1. YAZARLAR

  2. Mehmet KAZAR

  3. Gayb kapısının ardındaki hakikatleri anlamak ve anlatmak
Mehmet KAZAR

Mehmet KAZAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Gayb kapısının ardındaki hakikatleri anlamak ve anlatmak

A+A-

Zamanla her şey değişti, eskiden bilgin insanların söylediklerine itimat edilirdi, ama devir öyle değişti ki, artık insanlar bir şeylere inanmak için kesin ve somut delillere ihtiyaç duymaya başladı. Çünkü zaman gaflet zamanı, etrafta insanı gaflet hayatına sürükleyecek çokça unsurlar mevcuttur.  Çoğu İnsan gafletin karanlık perdesini üstüne çekmiş ve üstü açılmasın diye adeta sıkıca tutuyor gibi. Bunların başında yaratılış gayesini bilmeme gafleti geliyor. Sonra dünya ile oyalanma gafleti, ölümü aklına getirmeme gafleti, zevk ve sefaya dalma gafleti, sadece kendini düşünme gafleti, anlık zevklerin peşinden koşma gafleti, güzel ahlakı unutma gafleti ve en önemlisi imandan habersiz Allah (c.c.) ve Peygamberi (a.s.v) unutma gafleti ile gaflet karanlığı devam edip gidiyor. Evet, gaflet karanlığına dalmış insanların hakikat aydınlığına çıkması ve yaşaması zor. Neden mi? Çünkü başta her anının imtihan olduğunu bilecek, emir ve yasaklara uyması gerekecek, ölümü hatırdan çıkarmayacak, hesap verme sorumluluğunu taşıyacaktır. Gaflete dalmış ve aydınlığa çıkmak istemeyen insanlar için böyle bir hayat zor olsa gerek. Oysaki imanın güzelliklerini tüm hücreleri ile tadanlar için böyle bir zorluk söz konusu değildir. Çünkü onlar bilirler ki, dünyada imtihan ediliyorlar. Bilirler ki İmtihan Sahibi çok şefkatli ve çok merhametlidir. Bilirler ki, ebedi dünya burası değil, zevk ve sefa içinde yaşama yeri burası değildir. Bilirler ki bir mahkeme-i kübra ve ebedi bir âlem var ve yine bilirler ki bu hayat ebedi hayatı kazanmak için verilmiş bir sermayedir. Üstad ne güzel söylüyor: “Ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor.”  (Lem’alar 1. Deva)

İmanın güzelliklerini ve gayb kapısının ardındaki hakikatleri anlatmak, insanları gaflet karanlığından çıkarmaya çalışmak her müslümanın vazifesi olmalı. Çünkü bir insanı kurtarmak bütün insanları kurtarmak gibi olduğunu dinimiz bizlere öğütler. Asr suresinde “...kurtuluşa erenler birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerdir…” ayeti de bu hakikate açıkça ışık tutmaktadır. Bir insanı iman ile uyandırıp kendine getirmek sanırım hakkı anlatmanın büyük derecelerinden olsa gerek. Böyle bir vazifeyi yüklenmeden önce gidilecek yol ve metotları çok iyi öğrenip ona göre hareket etmek gerekir. Bize düşen vazife yukarıda da ifade ettiğim gibi dünya uykusuna dalmış ve gafletin kollarına kendini bırakmış insanları, öncelikle bu uykularından ve gafletlerinden uyandırmaktır. Mesela, sokakta gelip geçenlere bir kapı gösterseniz; “Gelin bu kapının ardında dert yok, sıkıntı yok, keder yok, acı yok, mutluluk var, ebedi saadet var güzellikler var.” Deseniz, gelip geçenler ya size bakıp geçecek, ya umursamayacak yâda dünya uykusuna ve gafletine devam edeceklerdir. Önemli olan kapının ardında olan hakikatleri sağlam delillere dayandırarak onları inandırma yollarına sevk etmektir. Bu sebeple tüm bu saydıklarıma öyle sağlam delillerle yaklaşmamız gerekir ki muhatabımız iman-i hakikat dersini alıp tüm kalbi duygularıyla ve tüm zerreleriyle hakikate sarılsın. Kur’anın iman hakikatlerini akılda şüphe bırakmayacak şekilde anlatan Risale-i Nur eserleri bu konuda çağımızın müracaat etmesi gereken en önemli eserlerdendir. Evet, ahiret, ebedi âlem, cennet ve cehennem gayb kapısının ardındadır ve bu eserler akılda şüpheye yer bırakmayacak şekilde çok veciz ifadelerle gayb kapısının ardındakilerini anlatmaktadır. Çünkü her mü’min gayba iman eder. “Onlar -o muttakiler- gayba iman ederler” (Bakara Sûresi, 2/3)

Unutmamak lazım ki, İman hakikatlerini anlatırken, insanları bir defada iman ile buluşturmayı beklemek hata olur. Güneş bile doğarken bir defada doğmaz, önce ufukta aydınlığı belirir sonra turuncu ve sarı renkleri ile gülümser ve sonra doğup aydınlık yüzünü bizlere gösterir. Bu misal gibi, iman hakikatlerini insanlara anlatırken öncelikle doğru ufku göstermek gerekir, sonrada ufuktaki güzellikleri anlatmak… Bu aşamadan sonra imana susamış bir gönül, iman güneşinin doğmasını hasretle bekleyecektir. Çünkü gönüller hep imana susamıştır ve çoğu zaman, böyle kimseler bu susamışlığın farkında değillerdir.

Mesela; karanlıkta kalmış bir insanın gözüne kuvvetli bir ışık verilse gözünü kapayıp yine karanlığa kaçar. Hâlbuki ilk etapta bir mum ışığı kadar ışık gösterilse yavaşça etrafını görecek ve kaçmayacaktır. İman hizmetini anlatmakta bu örneğe benzer; karanlıkta kalmış ruhlara ilk etapta iman nurunun küçük parıltıları gösterilmeli. İman nurunun küçük parıltıları ile hayatı idrak etmeye başlayan karanlıkta kalmış ruhlar, gün gelir tahkiki iman ile buluşurlar. Evet, insanlara iman nurunu göstermek, anlatmak sabır gerektiren bir vazifedir. Çünkü iman hakikatlerini bilmeyenlere anlatmak kolay değil, küçük bir yanlış bile muhatabımızı bizden uzaklaştırabilir. İman hizmeti adına yapabileceğimiz vazifeleri usulünü bilerek yapmalıyız ki, insanları imandan uzaklaştırmış olmayalım. Peygamber Efendimizin (a.s.m) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” hadisi de bu hakikate ışık tutar niteliktedir. Öncelikle iman hizmetini anlatma yolunda rıza-i ilahiyi gözetmek hedefe varmada büyük bir önem taşıdığını unutmayalım.  Bu yolda imtihanın zorlukları ile karşılaşılabilir, şeytan asırların tecrübesini kullanarak iman hakikatlerini anlatmaktan vazgeçtirmek ve vazifeden soğutmak için her türlü oyunu oynayabilir. Bu yolda amaç, tabiri yerinde ise insanları gül ile gül bahçeleri ile buluşturmayı hedeflemektir. Evet, iman hakikatlerini anlatan her mü’min adeta gül dağıtır gibi vazifesini yapmakla meşgul olmalıdır. Sinir, öfke, kızgınlık, kaba davranış kesinlikle olmamalı, çünkü anlattığı iman hakikatleridir. Hiç gül görmeyenler gülün nasıl bir şey olduğunu bilmedikleri gibi, dikenlerini görse “acaba elime batar mı, bir yerimi acıtır mı, bana zararı dokunur mu” gibi şüphelerle güle yabancı durur ve gülü koklamaktan uzak kalır. Evet, gülü görmeyen, göremeyen gider dikenine takılır, iman hakikatini anlatan mü’minlere düşen vazife, gülün ne olduğunu anlatmak, gülü göstermek ve gülü koklatmaktır. Çünkü islamın güzelliği kusursuzdur. İslam ve iman hakikatleri ile gül olmaya çalışmalıyız. Gül olan gül kokar. Herkes kendi gönül aynasını yansıtır, bizim gönül aynamız gül bahçesi ise, gül kokar ve gül yansıtırız.

Birde öyle insanlar vardır ki hakikat-i imaniye dersleri ne kadar anlatılsa kulağını kapayıp kaçar anlamak istemez. Örneğin, çorak topraklar vardır bilirsiniz, ne kadar yağmur yağsa da üstüne fayda etmez, üzerinde bitkiler filizlenmez. Çorak toprak misali gibi, çoraklaşmış, katılaşmış kalpler vardır ki, Kur’an yağmuru ne kadar yağsa da üzerine, nasibini almaz ve iman tohumu filizlenmez.

Hâsılı kelam; İman güllerinin tohumlarını insanların kalbine atmak isteyenler bu yoldaki dikenlere katlanmalı. Çünkü dikenli yolların sonunda gül bahçesi vardır, tıpkı güle giden dalların dikenli olması gibi. Önce gül olmak, gül kokmak ve gül dağıtan olmak lazım. O vakit, yoldaki dikenler bile gül olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum