1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Felsefe Tarihi
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Felsefe Tarihi

A+A-

Felsefe tarihi alemi, alemi yaratanı, nesneleri, olayları insanın penceresinden izah eden düşünen insanların tarihi. Ben ferdiliğin temeli olan düşünen özne. Bilginin hem öznesi hem de nesnesi. Descartes beni felsefenin çıkış noktasına, en temele yerleştirmiştir. Psikanalizimde ben farklı tarif edilir, davranışlara yansıması da böylece farklılık arzeder. Ben ile benlik aynı şeyler değil. Felsefecilerin ben-benlik hakkındaki fikirleri farklılık gösteriyor. Bunları eleştirelebir sıralamaya koymak gerekir, bu başlı başına bir iş.

Psikolojide, felsefede, psikanalizde, benin tarifleri farklılık gösteriyorsa da genel anlamda insanın düşünen ve üreten ünitesi, onu etrafına ve kainata bağlayan bütün ruhsal ünitelerin başı diyilebilir. Kant’a göre ben düşünüyorum ilişkisi içinde sunumları bir araya getiren ya da bütünleştiren bir işlevdir.

Bediüzzaman’ın ben ene konusundaki fikirlerine bakınca onun benin düşünce veya felsefe bilim tarihindeki yerini iyi etüd ettiğini münakaşaların ne olduğunu kendisinin ne demesi gerektiğini görüyor insan. Bütün bu büyük filozoflardan farklı bir ene ortayakoymuş, onu tarifden önce onu bir problem olarak almış. Ruso ben üzerinde kurumların tesirini anlatır. “Güçlü toplumsal kurumlar insanın doğasını bozmayı iyi bilen kurumlardır, onun mutlak varoluşunu atıp yerine göreli bir varoluş vemeyi beni ortak birliğe götürmeyi iyi bilen kurumlardır.”

Bediüzzaman bu benlik üzerinde ne tür ameliye yapmak istemiştir. Onu deforme edip yanlış bakış açıları altında ezmek ve kaosa itmek midir?Hayır onun yaptığı bu deformasyona uğrayan benliği sağlıklı düşünceye getirmektir. Kur’an’da, felsefe tarihinde, psikolojide veona bağlı ilimlerde benlik üzerinde büyük bir yük olduğu görülmektedir. Tabiatındaki yük ile, dışarıdan ona yüklenmeye çalışılan yükler ikisi arasında bir yol bulmak durumunda olan enenin benliğin işi zordur.

İnsan başka bir iradenin yarattığı olunca elbette onun kendini idareedecek ve kainat ve Allah ile olan münasebetlerini idare edecek bir alete ihtiyacı vardır, bu benliktir. Bediüzzaman insanın herşeyiyle emanet olduğunu bir yönünün ene benlik olduğunu söyler. Bediüzzaman’ın tefekkür boyutu kimsenin anlayacağı bir düzeyde değil, ubudiyeti, dava adamlığı daha sayısız özelliğini bu vücutta imtizac ettirmesi karşısında Tahir Abi; Sungur Abi, Bayram Abi, Hüsnü Bayram Abi, Abdullah Abi, Badıllı Abi başları önlerinde elleri yarı bağlı önlerinde onun azameti ruhiyesi karşısında yapacakları o taübbüdü duruşlarıdır, bilmem bu kelime caiz midir? Hz Peygamber, Hz Ömer, Hz Ebubekir, üzerlerindeki emanetin ağırlığından tahkiye türü bahsetmişler, bir gün Hz Ömer yürükken ayakları ile tozları kaldırır, Ebuzer onu görür, “ne haldir ya Ömer” der, onun anlattığı olay üzerindeki emanetin ağırlığına tahammülde gösterdiği zorluktur.

Benim emanet sıkıntım, Türk edebiyatını çözümleyip anlatmak, bir de Risaleleri şerhetmek. İkisi de zevkli şey. Ziya Paşa şöyle diyor.

Şu kargah-ı sun aceb dershanedür
Her nakş bir kitab-ı ledünden nişanedir     

Koca bir kainat telakkisini iki mısraya yüklemiş Ziya Paşa hemşerim tam paşa sözü. Erzurum’da paşa kelimesi bir asalet ifadesidir, Rüveyde Paşa, Hatice Paşa gibi.

Bediüzzaman felsefe tarihini ene, yani benin penceresinden okumuş, eleştirel bir felsefe tarihi yazmış. Ama onun yazdığı bu tarihteki dolaylı anlatımı, apocaliptik mukayese unsurunu esas alması, ironi çizgisini anlamak iyi felsefe tarihi bilmekle mümkündür. Önce pencereyi anlatmak gereği duymuş çünkü pencere olmayınca nereye bakmak ne düşünmek mümkün değil. Doğrusu da bu ya, düşünce tarihinin bütün meseleleri ene yani benin bakış açısından ortaya çıkmış bütün menfi ve müsbet, yapıcı ve yıkıcı, tahribkar ve tamir nitelikli düşünceler insan beninin mahsülü.

Felsefe tarihi iyi ile kötü, doğru ile yanlışın mücadelesi. Bu ikili yönünü Bediüzzaman anlatır “Ene zaman-ı ademden şimdiye kadar alem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.” Pencerenin kalitesi görmenin kıymetini ortaya çıkarır. Felsefe tarihinde iki önemli silsile var biri idealist diğeri de materyalist, Bediüzzaman bunlara maddiyyun diyor ve eleştiriyor onları. İnkarcı ekol ta milattan önceden beri dal budak salmış, diğeri de aynı şekilde dal budak salmış günümüze kadar. Biri zakkum ağacı diğeri de tuba ağacı. Bediüzzaman çekirdekten ağaca yani Hz Adem’den beri gelen bu iki tarihi akışı çekirdekten ağaca biliyor. Böyle bir örnekle anlatıyor. Bu iki silsilenin izahı kitaplar doldurur. Zakkumun meyveleri insanlığı zehirlemiş, Milattan önce Demokritos zerrenin mutlak güç olduğunu izah etmiş, aradan iki bin yıla yakın zaman geçmiş o ağacın muzır meyvesini Marks tez olarak almış ve işlemiş.

Niçe, Schopenhavr, bir oranda Hegel, daha niceleri bu zakkumun meyveleri, onlar zakkum ağacını sulamış meyveleri ile insanları şaşırtmışlar. Bir deha koca felsefe tarihini bir cümlede özetlemiş. Bediüzzaman geldi gitti, varisleri sonbahar rüzgarı ile, biz de yazdan sonbaharın ilk günlerini yaşıyoruz, Risale-i Nur taalluk ettiği ilim ve sanat alanlarında yok. Böyle bir felsefe tarihi eleştirisi hiçbir yerde yok. Bediüzzaman “En dindar filozof bile bu ene ben risalesini on iki saatte yazamaz” diyor özetleme büyük bir melekedir. Konunun bütün efradına hakim olamayan bir insan o bahsi özetleyemez.

Bir eser ortaya çıkmadan önce tasarım safhasındadır. Selimiye büyük ve sanatlı bir camidir, o ilk defa Sinan’ın zihninde ortaya çıktı, o gün güzeli bulmuştu ünlü mimar. Daha sonra şekillendirdi ve şahaser ortaya çıktı. Otuz Beş yıldır filozoflara vuruyorum diyen Bediüzzaman felsefeyi kritize etmiş ve gözden geçirmiş, böyle mücmel bir felsefe tarihi yazmak istemiş, ama onu nasıl anlatmalıyım diye düşündüğü kesin, sonunda onu benlik denilen birçok ilmi kendisi ile meşgul etmiş olan bir manevi uzviyet ile onun penceresinden ifade etmek istemesi başlıbaşına büyük bir tasarım harikası ve biçimlendirme olayı.

