1. YAZARLAR

  2. İbrahim KAYGUSUZ

  3. Felsefe denemeleri (III)
İbrahim KAYGUSUZ

İbrahim KAYGUSUZ

Yazarın Tüm Yazıları >

Felsefe denemeleri (III)

A+A-

Düşünceye ve hikmete ait çabalar Antik Yunan’dan binlerce yıl öncesine dayanır. Yunan öncesi döneme tekabül eden bu binlerce yıllık fikri ve hikmetî çabaları “felsefe” diye adlandırıp mahiyetini daraltmak doğru olmaz.

Öte yandan felsefenin Abbasilerle birlikte İslam dünyasına girerken yaşadığı içsel dönüşüm, ona “salt felsefe” dememize ayrıca müsaade etmemektedir.

Bu dönemlerin fikri çabalarını “hikmet” olarak adlandırmak daha doğru olur.
İslam düşünce tarihinde “hikmet”in etkisinde olmayan ve hikmetle barışık olmayan felsefenin oldukça kötü bir tanımı var.

İslami kaynaklarda yer alan felsefe, vahiy’den tamamen kopuk, onun dışında ve ona karşı salt insani  (hümanist) düşünce olan felsefe değil, aksine en azından kaynağı nübüvvet öğretileri olan ve hikmetin etkisinde gelişen felsefedir.

Bu noktada bazı İslam hükemasının felsefe tanımına bakmakta fayda var:
El-Kindi’ye göre felsefe, “İnsanın gücü nispetinde varlık âleminin hakikatini bilme faaliyetidir.”
Farabi felsefeyi şöyle tanımlar: “Varlıkların ‘var olmaları’ dolayısıyla bilinmesidir. Müdriki olduğumuz bütün nesneler bu bilginin içine girer.”
İbn-i Sina’nın felsefe tanımı ise şöyledir: “Nesnelerin hakikatlerine bir insan ne kadar vakıf olabiliyorsa, o kadar vakıf olma çabası.”
Cürcani’ye göre felsefe “Ebedi mutluluğun kazanılması amacıyla beşerin gücü oranında kendini ilahi (vasıflara) benzeştirme çabasıdır.”

Genel kabul gören ortak yaklaşım, felsefenin, merak etme, hayret etme, soru sorma ve sorgulama anlamlarını içerdiğidir.

İnsanın içinde yaşadığı evreni anlama çabası, yaratılan âlemin sırlarını ve prensiplerini çözmeye çalışma çabası felsefede ana temadır.
Antik Yunan Filozofu Epiktetos’a göre felsefe, insanın kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü bilmesidir.

İnsanın kendisini ve kendisi dışındaki dünyayı bilme çabası felsefenin temel amacıdır.
Filozof Jaspers, felsefe’nin “bu nedir?” sorusu ile başladığını söyler. Jaspers bununla ilgili şu olayı aktarır: “Eski Yunan bilgelerinden Thales, merak ve hayretinden ötürü yıldızlı gökyüzünü gözlemlerken kuyuya düşer, bunu gören bir kadın ise kendisini alaya alır!”

Felsefe “merak edilen ve çözülmemiş problemlerin ilmi” olarak da tanımlanabilir.
Merak edilen bu konu eğer çözülürse felsefe olmaktan çıkar ve bilimlerin alanına girer.
Bu yönü ile felsefenin doğuşunda üç amilden bahsetmek mümkün: hayret, şüphe ve sarsılmak.

Eflatun ve Aristo felsefeleri” nin doğuş sebebi ‘hayret’ duygusudur.
İnsanın kâinatı tetkik ederken yabancı olduğu şeyler karşısında hayret etmesi felsefenin çıkış kaynağıdır.

Duyu organlarının aldanabilmesi gerçeği ise şüpheyi kamçılamıştır. İnsanda kesin bilgiyi elde etme çabası onu faaliyete doğru yönlendirir.
Bu faaliyetlerin içinde olan insan dış dünyayla ilgilenirken kendini unutur. Dikkatini evrenden kendine doğru çekince sarsıntı geçirmeye başlar.
İşte bu sarsıntı felsefenin bir başka çıkış kaynağı olmuştur.
Hayret, şüphe ve sarsıntı beraberinde bilgi birikimini getirir.

Karl Jaspers felsefeyi şöyle tanımlar: “Felsefe, ‘sorusu cevaplarından daha kıymetli olan’ ve ‘her cevabı tekrar soruya dönüştüren’ bir yoldur. Felsefe bu yolda olmaktır. Felsefe yaratıcıyı bilme, insana özgü nesneleri bilme, var olmakta olanın “varolmakta olan” olarak bilinmesi. Ölüm ve mutluluğu bilmek. Varlık ile ilgili bilginin bilgisi, sanatların sanatı. Sınırlı bir alan değil bütün varlığa birden yönelme ve onları bilme çabası.”
Demek ki felsefe, varlığın ilk sebeplerini, insanın mahiyetini ve varoluş hikmetini soru sorarak anlamaya çalışma faaliyetidir.

Bu faaliyeti gerçekleştirirken “aklı kullanmak” ise felsefenin temel prensibidir.
Eğer aklın geri planında besleyici güç, “vahiy” ise, sahibini tevhide taşır ki bunun adı artık felsefeden çok “hikmet” olur. Eğer aklın geri planında heva ve hevese tabi nefis ile şeytan besleyici konumda ise sahibini küfre taşır.

İşarat-ül- İ’caz’da vurgulandığı şekli ile, kuvve-i akliye, “ucu açık” bir alan olduğu için,  tevhid/tevhid dışılık (iman/küfür) ihtimalleri bu noktada birbirine çok yakındır.
Bu, “Ene” risalesi ile çözüm bulan “hem iman hem de küfre müsait potansiyel mahiyet” in “akıl” için de geçerli olması durumudur.
Konuya ileride temas edeceğiz. Gelecek hafta ise felsefenin etimolojisine bakarak yolumuza devam edeceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum