten nasılda zirü züber ettiler herkesin malumatıdır. Elhamdulillah.

Üçüncü kelimemiz olan en metin bir nokta-i istinad olan ihlâsı ben şu şekilde anladım: İnsanoğlu bir yardım isteyecekse her zaman kendinden güçlü başka birisinden yardım ister. Mesela kavga eden çocuk abisinden yardım ister sırtını ona yaslar. Savaşa giren bir ülke kendine yardım edebilecek başka güçlü bir ülkeye sırtını yaslamak ister. Demek ki insan her zaman kendinden daha güçlü birisine bel bağlayıp ona güvenip her zaman yanına gidip ondan yardım isteyebileceğini bilmek ister. Ama her ne yaparsa yapsın bu kainat içinde mevcudat dairesinde mutlak kaviyi bulamayacaktır. Çünkü kavgaya gelen abinin gücü kendi dengi birisine yeter ikinci birisine yetemez. Güçlü bir ülke kendi dengi olabilecek bir ülkeyle savaşır iki veya üçle değil. Kendi türü içinde dahi gücü tükenen insan, diğer düşmanlara karş, ı ehl-i dalaletin deyimiyle her an arzımıza çarpma ihtimali olan yıldızlara karşı her an bize musallat olup gözle görülmediği halde bizi yataklara atabilecek mikroplara karşı, eğer ism-i Rab ve Cebbar izin verirse bizi ayaklarının altında ezip gafletimize karşı bizi yerle bir edecek olan hayvan taifesine karşı bizi kim koruyacak? Demek ki mutlak kadir mevcut arasında aranmaz. Öyleyse ilah-i kelama ses verip bir bakmalıyız. Ve bunların hepsinin hükmü altında çalıştıran ve bir olan Allah’a sırtımızı dayamalıyız. Çünkü O’nun o ordusunda yıldızlar ve zerreler beraber saf tutar. El pençe divan bir şekilde aynı yerden emir alırlar. Ve bunları unutanlara yek sesle şunları söylerler. Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi halkeylemiş. Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzume-i şemsiyeyi nazmeylemiş. Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, sema gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.

Demek ki her şey tek bir elden çıkıyor ve hepsi birini işaret ediyor. Öyleyse biz dahi önünde el pençe divan bir şekilde durmalı ve namazımızda her şeyin ondan geldiğini her şeyin O’nun mülkü olduğunu O’nun dışında kimsenin tasarruf gücünün olmadığı bilip sesimizin çıktığı yere kadar “iyyake na’budu ve iyyake nestain” demeliyiz.

Şimdi bu kelimemiz ile ilgili bir örnek verelim. Bir sefer dönüşü ordu öğlen dinlenmek için mola verir ve kâinatın güneşi Nur-u Muhammed (a.s.m) ordudan biraz uzakta istirahat eder. Zaten epey süredir O’nu öldürmek için peşinde olan Gavsan adında biri bunu fırsat bilir ve Hz. Muhammed’i (a.s.m) öldürmek için taarruza geçer elinde ki kılıcı Hz. Muhammed’in (a.s.m) boynuna yaslar. Hz. Muhammed (a.s.m) gözünü açınca bakar ki adam tepesinde onu öldürmeye gelmiş. Adam, çevrede ona göre kimse olmadığını bildiği için Kainatın Efendisi Hz. Muhammed’e (a.s.m) sorar şimdi seni benim elimden kim kurtaracak. Hz. Muhammed (a.s.m) hiç endişe ve telaşa mahal vermeyerek “ALLAH” diyince adam şaşkına uğrar ve elindeki kılıcı yere düşürür. Yere düşen kılıcı Hz. Muhammed (a.s.m) alır ve der ki: Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak.

İşte bu olayda adamın unuttuğu bir durum var ki bu durum kainatın meselesidir. Hz. Muhammed’in (a.s.m) canını bile ortaya attığı davanın Rabbi her yerde ve zamanda hazır ve nazırdır. Ve Hz. Muhammed (a.s.m) sırf O’nun rızası için hareket edip koca kâinata yek başıyla meydan okumuştur. Ve bilmiştir ki bütün kainatın Halık’ı O’dur ve her şeye mutlak gücü yeten O’dur. Şimdi böyle gücü bütün güçlerin üzerinde olan Allah, kulunu yarı yolda bırakır mı? Tabi ki hayır. Demek ki "Kimin için Allah var, ona her şey var ve kimin için yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir. "

Üstad’ın bu kelimelerinin ardından birde geçen hafta ki vefa dersiyle de ilişkilendirildiğinde ihlâs çok farklı ve anlamlı bir hale geliyor. Şöyle ki; mesela birisi bize çok ama çok iyilik yapsa ve biz ona desek ki: Ben senin yardımını hiç ama hiç unutmayacağım. Başın sıkıştığında gel. Sonra bir gün gerçekten o bize yardım eden adam yanında birisiyle yanımıza gelse bizden kendi için bir şey istese ve bizde şöyle desek: Tamam yaparım ama senin kadrin ve kıymetin için değil sakın senin için yapıyorum sanma ben senin yaptığın iyiliği çoktan unuttum. Ben bu yapacağım şeyi herkesten daha fazla sevdiğim şu yanındaki kişi için yapacağım desek nasıl bir gaflet içine düşeriz değil mi? Çünkü bir tarafta bize çok büyük yardımları dokunmuş ve bizi çok seven bir zat var diğer tarafta ise ilk defa görüp hiç tanımadığımız, sadece bize yardım eden zat aracılığıyla tanıştığımız biri var ve biz, bize yardım eden o zat için değilde yanındaki tanımadığımız ve belki bize hiç yardımı dokunmayacak dokunsa bile o zat aracılığıyla yardımı dokunacak kişi için yaptığımızı söylüyoruz.

İşte aynen bunun gibi bizi şerr-i mahz olan yokluktan hayr-i mahz olan varlığa çıkaran ve bize hayat nimetini veren ve ondan sonra bizi taife-i insaniyede yaratan ondan sonra iman ve İslam gibi kâinatla dahi değişilmeyecek nimetlerle nimetlendiren ve biz buradakilerin omzuna hususi olarak ihsanından dolayı vazife-i imaniyeyi ve hizmeti Kur’aniyeyi koyan ve bu kainatla bizi alakadar yaratıp bütün kainatı ism-i Rabla terbiye edip ism-i Cebbar’la hizmetimize koşturan zatı bırakıp ve kalu belada verdiğimiz sözü unutup O’nun için değil de O’nun sayesinde tanıştığımız kişiler için kalkıp bir amel işlemek her halde böyle düşünülünce çok acımasızca bir cinayet oluyor. Kainatın şahit olacağı bir vefasızlık oluyor. Allah muhafaza etsin.

İşte benim bu üç kelimede kısaca anladıklarım bunlardır. Geriye kalan diğer kelimelerde de, aynen bu kelimelerde olduğu gibi manalarla vardır. Ancak vaktimiz el vermediği için sadece bunlarla kısıtlamak zorunda kaldım. Artık inşallah diğerlerine siz hususi bir zamanda bakarsınız. Şimdi ikinci başlığımıza bakalım.

Gerçek Nur Talebeleri: “BİZE ALLAH YETER!”

Bir savaş düşünün. Yer gök neferlerle dolu. Yerde iman ve küfür orduları, gökteyse melek ve şeytan orduları karşı karşıya. Melekler yıldızlarla şeytanları recmederken yerde tuhaf oyunlar oynanıyor. Herkesin eli tetikte savaşın başlamasını bekliyor. Her neferin elinde hünerine ve kabiliyetine göre cihazlar ve silahlar var. Ama köşede iman ordusunda öyle bir nefer var ki ona kimsenin idrak edemeği bir silah teslim edilmiş. Teslim edilmiş ki eğer mümin ordusu bozguna uğrarsa o nefer o büyük silahı kullanacak ve savaşın kaderini tayin edecek. İşte o asker ya silahı kullanıp müminleri feraha erdirecek ya da gaflet edip kullanmayacak ve koca bir mü’minun ordusunu helake sürükleyecek. Ve en büyük silah onda olduğu için savaş sonunda en büyük cezayı dahi o görecektir.

Evet, fazla uzağa bakmaya ihtiyaç yoktur. O asker burada ellerinde kalemleriyle oturan ve küfre karşı savaş açan sizler ve inşallah bizleriz. Ellerimize küfrün merkezine atmak için atom bombası mahiyetinde bir silah verilmiş. Ve savaşın en fazla kızıştığı, herkesin silahlarını kullandığı bir zamanda kullanmamız istenilmiş. Eğer kullanıp ve inşallah amel edersek iman-küfür savaşını kazandığımız gibi Allah’ın hidayet ve ihsanıyla çok kişiye de kazandırabiliriz. Şimdi bu başlıkta da gerçekten bu atom bombası etkisi yapan Risale-i Nur’la iştigal eden kişilerin hayatlarında nasıl değişiklikler yaptığına bakacağız

Nur’un müellifi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleriyle başlayalım. Üstad (ra) bütün hayatını insanlardan istiğna etmiş bir halde geçirmiş. İnsanlardan dünya menfaati adına hiçbir şey istememiş ve almamıştır. Sadece ve sadece Allah rızası için çalışıp bütün vaktini ve hayatını bu uğurda feda etmiştir. Hatta bu feda etme durumu öyle bir hal almış ki, bu dünyasını feda ettiği gibi Hz. Ebubekir(ra) misali Allah rızası için müminler rahat edip iman etsinler diye cehennemi bile göze almıştır. Ve bütün zamanlara hitap eden ve manen Kur’an’ın وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَر ayeti kerimesinin yaşantı hali olan şu cümleleri dile getirmiştir. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cem'iyetin, yirmibeş milyon Türk cem'iyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünki vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur” işte büyük Üstad bu sözleriyle gerçekten nasıl bir ihlasa sahip olduğunu ve ne kadar büyük olduğunu kör olanlara dahi göstermiştir. Evet, Üstadın bütün hayatı böyle geçmiştir. Ve Allah için, din günü için doğru bildiği şeyden asla taviz vermemiştir. Onu ölümle tehdit edercesine sende şeriat istemişsin diyen hâkime karşı Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım demiştir ve onu haksız yerde idam etmek isteyen Hurşit’i tir tir titretmiş ve çıkarken Hak uğruna, din uğruna ta Sultanahmet’e gidene kadar yeri ve göğü inletircesine “Zalimler için yaşasın cehennem. Zalimler için yaşasın cehennem” nidalarını onun arkasında yürüyenlerle birlikte dile getirmiştir.

İşte böyle zatlar sadece Allah için yaşar ve Allah için nefes alırlar ve böyle zatlar bilirler ki hak namına gemiler yakılmadıkça fetihler gelmez. Hakka inanıp kabeyi O’na teslim etmedikçe ebabil orduları taşlarla, fil ordusunu bozguna uğratmaz. İşte demek ki ne zaman Allah için, tekrar gemiler yakıldı o zaman fetihler gelir. Ne zaman “tevekkeltü allalah” diyerek her şey ona teslim edilir o zaman yer ve gök ahalisi hepsi birden, Mü’minun saflarına yardıma koşar ve midvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacaktır!" müjdesini hep birlikte gerçekleştirecekler inşallah.

Nur’un saffı evvel talebelerine bakıldığı zaman onlarda Allah için, küfre ve kafire karşı çok sert, imana ve mü’mine karşı ise çok merhametli olmuşlardır. Mesela Mustafa Sungur ağabeyin savunmasından bir parçaya bakalım ve nasıl da haksızlık karşısında aslanlar gibi salonları inlettiğini görelim. İman ve İslâmiyeti en yüksek bir sevgi ve iştiyakla öğreten ve rıza-i İlahîden başka bir hedef ve maksad tanımayan ve bu asırda Kur'anın bir mu'cize-i kübrası ve tefsir-i nuranîsi olduğu kat'î tahakkuk eden Risale-i Nur'u okumak ve yazmak ve onun hakaik-i imaniyeyi ders veren risalelerini mü'min kardeşlerine vermek bir suç ise; ve dinin evamir-i kudsiyesinden olan rabıta-i diniye ve uhuvvet-i İslâmiye ve Allah sevgisi uğrunda iman ve Kur'an yolunda birleşmek gibi mukaddes ve İlahî ve uhrevî kardeşlik bir cem'iyet ise; böyle mübarek bir cem'iyete mensub olmak benim için büyük bir saadettir. Ve her türlü taltif ve nişanların üstünde bir bahtiyarlıktır. Böyle bir saadet ve bahtiyarlığı kazandıran Risale-i Nur'un talebesi olmak gibi büyük bir lütfu, benim gibi bir bîçareye nasîb eden Allah'a hadsiz şükürler olsun. Son sözüm: حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ٭ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ dir.”

Ben Ne Yapmalıyım?

İşte biz dahi Kur’an ve sünnet yolu için bin başı olsa hepsini feda etmeye hazır olan üstadımızın yolunda gitmeye karar vermişsek bazı şeyler yapacağız bunlar:

  • Önce kalben masivayı terk edip “ya baki entel baki. Ya baki entel baki” demeliyiz. Demeliyiz ki sadece gönlümüzde Allah kalsın ve Allah olunca her şeyin dahi olduğu fikri kalbimizde canlı kalsın.
  • Bir şey mi anlatacağız, Allah için anlatıp sonucu Allah’a bırakacağız. Çünkü bizim üzerimizde sadece tebliğin farz olduğunu bileceğiz hidayet ve etkinin Allah’tan geldiğini bileceğiz ki nasıl Celalleddin-i Harzemşah Moğolları bu tarz bir fikirle Allah’ın yardım ve inayetiyle tar u mar etmişse inşallah küfür fikirleri dahi bu ihlaslı hareket karşısında tar u mar olacaklardır ve oluyorlar.
  • İşimizi en kaliteli şekilde yapacağız iş olduğu zaman kendimizi taltif olduğu zaman kardeşimizi öne sürüp اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّٰهِ diyeceğiz. Yani” biz ancak ücretimizi Allah’tan bekler ve ancak O’ndan alırız” diyeceğiz.
  • Diyarbakır’da herkes farklı istikamete mi gidiyor? Biz tek mi kalmışız? Herkes bize sırtını dönüp yalnız mı bırakıyor? Yılmayacağız, direneceğiz, sabredeceğiz ve hem kendi nefsimize hem de kardeşlerimize اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ deyip yalnız olmadığımızı Allah’ın bizle olduğunu bileceğiz. Ve Allah için, çıktığımız bu yol için Allah’a güvenip: ٭ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ diyeceğiz. Ve Hz. Osman (ra) gibi onlara karşı bize Allah yeter mealine gelen فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُ ayetini okuyup korkmadan her şeye göğüs gereceğiz.
  • Dışarıdaki küfür ordusuna ve küfre hademelik yapanların sayısına bakıp ye’se düşmeden önce كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ayetini hatırlayıp Allah için olan hiçbir şeyin yok olmadığını, zahiren yok olmuş gibi görünse de var olduklarını bilip bu doğrultuda inşallah amelimiz Allah rızası içinse arkamızda baş imam olarak Hz. Muhammed(a. s. m) ve onun arkasında peygamberler ordusunu göreceğiz. Hz. Hamza (ra) önlerinde olmak üzere Hz. Hüseyin (ra) Hz. Hasan (ra) Hz. Musab ve ashabı bedir, uhud gibi şüheda ordusunun kılıçlarını ellerine alarak saflarımıza koştuklarını, Şah-ı Geylani, İmam Rabbani, Şah-ı Nakşebendi ve İmam Gazali rahmetulllah aleyhüm gibi zatların hala bize dua ettiklerini ve diğer evliyaların da onların arkasında amin dediklerini, yer ve gök ahalisinin bu dualara ağlaya ağlaya amin dediklerini görüp aşka ve şevke gelmeliyiz.
  • Ve şeytan bize vesvese verip: Her şey bitti görmüyor musun memleketin halini? Yaptıklarınız bir şey ifade etmiyor artık. Sizde yenildiniz bak, dediği vakit mağarada yakalanmalarına ramak kala Hz. Muhammed’in (a.s.m) Hz. Ebubekir’e (ra) söylediği لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللّهَ مَعَنَا “Korkma, hüzünlenme, ye’se düşme Allah bizimle” ayetini birbirimize okuyup sürekli olarak birbirimize destek olacağız ve Hakk geldiği zaman batılın yok olmaya mahkum olduğunu bileceğiz.
  • Bize cehennem içinde cenneti yaşatan Allah’a hamd olsun. Uzun lafın kısası bu iman küfür savaşının en şiddetli olduğu helaket ve felaket asrında hem dünyada hem ahrette ayakta ve dimdik kalmanın tek bir çaresi vardır ki o da : Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. "Lillah, livechillah, lieclillah" rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.
  • رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَۚا
  • سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

HABERE YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.