İnsan bir tarafta Allah öbür tarafta alem olan iki seyir ve düşünce alanını çözmek ve anlamakla görevli olarak dünyaya gelmiştir. Onun bütün zahiri görünen ve batıni kapasitesi bu iki müşkül meseleyi anlayacak şekilde yaratılmıştır. Bahsin esas cümlesi şudur” Ene künuz-ı mahfiye olan esma-i İlahiye’nin anahtarı olduğu gibi, kainatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-ı müşkülküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene mahiyetinin bilinmesi ile o garip muamma, o acip tılsım olan ene açılır ve kainat tılsımını ve alem-i vücubun künuzunu dahi açar. “Dinler tarihinin, felsefe tarihinin, ilim tarihinin çözümlenmemiş meseleleri veya çözülmesine gayret edilmiş meselelerini çözümleyen anahtar ene, yani bendir. Burada üç mesele var. Mana itibariyle birbirine benzer üç kelime var, künuz-ı mahfiye, tılsım-ı muğlak, garip muamma, acip tılsım.

Kainatın tılsım-ı muğlakı ne demek. Kainatın ne olduğu konusu dinlerin, felsefenin ve ilimin önemli uğraşlarından biridir. Ama onu yaratan yarattığı kainatın ne olduğunu kendisi izah eder. Ama felsefe tarihi, bilim tarihi yüzyıllardır Allah’ın izah ettiği veya açtığı kainat yorumuna yanaşmamış. Peygamberler tarihinin ana temalarından birisi peygamberlerin kainatın varlığın ne anlama geldiği konusudur.

Peygamberlerle ümmetleri arasındaki çatışmaların kaynağı Allah’ı peygamberine izah ettiği varlığın manasını, ve varlığın sahibini anlamakta ortaya koydukları çelişkilerdir. Bunu anlamadıkları için Allah “çok kavimleri helak ettik” der. Demek bu muğlak çözülmesi zor tılsım Kur’an’daki ümmetlerin yaşadıkları fe laketlerin nedenidir, bu yüzden Bediüzzaman” kainatın tılsım-ı muğlakı “der. Diğer sorun da Allah’ı anlamamaktır, “künuz-ı mahfiye olan esma-i ilahiye” cümlesi bunu anlatır. Yine peygamberler tarihinde ümmetlerin anlamadığı bir şey de Allah’ı ve esmasını anlamaktır. Hz Musa dağdan döndüğünde ümmetini bir buzağıya tapıyor olarak görür, çok canı sıkılır. Hem de “Ya Musa bize böyle putlar yap ona tapalım” derler, Allah’ı bildikten sonra tekrar bir puta dönme konusu peygamberin asabını çok gerer. Bu gerilim anını Mikelanj Musa heykelinde ifade eder.

Asıl çözümü ortaya koyacak ene yani benliğin ne olduğunu önce belirlemektir.”o ene mahiyetinin bilinmesi ile “enenin benin veya benliğin mahiyeti nedir, kişinin bunu anlaması gerekir evvelemirde. Önce anahtarın anlaşılması sonra o anahtarla esmanın anlaşılması ve kainatın manasının izahı gerekir, bütün bunlar benliğin yapacağı şeyler, çok da kolay şeyler değil. Benliğin mahiyetinin anlaşılması veya onun eğitilmesi bütün herşeyi içine alıyor, ama ilmin benlikten anladığı sadece evrendeki ilimleri araştırmak ama, Allah’ın ne olduğu, insanla olan münasebetleri, yaratmak fiilinin keyfiyeti, yaratanın boyaları durumunda olan esmasının isimlerinin, sıfatlarının, fiillerinin anlaşılması bu sorunun kulak ardı edilmiş, bilim için eğitilen benlik din için eğitilen benlik iki ayrı vadide gitmiş, anlaşamadıkları gibi ihtilafların da kaynağı olmuşlar.

