1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Feraceli kadının dünyası
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Feraceli kadının dünyası

A+A-

Modernizm Yazıları

Âdemoğlunun biricik ümmet olduğu halde sonradan anlaşmazlığa düştüğü zamanlardan, Nuh Nebi'nin manevî saltanatını yaşadığımız günlerden beridir kurumsallaşmış bir şirk endüstrisi ile genelde vahşet sahralarında ve tozlu kitap raflarında gezinmiş ateizm hep var olageldiler. Haz. İdris ışıktan bir cisim olarak insanlara hikmeti anlattı. Kendisine hikmet öğretilenle (1) Musa ve Süleyman aleyhimüsselâm… Muhammed-i Arabî salavât'ullâhi aleyhe kadar âyet, hadis ve hurâfe karışımı bir kitaptan başka aydınlığına sığınabileceğimiz bir kandilimiz yoktu. Ne gururlarından ve zengin kabirlerinden başka bir şey kalmamış Mısırlıların Osiris Destanı ne de Gılgamış ve Zaloğlu Rüstem'in hikâyâtı yetmiyordu. Upanişatlar, Vedâlar, Bhagad Gita, Hezeikel… İsa'dan (as) dört asır evvel açan çiçekler kısa bir nefis muhasebesinden öteye gidemediler. Feyizlerini hâlâ saçabilen Konfüçyüs ve Buda tahtlarını peygamber soluğu taşıyan kelimelerine borçlular.

"Sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?" diye sual eden İbrahim Peygamber'e karşı "Atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" cevabını serdeden rûh-u habîs, aynı tavrı Muhammed Nebi’ye de gösterecektir. Kalplerimizin iyice köreldiği zamanlarda Kur'an ile muharebeye soyunabilecekler “Yahudilik, Sâibe Hıristiyanlık, Mecusîlik, Brahmanizm, Manihaizm ve Felsefe”ydi (2).

Maniheistler, İslam Toplumunda düşman (yani öteki) olarak görülmektedirler. Kitaplar Savaşı olarak isimlendirilen kültürler savaşının yaşandığı bir devirde, güzel kâğıtlar üzerine parlak siyah mürekkeple yazılmış maniheist kitaplar; dört asırdan beridir dinî hayatın hâkim umdelerinden biri konumundadırlar. Mani, kendisinin İsa'dan sonra gelecek olan Faraklit (yani çok öğülmüş, muhammed) olduğunu iddia etmektedir. İbn-i Mukaffa ve diğerleri O'nun kitaplarını Farsça'dan Arapça'ya tercüme etmekle gerginliği arttıracaklardır. Maniheistlerin Mecûsîlere benzeyen görüşlerinden birisi, yani "âlem nur ve zûlmetten oluşmuştur" olan inançları İslam Dini'nin iki esasını, yaratıcının birliği ve yokluktan yaratılma hususlarını zedelemekteydi. Mûtezîle bunlarla tartışmaya giren ilk gurup oldu. Manihaizm "dünyada zühde sarılmak tanrıyla iletişim kurmanın tek yoludur" diyorken peygamberlere ihtiyacın olmadığını da îmâ ediyordu. Bu din ileride Farabî gibi bir kısım İşrâk Felsefesi'ni temellendirecek olan müslüman filozofları da etkileyecekti.

Metafizik düşünceleri Aristoteles ile örtüşen Sabiîler yıldızları tâzim ediyorlar ve gezegenlere tapıyorlardı. Allah'ı (cc) aktif sıfatlarla değil pasif sıfatlarla tarif ediyorlardı. O görmez, duymaz, zulmetmez, haksızlıkta bulunmazdı. Evreni idare eden feleklerdi. Ancak ve ancak cevherleri, fiilleri ve hâlleri kutsanmış rûhâniler bizi tanrıya ulaştırabilecek güce sahiptiler. Biz kendi kendimize arınmayı başarabilirdik; bizim ile kendilerine vahiy geldiğini iddia edenler aynı konumdaydılar. Hermes'e izâfe edilen Hermetizm, Sabiî Dini'nin en önemli kısmını oluşturmaktaydı. Fakat bizi, ehl-i kalb olan ehl-i islam insanları ne Mecûsîler'in ateşi kutsayışları, ne Sabiîler'in feleklere tapmaları ne de Hermetizm'in dogmaları “Felsefe” (3) kadar etkileyemedi. Felsefe bizzat aklı esas tutup kalb, sır ve hafâ gibi insana ait olan husûsiyetleri reddeden tarafıyla, âşkın olanı temel kabul eden din unsuruna olumsuz bir tavır almış oluyordu.

Mezopotamya'nın verimli topraklarından başlayıp Endülüs Üniversiteleri'ne kadar olan devâsa coğrafyada şen ve şakrak bir kuşak "Allah iki doğunun ve iki Batının sahibidir"i okuyarak, yitik malları saydıkları hikmeti aramaktaydılar. Kader ve Hürriyet milel-i sâire ile (Hıristiyanlar ve Yahudilerle) girişilen ilk felsefî konulardı. Yazıyla değil hitâbetle iletişim kurulan bir dönemdi. Nevzuhûr bir din, henüz dindarlıklarını kaybetmemiş Hind, İran ve Bâbil ile saygıya dayanan bir mülâkiyet kurabilirdi. Yunan Felsefesinin ve Kilise dogmatizminin bu yeni dine hâkimiyetlerini bozabilecek bir bilge olarak bakmaya başladıkları zamandan beridir dünyamız çalkantılar içinde yüzüyor. Bâkir bir coğrafyadan çıkan çöl bedevîlerinin tanrıların oğullarına filozofi öğretmeye kalkışmaları da neyin nesiydi! Eğer Kur'an yazılı bir metin haline sokulmasaydı O'nu da seleflerinin yanına yollayabilirlerdi. Fakat kitâbî olmak o zamanların desâtirinden olmadığından bil mecburiye marazî bir kıskançlığa düşmüşlerdi.

Dilini el üstünde tutan bir cemiyete karşı, Kur'an "Arapçayı bozmak"la suçlanacaktı. Son ilâhî mesaj Kureyş için şâz konuşan (kural dışı) bir kitaptı. Hitâbet ve Şiirin şâhikalarında gezenler, Kur'an'ın söyleyişi karşısında kelimelerle cihâd edemediklerinden kılıçlarına başvurmak zorunda kalacaktırlar. Vaftizci Yahyâ'nın söylediklerinden de pek çoğunun haberi yoktu. Bal ve Çekirge yiyerek hayatını sürdüren Yahyâ da, Meryem oğlu İsa da (as) aynı beşâreti söylemişlerdi: "Tövbe edin, göklerin egemenliği yaklaştı " (4).

Nasıl Yunan medeniyeti için Felsefe Medeniyeti ve çağdaş Avrupa için Bilim ve Teknoloji medeniyeti denilebilirse, İslam Medeniyeti için de Hukuk (yani fıkıh) Medeniyeti denilebilir. İlk iki asırda fıkıh pratik hayatla ilgili her konuya temas ediyorken; sonraki zamanlarda vâkıadan sıyrılan ve teoriler zeminine saplanan bir çözülmeye uğrayacaktır. Artık olayları "var sayıyor", sonra da "çözümlemeler"e girişiyorduk. Zâhir ve Bâtın ilimlerinin revâcı vardı. Örtülerine bürünmüş sufîler sırtlarına kıldan hırka geçiriyorlar; bize bâtnımızdan neşideler söylüyorlardı. “Allah ve Rasûlü daha iyisini bilir„ diyebilen Sahabe-i Kirâm'ın hassasiyetini kaybetmiş, tevilin (5) yumuşak ve kaypak zeminine ayak basmıştık. Eski Miras'ın kalıntıları, İsrâiliyât'ın (6) irfânımızda açtığı menfezlerden içerimize sızmakta;. Haşviyye, Mücessime, Müşebbihe gibi, eski bâtıl dinlerden beslenen mezhep artıkları mecâzın estetiğine değil nifâka bakan yüzünü duvarlarımıza nakşetmekteydiler.

Şaşaa ve hezimet...

İslam tarihini bir Arap Tarihi olarak gören Oryantalistlere göre gerileme milâdi 660'da Haz. Ali'nin şehadeti ile başlayıp Moğolların Bağdat'ı yağmalamalarına dek devam eder. Ondan sonrası hüzün ve çöküş yıllarıdır. Hâlbuki Emevîler’le hânedânlık haline dönüşen siyâset atmosferi. Arapların aksiyon hayatından çekilişinden sonra da Safevîler ve Osmanlılar gibi büyük devletler çıkarabilmiştir. Muhammed Gori'nin Delhi'yi ele geçirmesiyle Bağdat Şehri’nin yağmalanması aynı zamana denk düşer. Müslümanlar Konstantinin Şehri’ni 1453'te alırlarken, Gırnata'yı kırk yıl sonra kaybedeceklerdir.

Bir dua tavrıyla yaşayan Ebûbekir ile muzaffer kumandanını âdi bir nefer konumuna getirebilen Ömer'den (r.anhüm) sonra, cesedi üç gün boyunca gömülmeden ortada kalan şefkat âbidesi Osman (ra) yirmi beş yılda gelinilen noktayı anlatır. Hâricîler tarafından Hakem Olayı'ndan sonra tekfir edilen Haz. Ali'yi izleyen ısırıcı bir saltanat… Emevî halifelerinin mezarlarını yerle bir eden Abbâsî zihniyeti, Binbir Gece Masalları'nın hükümdarı Harun Reşid'i çıkartabilmişti. İslam Medeniyeti’ni Avrupalılara takdîm eden Endülüs Emevîleri ileride İngiliz üniversitelerince üstâd-ı mânevi olarak saygı göreceklerine herhalde inanamazlardı. Tâberî, İmam Hânbeli, El-Birûnî, Fârabî, İmam Mâlik, İbn-i Sinâ, El-Mesûdî, Ebûbekri Râzî, Gazalî, İbn-i Hazm, İran Şiilerinin milliyetçiliklerini edebî bir temele oturtan Firdevsî, İbn-i Teymiyye… Günümüze dek sürecek olan tartışmaların odağında hep bu yıldız insanlar bulunacaktırlar. Walter Scot'a ilham kaynağı olacak olan Selahâddin, haçlı zihniyetinin tarihî deviniminde Avrupalılar için acı bir hatıra Müslümanlar içinse bir ufuk-şahsiyet olarak belirir. 800'lü yılların tarihçemize hediye ettiği mühim bir husus da mehdîlik hareketleridir. Bunlar Büyük Mehdi’yi ortaya çıkaramayacaklar; ama asırlar boyu sürecek olan bir olgunlaşmanın spermlerini içtimâi hayatımıza karıştırdılar (7).

Hz. Osman ve Hz. Ali'nin hilâfetleri konusundaki tartışmalar İmamet sorununu önümüze koymuştur. Biât mı olmalıydı, Vasiyet'le mi hareket edecektik? Politikanın çirkin yüzü kendisine nazar edenleri çarpılmışa döndüren bir mâh-ı şer şeklinde önce Hâricîleri sonra Mürcie ve Şiîleri büyüleyecekti. Siyâset kokan bir atmosfere ilmî bir nesîm-i bahar üfleyen Mûtezîle (8), kargaşadan entelektüalizme, bir tür epistemolojiye geçişi sağladılar (9). Bir ganimet taksimi sırasında peygamberine "Adaletli davran ya Muhammed!" diye çıkışan bedevî zihniyetinin dünyamızda böylesi bir hercümerce sebep olacağını kim tahmin edebilirdi?

İki büyük mezhep iki büyük devlete altyapı olabilecek reflekslere sahip olduklarından günümüze kadar varlıklarını hissettiren bir şekilde hayatlarını sürdürebildi. Şah İsmail Şiilik’i Safevî Devleti'nin odağına yerleştirdi; Osmanoğulları Sünnî geleneğin takipçileri oldular. 18. yüzyıla gelindiğinde Şii âlimlerin siyâsetteki ağırlıkları artacak; kendilerini milliyetçi bir tavırla Perslerin torunları olarak tanımlayan yöneticilerle, küresel bir İslâmî anlayışa göz kırpan ulemâ arasında ortaya çıkan gerilim 300 yıl sonra İran İslam Devrimi'ni doğuran boyutlara varacaktır. Moğol gelenekleri ve Hindû atmosferi içinde hayat sürmüş olan Veliyyûllah Dihlevî, Hindistan’daki değişimin odak noktası oldu denilebilir. Hüccet'ullâh il Bâliğa'yı Farsça değil de Arapça kaleme almakla Müslüman halkın tahsinini ulemânın tenkidini kazanacak; Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî'nin mânevî saltanatı da masallar ülkesinin hamuruna katılmış bir gül-ü reyhan olacaktır.
Vatansızların dünyası

Yehova'nın oğulları hayat-ı ilmiyye-yi insaniyeye ancak Tevrat'ın Yunanca'ya çevrilmesiyle girebildiler. Filon, Musevîliği Felsefeye karşı savunan bir Yahudi olmakla sahramıza dâhil oldu. O, Tevrat'ın sembolik tevillere dayalı bir tefsirini yapmış; bunu yaparken Yahudilik ile Yunan Felsefesi'nin arasını bulmaya çabalamıştı. Amonius Sakkas "Eflatun Yunanca konuşan bir Musa'dır" demekle, Yahudilerin o bilinen her şeyi kendilerine mâl etme histerilerine tercüman oldu. I. Batlamyus’un, büyük imparator İskender'in anısına kurdurduğu İskenderiyye Müzesi'nde Plotin'in hocalığını da yapmış; Eflatun Felsefesi üzerine dersler vermişti. Sonra asırlar sürecek bir inzivaya kapanış. Cebirsel dünyaya sırtını dönen ve simya gibi büyüsel bir derinliğe dalan Benîisrail, ancak İslam'ın şarkılarıyla irkilebilecekti. İbn-i Yusuf El-Feyyumi, İbn-i Meymun, Jehûda Hal-Levi, İbn-i Cabriol... Bir ekol oluşturamadan sahneden tekrar çekilen insanlar (10).

Hazret-i İsa'nın (as) zamanında Sâdukîler (11) Nihilizm ve Pozitivizmin kaba bir versiyonunu resmekteydiler. Ferisîler Yahudi inatçılığının simgesi durumundaydılar (12). Golgot Dağı'nın eteğinde İsa Peygamber zannettikleri Yahûda İskaryot'u çarmıha gerdiler. Zillet ve meskenet damgasını yemiş; oturacak bir evi, yaşayacak bir yurdu olmayan bu ümmet 18.Asır Felsefe Devrimiyle tekrar gün yüzüne çıkacaklar; Materyalizm, Komünizm, Pozitivizm gibi hayatımızı derinden sarsan felsefî akımların fikir babaları olacaklardır. Montesquieu, Voltaire, Diderot, d'Alembert, Turgot, Spinoza, Rousseau, Darwin, Condorcet, Engels, Marks, Durkheim… Kargaşayı fitneye dönüştüren bu insanlar, âhir zamanda geleceği söylenen Deccâlin en önemli kuvvetinin Yahudiler olacağını ihbar eden hadislerin mûcizekârlığını ispat ettiler. Evetimizin evet, hayırımızın hayır olduğu zamanlardan, bulanık, karışık ve çalkantılı bir döneme merhaba derken İskaryot'un çarmıhta mırıldandıkları gün yüzüne çıkmaktadır: « Elî Elî! Lemâ Şevaktanî ? » (13).

DİPNOTLAR:
(1)Kur'an, Lokman-12
(2)Şehristânî, El-Milel ve'n Nihâl,c.I,sh.12-13.
(3)Bilgelik sevgisi. Veya hikmet arayışı. Konusu 'nihâi ve en yüksek şeyler ile genel olarak varlık, bir bütün olarak kâinâtın kendisi ya da insanın eylemleri, yaşam ve kader, hayatın kaynağı gibi hususlardır. Duyuları kullanmaktan içtinâb ederek, düşünceye, refleksiyona ve akla dayanarak, a priori bir araştırmayı esas maksat kabul eder.
(4)İncil, Matta, blm: 4-17
(5)Sözü çevirme, söze alışılandan ve görünenden ayrı bir mânâ verme
(6)İsrâiliyât: Özellikle Musevî din adamlarının Tevrat'ta yazdıkları ve sonradan gerek İslam'a gerekse Hristiyanlığa sokulmuş hurâfeleri anlatan bir terimdir.
(7)İslam'ın Keşfi, İz yy. İstanbul 1994.
(8)Mûtezîle: Kaderi inkâr edip "kul, fiillerinin yaratıcısıdır" diyen ve Allah'ın sıfatlarını kadîm saymakta Ehl-i Sünnet'ten ayrılan; Vâsıl Bin Atâ yolunda olan kimselerdir ki Kaderiyye de denilir.
(9)Din-FelsefeVahy-Akıl ilişkisi, sh.92-93
(10)age. sh 320-322
(11)Sadukiler: Akılcılığı savunan, eski semavi kitaplardan sadece Hz. Musa'ya indirilenlere inanan; ölümden sonra dirilişe, cennet ve cehenneme, cin ve meleklere inanmayan bir yahudi mezhebi.
(12)Ferisiler : Eski çağlarda Yahudiler arasında çok biçimci ve tutucu bir mezhep. Bunları sahabeler zamanında zuhur eden Hariciler'e benzetebiliriz.
(13)Tanrım, tanrım! Beni neden bıraktın?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.