Fikir tarihinin bu üç büyük anlaşılmazı benlik, kainat ve Allah. Benliğin ne olduğu anlaşılacak daha sonra o anlaşılınca kainatın hikmeti hilkati anlaşılacak bu arada hep birlikte anlaşılmış olacak Allah’ın bize anlamamız gerektiği kadar ki hakikatı evsafı ve isimleri, eylemleri. insan ne kadar büyük bir görevle gönderilmiş dünyaya gerçekten ağır bir yük, ama insanlar bu asil yükler yerine dünyanın dert ve gamı ile dertli ve onu omuzuna almış onun elemleri ile müteellim ve mükedder, ne garip değil mi. Dağ fare doğurdu demek bu işte. Newton’un fiziğin muğlak meselelerini çözmesi, İmamı Azamın teklifi anlaşılır hale getirme gayreti, Yavuz’un problemli bir asırda problemleri çözmedeki iradesi. işte mahiyetini anlamış benliklerin çözümlemedeki ustalıkları. Ya Bediüzzaman tahsiline bakılınca büyük çözümlemelere veya sefere hazırlanan bir cihangir gibi eğitilmiş Rabbani bir tercihle okulda okumuş. Kainat kitabı, ulumu şettanın kitapları, felsefe ve bilim tarihi, klasik din öğretisinin gözden geçirilip elenmesi, daha neler neler.

Bediüzzaman düşünce tarihinin birbirine tezad ve düşman iki silsilesini tarihi akışını anlatır. Bu tarihi nasıl farklı bir zaviyeden okuduğu ve tasnif ettiğini ortaya koyar. “işte bak, alem-i insaniyette zaman-ı Ademde şimdiye kadar iki cereyan-ı azim, iki silsile-i efkar, her tarafta ve her tabaka-ı insaniyede dal budak salmış, iki şecere-i azime hükmünde biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise alem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet bir hayat-ı ictimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafında toplanmış ve şerler ve dalaletler felsefe silsilesinin etrafında cem olmuştur. “(524) Bu cümleler hem felsefe, hem fikir hem de bildiğimiz tarihin bir çok olayı ile desteklenmesi gerekir. Dehriyyun, Maddiyyun, Tabiiyyun dediği üç şer zinciri koca koca kitaplarla anlatılar. Materyalistler, tabiatcılar ve dehriciler. Tasnifinin muhitinin ucu o kadar açık ki işte bu metinlerin felsefe ve din ve bilim tarihi fakültelerinde okutulması gerekir, inşallah bunlar olacak. Bediüzzamanın bütün gayreti bu materyalist ve tabiatcıların eleştirileridir. Bütün muzır adamlar bunların içine doluşmuştur.

Bediüzzaman bu tarihi çizgiyi, yolu daha ayrıntılı anlatır. Bu sefer enenin Allah, kainat ve kendini anlama konusunda üç aleti olan akıl, gazap ve şehvet noktasından bakar. Kur’an akıl, şehvet ve gazap yönünden tasnif edilebilir, çünkü bütün sorunlar bu üç şey yüzünden çıkmış. Hegel tarihte akıl diye bir kitap yazmış, Kur’an da Akıl, Şehvet ve Gazap diye bir kitap yazılabilir. Çünkü bütün sorunlar ümmetlerin Allahı ve kainatı anlamak sorunudur veya şehvetin yanlış kullanımıdır. Lut ve Yusuf aleyhisselamın olayları şehvetin sonucudur, diğerlerinin çoğu aklın ihatasızlığıdır, bazıları da aklın ve şehvetin yanlış istimalinden gazaba dönüşmüştür. Enenin penceresinden düşünce tarihini anlatırken daha da ayrıntı, enenin etrafındaki üç duygudan anlatır aynı tarihi, daha yakın bir perspektif ile.” şimdi şu iki silsilenin menşelerini, esaslarını bulmalıyız. İşte, diyânet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum sûretini alıp, şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ, kuvve-i akliye dalında, dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrudları, Firavunları, Şeddadları Hâşiye beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşei ile, silsile-i nübüvvetin-ki, bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zeminin bağında mübârek dalları, kuvve-i akliye dalında enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i câzibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe’ ve medâr, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki: Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşei ile, silsile-i nübüvvetin-ki, bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zeminin bağında mübârek dalları, kuvve-i akliye dalında enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i câzibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir.”

Ene yani benliğin denetimindeki üç duygunun da tarihidir, böyle bir tasnifde yok ne ahlak, ne etik ne de din felsefesinde….

Bunları tartışan, bir nesil temennisi ile.. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum