1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve DNA
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve DNA

A+A-

(Tabiat Risalesi Açılımları-8)

Yazı dizimizin bu bölümüne şöyle bir sorunun cevabını arayarak başlayacağız:

“İnsan vücudu gibi bir canlı makinenin tek bir hücre üzerinde inşa edilmesi ve çalıştırılması için, acaba nasıl bir planlama yapılmalı ve ne gibi programlar yapılmalıdır?”

Açık fikirli düşünüyoruz bu noktada ve gerçek anlamda bu soruyu soruyoruz. Doku ve organların hücre yapılarının ve birbirleriyle olan ilişkilerinin düzenlenmesi ve koordineli bir şekilde çalıştırılabilmeleri için nasıl bir bilgiye ihtiyaç vardır? Ne düzeyde yüksek, kompleks ve karmaşık bir bilgiye ihtiyaç vardır acaba? Beynin müthiş kıvrımlarının, muhteşem sinir sistemi ağının, inanılmaz dolaşım sisteminin, hayran bırakıcı iskelet yapısının ve sürekli yenilenen dış derinin üretilmesi, hangi ileri teknolojili, hassas ve küçük makine ve fabrikalarla mümkündür?

Beyin ve hafızanın ne kadar olağanüstü bir yapıda dizayn edildiği, şu tespitlerle açığa çıkıyor: “Beynin 2.5 milyon gigabayt (GB) hafızası var. Bu rakam, 300 yıl süren HD kalitedeki (yüksek çözünürlüklü) filmin kaydedilmesine eşdeğer.

Bir santimetreküplük beyin dokusu içinde bulunan hücreler arası bağlantıların sayısı ise, Samanyolu’ndaki yıldızlardan (yani 100 milyardan) daha fazla. Beyinde iki tane birbirine benzeyen sinir hücresi yok. Beyindeki bağlantı haritası sayesinde hepimiz tek ve ayrı bireyler olarak yaşamımızı sürdürüyoruz.”[1]

Şimdi şöyle bir şey hayal edin. Bir insan vücudunu yapıp çalıştırmak istiyoruz. Bunun için bir nano makineden cansız bir molekül yapacağız. Bir insanı oluşturacak hücreleri yapacak ve hangi maddenin beyin hücrelerini, hangi proteinin kalbi ya da deri hücrelerini oluşturacağını belirleyecek, insan vücudunun planını içeren bir bilgi deposu olacak ve bölünerek çoğalan hücrelere kendini kopyalayacak cansız bir molekülün yapay olarak üretilmesi için, ne derecede yüksek teknik imkânlara ihtiyaç vardır ve bunun için ne kadar büyük bir bilgi birikimi gerekir? Bunu bir düşünün.

Şu an yaşayan yedi milyar insanın her biri 100 trilyon hücreden oluşmaktadır. Her bir hücrenin çapı, milimetrenin binde biri büyüklüğünde bir alandır. Hâlbuki bahsettiğimiz fantastik bilgi deposu, bu kadar küçük olan insan hücrelerinin her birinde mevcut olan ve içlerinde 3 milyar gen bulunan cansız, şuursuz DNA molekülünden başkası değildir. Böylesine seri üretim ve ince işçilik, acaba detaylı bir tasarım, yüksek bir ilim ve gelişmiş bir teknik kullanan, mükemmel makine ve fabrikalara sahip olan bir tabiat olmadan nasıl yapılabilir veya kendi kendine meydana gelebilir? Evet, bunları tabiat yapıyor denilirse, biz de o gelişmiş makinelerin ve yüksek ilmin, muhakkak surette tabiatın eline verilmesi gerekliliğini dava ederiz.

Madem o kabiliyet ve DNA’yı yapabilecek özellik tabiatta gözükmüyor,  başka haricî bir sebep aramak kadar makul ve akılcı bir yol olabilir mi? Bu bakış açısı, çok daha sağlıklı ve doğru bir bilimsel yaklaşım ve alternatif bir bilimsel yorum olarak görünüyor ve geliştirebileceğimiz bir kapı aralıyor aslında bize.

Bilim felsefesi olarak lanse edilen “Biz yaratıcı yokmuş gibi hareket ederiz, bilim tarafsızdır” sözleri inandırıcılıktan uzak bir safsatadan ibarettir. Tarafsızlık iddiasında bulunuluyor ama tarafsız davranılmıyor. Her zaman ve her durumda yaratıcı yokmuş gibi davranılıyor, baştan tüm kabuller yaratıcının yokluğu üzerine bina edilerek, her şey öyle anlatılıyor. “Çiçek yapıyor” deniliyor. Bu nasıl tarafsızlık? "Tabiat yapıyor” deniliyor. Hatta “tabiat yaratıyor” deniliyor. Bu nasıl tarafsızlık? 2014 Cosmos belgeseli evrimin bilimsel olduğunu, yaratıcının safsata ve masal olduğunu açık açık söylüyor. Bu nasıl bir had bilmezliktir? Nasıl cesaret ediliyor böyle bir şeye? Biz bile bu kadar kesinlikte ifadeler kullanmadık.

Güneş gibi parlak bir hakikatten bahsettiğimiz halde, elini vicdanına koyan her insanın, bilime saygısı olan, insanlığına saygısı olan ve en basit zihinli bir insanın bile anlayıp kabul edebileceği netlikte meselelerimizi delilleriyle ortaya koyduğumuz halde sonunu hep şöyle bağladık ve: “Bu şahsi kanaatimizdir, biz böyle inanıyoruz, sizin de vicdanınıza ve takdirlerinize havale ediyoruz.” gibi ifadeler kullandık. Kimsenin hür iradesini elinden almaya teşebbüs etmedik. Tarafsızlık ve bilimsel yaklaşım budur. Hakka, hakikate taraftarlık da budur. Fakat bu eleştirdiğimiz takdim tarzı, hakka taraftarlık değil. Bilim de değil kesinlikle. Tamamen zihninde kurgulayıp inandığını bilim diye anlatmaktan başka hiç bir şey değil.

Cosmos 2014 belgeselinde bütün bir bölüm boyunca anlatılan şu misal ne kadar dikkat çekici: Köpekler güya önceden kurtmuş da, insan elinde ehlileşmiş köpek olmuşlar. Hatta doğal seleksiyonun bir benzeri olarak sunî seleksiyonla bu olmuş. Daha sonra da insan elinde çeşit çeşit köpek cinsleri türemiş. Bu nasıl bir kurgudur? Açık açık hikâye anlatmaktan farkı nedir bunun? Bu nasıl bir bilimdir? Nereden biliniyor bunun böyle olduğu?

“Nasıl olsa her şey kendi kendine oluyor, bir yaratıcıya ne gerek var?” diyen görüşün bir benzeri olarak, bütün canlıların birbirine benzemesini evrim mekanizmalarıyla birbirlerinden türediklerine delil getiriliyor. Yorum farklılığına bakar mısınız? Şimdi biri bu açıdan yorum yapar, biz de şu açıdan yorum yaparız. Deriz ki: Birbirlerine benziyor olmaları, birbirlerinden türedikleri için değil. Hepsini aynı kişi yarattığı için öyle olmasın? O yüzden benziyor olmasınlar birbirlerine? Biz de bu açıdan yorumlayabiliriz meseleyi, böyle görebiliriz. Bizce bu daha mantıklı. Çünkü örneğin hem bir kulağın bütün parçaları bir arada aynı anda çalışmadıkça işlevsiz kalacağı bilinecek, hem de o türler arası geçişlerin çok yavaş, milyonlarca, milyarlarca senede olduğu ifade edilecek. Peki bu nasıl olacak? O kulak meydana gelmeye fırsat bulamayacak ki! İşte indirgenemez komplekslik kavramı.

Bir an kabul edelim ki, tüm bu evrimler faydalı mutasyonlarla oluyor olsun. (mutasyonlar zararlı olur ama biz öyle varsayalım) Nasıl oluyor da her köşe başından bu kadar çok canlı çıkıyor o zaman? Bu kadar yavaş oluyor ama 10 milyon canlı türü trilyonlarca canlı ferdi var, öyle mi! Bu oluşumlar tesadüfle çalışan şuursuz evrim mekanizmalarıyla oluyorsa bu iş bu kadar hızlı olmaz, bu derece çeşitli olmaz, bu mertebede mükemmel olamaz. Vücudunuzda bir kusur bulabiliyor musunuz? Akıllı, şuurlu insan olan bizler, şuursuz mekanizmaların yaptıklarının daha iyisini rahatlıkla yapabilmemiz gerekirdi. Fakat yapamıyoruz. Bundan ne sonuç çıkartmamız gerekiyor? Bir ressamın yaptığı tabiat tasvirini alkışlıyoruz, fakat bunun aslı daha güzel! Bu nasıl bir şeydir?

“Bir patlamadan kâinat oluşmuş!” deniliyor değil mi? Hâlbuki patlama dağıtır, yıkar, bozar, maddeyi bir araya toplamaz, düzenli şekiller meydana getirmez. Konuşan, hisseden, ağlayan, üzülen, gülen insanlar üretmez patlama! Nasıl buna inanmamız bekleniyor? Bu tarihin en büyük safsatası! Patlamadan bu kâinat olmuş! Siz olmuşsunuz, biz olmuşuz, her şey olmuş! Büyük patlama sadece bir çıkış noktası olabilir, şu muhteşem kâinatı açıklamaya yeter mi hiç?

Bu noktada size oldukça etkileyici bir videoyu seyretmenizi tavsiye edeceğiz. “Resurrection Plant Video 3 - Professor Jill Farrant” olarak aratarak internette bulabileceğiniz bu videoya “Diriliş Bitkisi” ismi verilmiş. Alıcı bir gözle bir bakın bakalım, şu şahit olacağınız şaşırtıcı oluşumda tabiatın makineleri ve yüksek bilgisi nereye gizlenmiş? Acaba görebilecek misiniz? Videoda basit ve kuru bir diken, çalı parçası olarak görülen ve çölde yuvarlanan bitkinin su ve toprakla adeta nasıl dirildiğini ve suyla kırılıp toprağa düşen tohumcuklarının nasıl yeşerdiğini göreceksiniz. “O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız”[2] mealinde bir ayet var, bu video bunun somut bir örneği.

Devam ediyoruz. Şimdilerde Dna’nın üzerine veri depolama denemeleri yapılıyor. Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü’nden Dr. Nick Goldman şimdiden 1 gram DNA’ya 2,2 petabayt (2200 terabayt) veri kaydetmiş ki, bu miktar 1 gram DNA’ya 100 milyon saatlik Full HD film kaydetmek anlamına geliyor. (1 terabayt: yaklaşık 1000 GB) DNA’ya veri depolamanın en verimli ve ucuz yol olduğu, bu konuda kimsenin DNA’nın eline su dökemeyeceği ifade ediliyor. Üstelik son derece de kalıcı bir depolama ortamı. Kayıtlı bilgiler derin dondurucuda binlerce, on binlerce yıl boyunca saklanabiliyor. Dijital veri depolama metotlarında ciddi bir yer işgali, kısa ömürlülük ve elektrik sarfiyatı söz konusu. İnsan DNA’sının ise böyle bir sorunu yok: Yemek yiyerek ve su içerek besleniyor, şehir elektriği kullanmıyor ve laboratuarda küçük bir hücre kültürü kabından daha fazla yer işgal etmiyor. Dünyadaki bütün dijital veriyi depolamak için 57 kilogram DNA’nın yeterli olacağı hesaplanmış. Göktaşı çarpacaksa, insanoğlunun bütün bilgi birikimini birkaç yüz kilo DNA’ya kaydedip ve bunu yerin iki kilometre altındaki bir elmas madeninde saklayıp, derin dondurucuda iyi korunursa, büyük felaketten binlerce yıl sonra sığınaklarından çıkan torunlarımız, DNA’da depolanan veriler sayesinde medeniyete bizim kaldığımız yerden devam edebilirler diye bir senaryo bile hayal ediliyor. Hâlbuki 1 gram DNA, test tüpüne konulduğunda görülemeyecek kadar küçüktür. Genetik depolamanın pratik hayatta kullanıma girmesi içinse, bilgisayar kadar hızlı kaydetmek ve dosyaları bilgisayar kadar hızlı silmek gerekiyor. Milyarlarca komut satırından oluşan ve trilyonlarca insan hücresinde tek tek kopyaları bulunan genetik koda toplu kayıt yapmak şimdilik bu kadar kolay olmadığından, trilyonlarca hücreyi aynı anda okuyan ve flash bellek hızında yeniden kodlayan bir sistem gerektiği ve yakın gelecekte böyle bir sistemin geliştirilmesinin imkânsız olduğu ifade ediliyor.[3]

Şimdi lütfen bir düşünün. Madem sahip olduğu muhteşem özellikleri günlük hayatta kullanacak teknolojiyi bile henüz geliştirmediğimiz DNA molekülü, hiç de rastgele oluşmuş gibi görünmüyor ve büyük bir tasarımın ürünü olduğu her halinden belli oluyor. O halde DNA gibi bir molekülü yapabilmesi için tabiatta bulunması gerekli bilim ve tekniğin devasa boyutunu siz kıyas edin ve onda böyle ileri bir bilginin ve teknolojik makinelerin mevcut olup olmadığına siz karar verin.

 

Hakikate Kör Noktadan Bakmak

 

Aslında iman ve inkâr arasındaki ince çizgide mesele hep aynı kör noktada düğümlenir durur. Bir yaratıcıyı ve bilinçli bir yaratımı kabul etmek istemeyenin gözü, hakikate kör noktadan bakmaktadır denilebilir. Baktığı kör noktada, aslında en basit zihinli biri tarafından fark edilip takdir edilebilen sanatlar, hikmetler ve nimetler gizlenir ve saklanır. “Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyasını[4] inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der”. Yani meselemiz sadece aklî ve mantıkî değil. Yalnızca akıl ve mantıkla başlamıyor ya da bitmiyor. Ortada zeten yüzde yüz kesinliği olmayan bir mesele var. Ama gördüğünüz delillere göre, ortada görünen vaziyete bakarak bir karar vermeniz, bir çıkarım yapmanız gerekiyor. İşte ateistlerin bu çıkarımı kalplerinin hastalığından ve tabiatlarının bozukluğundan diğer seçenek yönünde yapmış oldukları, detaylı tetkiklerimizin sonucunda çok açık bir şekilde ortada görünüyor.

Hâlbuki bir eşyanın güzelliği, sanatlı bir şekilde işlenmiş olduğunu, faydalılığı ise hikmetle, yani bir irade ve maksatla yapıldığını göstermez mi hiç? Tam ihtiyaca göre verilen,      umulmayacak şekillerde gönderilen leziz yiyeceklerde, nimetlendirme fiili nasıl görülmez ve bir nimetlendireni aratmaz? Güzellikten güzelleştirme fiiline, nimetten nimetlendirme fiiline intikal edemeyen bir zihin, güzelleştireni ve nimet vereni de göremez ve kabul etmez.

Yapılan işi göremeyen bir zihin elbette o işi yapanı da göremez ve kabul etmez. Peki yapılan iş ve işin ifade ettiği mana nasıl görülür? Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bu öyle gözle görülen, maddî ve elle tutulan bir şey değil. Mesela bir bardağa su doldurduğumuzu ve birine ikram ettiğinizi düşünelim. Bu bir ikram fiili değil mi? Hâlbuki yapılan şey, sadece elimizi uzatmak ve bardağı vermek. Ama bunun bir anlamı var. İnsan olduğumuz için, akıl ve kalp taşıdığımız için, makine olmadığımız ve sadece gözle çalışmadığımız için bu bir mana ifade ediyor. Nedir o mana? Soyut bir kavram: İkram fiili! Bu ne ile görülüyor Allahaşkına siz kendiniz söyleyin. İpucu verdik zaten. Gözle görülüyor mu? Hayır. Ne ile görülüyor? Ya da ne ile takdir ediliyor, öyle soralım. Cevap: Akıl ve kalple takdir ediliyor. Başka bir şeyle değil. Gözle görülen o fiil, akıl ve kalple manası takdir ediliyor! Demek ki bunu görebilmeniz için hisseden bir kalp taşımanız lazım. Demek ki işleyen bir akıl taşımanız lazım ki bu sonuçları çıkartabilsin. Risale-i Nur’da geçen çok meşhur bir vecizedir. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.”[5] Manevî bağları ve manevî şeyleri görmez.

dna.20141016112909.jpg

Yapılan bir işten, o işi yapan fiilin varlığına intikal edebilmek ve o fiile bakarak, fiili işleyen birinin var olduğunu idrak edebilmek, ancak akıl ve kalbin görüp takdir edebileceği tamamen soyut bir kavram olduğundan ve çıplak gözle görülen, elle tutulan bir nesnenin varlığını bilmekten ayrı bir mana olduğundandır ki, iman etmek tamamen bir takdir ve nasip işidir. Allah iman nurunu ve hidayet cevherini, ancak iradesini doğru yönde kullanana nasip eder. Fakat görünmeyene iman etmek (iman-ı bilgayb), imanın temeli olduğundan, deliller ne kadar kuvvetli de olsa, elle tutulup, gözle görülen bir şey olmadığından, hakikatin inkârı yine de mümkündür.

Zaten dinin teklifi ve insanın imtihanının özelliği, iman hakikatlerinin ister istemez herkesin mecburiyetle kabul edeceği bir açıklık ve kesinlikte olmamasındadır. Yani hakikatin gerçekliğinin delilleri, hür iradeyle seçilebilecek derecenin ötesine geçmemeli, iradeyi kaldıracak kadar zorlayıcı olmamalıdır. İman hakikatlerinin ilmen doğruluğu, makuliyeti ve kesinliği gösterilebilmektedir ve “evet, muhakkak böyle olmalı, başka türlü olamaz” dedirtecek özellikte bir kıvama sahiptir ve akla kapı açarak delillerle desteklenmektedir, fakat aklî çıkarımlara dayanan soyut bir hakikat mahiyetinde olduğundan, seçme hürriyeti olan irade ellerden alınmamış olur. Herkesin mecburiyetle kabul edeceği derecede zorlayıcı deliller ve mucizeler olsaydı, imtihan sırrı bozulurdu. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan farkı ortaya çıkamazdı.

Eser metninde verilen güneş ve cam parçaları misali, büyük bir hakikati aklımıza yaklaştırıyor ve o misalin açtığı pencereden hakikati net görebilmek ve muhakeme etmek mümkün hale geliyor, hatta kolaylaşıyor. Kâinat yüzünde yaratılan her bir mevcudun, tabii olarak kendi başlarına meydana geldiği iddia ediliyor. Eşya üzerindeki etkileri ve eserleri ile mevcudiyetleri görünen ilahî ilim, irade, hikmet ve kudretin büyük işlerine kaynaklık edenin, tabiat ve tabii kuvvetler olduğu söyleniyor. O tabiatın ve tabii kuvvetlerin bilerek, görerek, düşünerek iş yapmaktan aciz oldukları maddî gözle göründüğü; gerçek tesir sahibi ve hakikî işleyicinin varlığı da eserleriyle akıl gözüne göründüğü halde, sırf maddî göz ile görünmüyor diye o yaratıcının varlığı inkâr ediliyor! Hâlbuki böyle bir inkâr ve öyle bir iddia gerektiriyor ki, o tabiatta ve tabiî kuvvetlerde her şeyin her şeyini görecek, bilecek, düşünecek ve planlayarak karar verecek ve her şeyi idare edecek ve kâinatı yaratabilecek büyük bir kudret bulunsun ve o şekilde işlesin.

Âdeta akan bir nehrin üstünde parlayan cam parçalarında ve su damlalarında görünen parlamaların, gökteki tek ve büyük bir güneşten geldiği düşüncesi inkâr edilirse ve o parlamaların kaynağının o parçalar olduğu iddia edilirse, her bir parça içinde ısısıyla, ışığıyla mevcut minik bir güneş bulunması lâzım geleceği gibi; eşyanın bir yaratıcı tarafından yaratıldığını inkâr etmekle ve tabiat tarafından yapıldığını iddia etmekle, o eşyanın yapılması için gerekli olan ve ancak bir ilahta bulunabilecek özelliklerin, tabiatın her bir parçasında bulunduğunun kabulü gerekiyor.

Bu misalin ifade ettiği hakikati çok iyi anlarsanız, her şeyi çözersiniz. Meselemizin her köşesi aydınlanır. Risale-i Nur’da çok sayıda yerde tekrar edilen bu misal basittir ama çok derindir. Çok özellikli ve bilimsel bir misaldir aslında. Herkesin anlayabileceği kadar anlaşılır ama bir profesörün de hayret edeceği kadar derin bir misaldir. Çocuk da anlar bu misali ama bir profesörün de “İşte budur! Bu mesele en iyi böyle anlatılır.” diyeceği kadar da harika ve mükemmel bir misaldir.

Nehrin üstündeki cam parçalarında görünen parlamalar benzetmesiyle neyi kastettiğimizi, BBC Motion Gallery’nin “Tabiatın Muhteşem Dansı” isimli videosunu izleyerek çok daha iyi anlayabilirsiniz. Bu videoyu aynı isimle aratarak internet üzerinde rahatça bulabilirsiniz.

Aklın rahatça kabul edeceği kolay bir yolu, hem inat ve kasıt sebebiyle kabul etmeyen ve zor yolda gitmekte ısrar eden, hem de bu yolun zorluklarına ciddi olarak müşteri olmaya gelince, gözünü kapayarak düşünmeyi terk eden birinin, hakikat arayışındaki samimiyet ve ciddiyeti ne haldedir, basiretinize[6] havale ediyoruz.

Tabiat Risalesi’ndeki üçüncü kelimenin ikinci muhalinde canlılığın “Tabiat” tarafından oluşturulabilmesi için gerekli özellikleri bir adım daha ileri taşıyoruz.

Bir önceki maddede canlı vücutların tabiat tarafından icad ve inşa edilebilmesi için, çok gelişmiş makinelere ve yüksek bir ilme sahip bir tabiatın varlığının kabul edilmesi gerektiği izah edilmişti. Bu gerekliliğe ilaveten, sadece bitkileri ele alırsak, birbirinden çok farklı şekil ve sistemlerle üretilen her bir bitki çeşidinin, hatta her bir ferdinin ayrı bir makine ve kalıpla yapılması da gerekecektir. 65 cm. boyundaki sert ve kalın yapılı bambu çiçeği ile zarif, dekoratif nilüfer çiçeğinin aynı tezgâhta, aynı makineyle yapılması mümkün müdür? Nilüfer çiçeği en fazla 20 cm olabilirken, lotus bitkisi 3 metreye kadar çıkabilmektedir. Birbirlerine yapı olarak çok benzeseler de, fabrikalarının farklı olması gerekecektir. Hâlbuki bir parça toprağa hangi çiçeğin tohumu atılsa, o toprakta yetişme imkânı vardır. Her bir parça toprakta, şekil, renk, koku ve sistemleri birbirinden farklı olan tüm çiçeklerin yetişebilmesi potansiyel olarak mümkündür. Her bir parça toprak, bu geniş kabiliyete sahip olduğunu, her vakit gözümüz önünde uygulamalı olarak göstermeye hazırdır. Böyle harika bir faaliyetin toprağın içinde gerçekleşmesi nasıl mümkün olabilir? Hiç düşündünüz mü?

Yoksa şöyle diyenleri mi dinlediniz hep: “Geldik dünyaya gidiyoruz işte! Düşünmeye gerek yok. Nasıl olsa oluyor bitiyor bu işler. Zaten ince işler bu işler. Ne gerek var!” Böyle diyen kişiye cevabımız: Acaba hiç aklınıza gelmedi mi ki, belki de siz bunları görüp, bunlardan bir mana çıkartabilmeniz için bu dünyaya gönderildiniz! Bunları hiç düşünmediğiniz zaman haliniz ne olacak? Bunu düşünün bari!

Evet, ”Böyle harika bir faaliyetin toprağın içinde gerçekleşmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusunun cevabının ne olduğu, bizce en büyük siyasî meseleden daha önemli bir meseledir. Çünkü kâinatın sırlı kapısını açacak bir soru bu. Bunu çözsek, yani şu dünyaya “gönderildiğimizi”, tesadüfen gelmediğimizi anlayabilirsek, bu bütün dünyamızın değişmesi anlamına gelecektir. Eğer böyle bir şey gerçekten varsa her şey farklı bir gözle, farklı bir bakış açısıyla görünmeye başlayacak ve bu değişik yorumla birdenbire başkalaşacaktır. Her şeyin hakikati belli olacaktır çünkü.

Nasıl ki biz sizinle birlikte bir salonda bulunuyorken, ışıklar kapalıysa, bizim için sizin ve odadaki eşyaların varlığı ve yokluğu sanki bir gibidir. Çünkü varlığınız bilinmiyor, görünmüyor ve karanlıkta kalıyor. Ama ışıkları açtığımızda bütün eşya ve siz nasıl görünür hale geliyorsanız ve varlığınızın bilinebilmesi ve bir anlam kazanması ancak bu şekilde mümkün oluyor ise; iman ışığıyla da bütün kâinatın gerçek hakikati görünüyor ve ne anlam ifade ettiği ortaya çıkıyor. Bu yüzden önemli bu meseleler işte. Bu meselelere ciddî alâka göstermek, size milyonlar senelik ebedî bir ömrün mutluluğunu, refahını, saadetini vaad ediyor, o saadetin kapısı oluyor, anahtarı oluyor. Böyle bir şey önemli olmaz mı hiç? Üç kuruş maaş için bu kadar çalışıyoruz da, dünyanın her bir tarafını gezmek istiyoruz da, ebedî âlemleri gezmek mi istemiyoruz acaba? Her ne ise..

O harika faaliyetlerin toprağın içinde gerçekleşmesinin nasıl mümkün olabileceği sorusunun cevabını aramaya geri dönüyoruz.

Herhalde o toprak parçası içinde, her bir çiçek için ayrı bir makinenin bulunması gerekecektir, yoksa diğerleriyle karıştırılmadan her birine ait özel şeklin doğru olarak ortaya çıkarılması mümkün olmayacaktır.

Denilebilir ki: “O çiçeklerin tohumlarında çiçeklerin oluşum programları var, tek bir toprakta yetiştikleri halde, o tohumlar sayesinde özelleşerek farklı çiçekler oluyorlar. Hem her toprakta her bitki rahatça yetişmez. Her bitkinin yetişebileceği uygun toprak ve ortam şartları farklılık gösterir.”

Buna cevaben diyebiliriz ki: Evet, öyledir. Ancak o tohumların esas maddeleri hemen hemen aynıdır ve cansız toprağın onların içinde yazılı manevî kader programını fark etmesinin mümkün olmaması bir tarafa (hatta öyle kabul edilse ve ona göre işlediği söylense bile) tohumdaki program tek başına çiçeğini inşa etmeye yetmez. Yine her bir çiçeğin yapımı için ayrı makine ve kalıplara ihtiyaç olacaktır. Zaten işin esasında dört temel madde olan hidrojen, oksijen, karbon ve azottan oluşan o tohumlarda bu maddelerin farklı miktarlarda karışık olarak bir arada bulunması, cansız, şuursuz toprak için bir mana ifade etmez.

Uygun toprak ve ortam şartları denilen şeyler ise, çok basit fiziksel farklılıklar olduklarından, ancak adî bir şart olabilirler. Bir bitkinin yetişebilmesi için gerekli görülen maddî şartlardaki ince farklılıklar, ancak pek çok hikmetleri bulunan, ilahî bir düzenleme olarak düşünülebilir. Yoksa ortam şartlarındaki o küçük farklılıklar, o topraktan meydana çıkan ve her köşe başından muhteşem bir şekilde beliren değişik çiçeklerin, nasıl bu kadar çok çeşitliliğe ve güzelliğe sahip olabildiklerini açıklamaya yetmez! Tatmin olan o görüşü alsın, koynunda saklasın ama biz o görüşü beş paraya sayıp satın almıyoruz ve tercih etmiyoruz.

Hem zaten meselemizin esası, bir parça toprakta çok sayıda çiçeğin yetişebilmesidir. Ayrıca toprak atom ve elementleri malumunuzdur ki, bir yerde sabit kalmazlar. Hâlbuki nereye taşınırlarsa taşınsınlar, o ortamın çalışma düzenine rahatlıkla ayak uydururlar. Nasıl oluyor bu iş?

Bugün killi bir toprağın içinde yetişen bir bitkinin yapımında çalışan aynı toprak zerresi, bir zaman sonra kireçli, daha sonra sulak, bir başka zaman kurak bir toprağa geçtiğinde, her seferinde aynı maharetle işlemeye devam eder. Sanki o zerreleri işleten bir başkasıymış ve emir altında hareket ediyorlarmış ve o yüzden her yere girip her yerde çalışabiliyorlarmış gibi! Öyle gibi görünüyor değil mi? Sakın öyle olmasın! Takdirlerinize havale ediyoruz.

İşte şaşıracaksanız buna şaşırın, böyle şeylere şaşırın. Merakımızı kullanacaksak, böyle şeylere merakımızı kullanalım. Hiç ilgimiz olmayan, bize hiç faydası olmayan şeyleri merak etmek yerine, böyle şeyleri merak edelim.

Hava, su, ışık ve ısı gibi etki eden diğer unsurlar ise, daha önceki tetkiklerimizde açığa çıktığı üzere gayet kaba, düzensiz, ölçüsüz ve şuursuz hareket eden özellikte olduklarından, toprağın içinden çıkan her bir çiçeğin düzgün ve güzel bir şekilde yapılabilmesi için geriye tek bir seçenek kalıyor: Toprağın içinde o toprakta yapılan çiçekler adedince göze görünmeyen maharetli makineler var ki, bu iş böyle oluyor! Evet, tabiat denilen kör, sağır ve şuursuz bir terzinin böylesine binlerce canlı kumaşları hiçbir alet ve tezgâh kullanmadan dokuduğunu kabul etmek, ne kadar akıllıca ve bilimsel bir tespittir!

İç İçe Geçmiş Sarmal Düzen

Önceki detaylı incelemelerimizin neticesinde gördük ki, eşyanın oluşumunun tabiata dayandırılmasında imkânsızlık derecesinde zorluklar ortaya çıkıyor. Peki eşyanın icadı tek bir yaratıcının kudret eline teslim edildiğinde tüm bu işler nasıl kolayca halloluyor? Daha önce birinci muhalde kullanılan güneş misalinde, suyun üzerinde parlayan cam parçalarında görünen ışığın kaynağının güneş olduğu düşünülmezse, her bir parçacıkta küçük ölçekte bir güneşin bulunduğunu kabul etmek gerekeceği ifade edilmişti. Gökte parlayan güneşin varlığı kabul edildiğinde ise, küçük bir parçadan koca deniz yüzüne kadar her bir parçanın aynı anda, eksiksiz, zahmetsiz ve son derece kolay bir şekilde aydınlatılması mümkün hale geliyor.

Şimdi bu kolaylık ve gerekliliğin gerçeklikle irtibatını kuralım. Pratik hayatta bir canlının oluşabilmesi için, o vücudu oluşturacak ve ona girecek her bir zerrenin, canlı vücudunun her bir parçasıyla olan alışverişini ve o canlının kendi türüyle ve diğer canlı türleriyle ortak hareket ettikleri ve parçası oldukları ekosistemin düzenini ve o canlının kâinatla olan ince ilişkilerini ve canlılığın sürekliliğini sağlayan çalışma sistemlerini bilmesi, görmesi ve ona uygun hareket etmesi gerekecektir.

Ortaya çıkan canlı organizmaların, diğer organizmalar ve kâinatla aralarında kurdukları ve tüm eşyayı ahenkli bir bütün haline getiren iç içe geçmiş sarmal düzen, o organizmaların birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceklerini ve onlarda işleyecek birinin veya bir şeyin, tüm eşyanın vaziyetini bilerek o sistemin işleyişine uygun hareket etmesi gerektiğini gösteriyor.

İşte bu noktadan hareketle, herhangi bir eser üzerinde işleyen ilim, irade, kudret gibi vasıfların kâinat çapında hükmedecek ölçüde büyük ve kapsamlı özellikte olmaları gerekeceğinden, bu sıfatların tek tek her bir madde parçacığına verilmesi mümkün görülmemektedir. Eşyanın gözümüz önünde görüldüğü gibi, gayet kolayca, çok sayıda, son derece hızla ve aynı tarzda yaratılması ise, bu sıfatların tek bir kaynaktan çıktığı ve çok büyük ölçeklerde olup her yerde hükmettikleri sonucuna varmamıza sebep olmaktadır.

Hiç kimse ve hiçbir ateist kusura bakmasın, küçücük bir parçaya bütün kâinat çapında hükmedecek bir kudreti, ilmi ve iradeyi biz şahsen veremiyoruz. Kim verebiliyorsa o ateizm görüşüne ya da inkâr fikrine öyle hükmetsin. İnkâr fikrine hükmetmek için bunu kabul etmek gerektiğini bilerek itikad edilsin ve yüzeysel inançlarla, hayalî bilim kurgularla, gerçek olduğu söylenilen uydurma masallarla bu işin olmayacağı iyi bilinsin.

Fantastik dünya gezegenimize geniş ölçekte bakıldığında ortaya çıkan kusursuzluğu seyretmek için gezegenimize dışardan bakmamızı sağlayan ve “Dünya ve Kusursuzluk Fantastic World Planet” isimli bir videoyu izlemenizi tavsiye ediyoruz. Verdiğimiz isimle arayarak videoya kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

Esasen bu meselenin bir kilit noktası da, “bağlılık, bağlanma” manasındaki intisap kavramıdır. Düşünün, akıllı telefonunuzun veya tablet bilgisayarınızın normal şartlarda hafızasının kaldıramayacağı kadar büyük bir bilgi deposunu, sanki kendi hafızasında aynen mevcutmuş gibi internet ağına “bağlanma”, yani intisap etme sırrıyla kolayca kullanabilmekteyiz. Sadece tek bir noktadan verilen basit bir komutla bağlanılan internet sitesinin sunucusunun kaynaklarını kullanarak, cihazımızın işlemci gücünün kaldıramayacağı her türlü sorgulamayı son derece hızlı bir şekilde yapabilmekte ve âdeta internette mevcut tüm dijital içerikleri, depolama alanlarını ve işlemcilerini kendimizinmiş gibi kullanabilmekte ve o ölçekte büyük işler başarabilmekteyiz. Hâlbuki aynı işleri bir internet ağına bağlanmadan yapmaya kalksak, bu işin ne kadar büyük masrafları ve donanımları gerektireceğini hayal edebilir misiniz?

İşte eser metnindeki ve Birinci Söz’de de ifade edilen intisap sırrı ile zorluklar, kolaylıklara dönüşüyor. Bir adamın kendi başına şahsi gücü ve sınırlı sermayesiyle yapabilecekleri ile aynı adamın askere yazılarak koca bir ordunun gücünü ve devlet kaynaklarını manen arkasına alarak yapabilecekleri arasında, elbette o güç ve kaynakların farklılığı nispetinde büyük farklar oluşacaktır.

Eşyanın sınırsız bir güce ve tükenmez kaynaklara sahip bir yaratıcı tarafından yapıldığını ve idare edildiğini ifade eden vahdet ve tevhid yolunda nasıl bir kolaylık olduğunun ana noktası, yapılacak işler için gerekli güç ve kaynakların bizzat taşınmak zorunda kalınmamasıdır. Demek her bir zerre ve maddenin her bir parçacığı, emir altında çalıştığı ve sınırsız imkânlara sahip hudutsuz bir kuvvete dayandığı içindir ki, kendi şahsi güç ve kaynaklarının çok üzerindeki büyük işleri kolaylıkla yapabilmektedir.

“KEŞİF YOLCULUKLARI” VİDEO KANALIMIZ

Sizi, gerçeğin arayışında hayalî ve zihinsel bir keşif yolculuğuna çıktığımız video sunumlarımıza davet ediyoruz. Tabiat Risalesi Açılımları Seminerlerimizden alınan, etkileyici görsellerle sunulan ve hakikat arayışında çok ciddi bir kaynak olma mahiyetini taşıyan videolarımızın tamamına ulaşabileceğiniz internet adresi:

https://www.youtube.com/channel/UCxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

(Youtube arama bölümüne ‘Ediz Sözüer’ yazarak da ulaşabilirsiniz. Ayrıca görsel ve yazılı tüm çalışmalarımız facebook.com/ediz.sozuer adresinden yayınlanmaktadır)

Yazı Dizisinin Bu Bölümüne Ait Keşif Yolculuğu Videoları:

Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve Dna

http://www.youtube.com/watch?v=QzWFYSCKPbk&list=UUxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

İç İçe Geçmiş Sarmal Düzen

http://www.youtube.com/watch?v=dfEcv0-sPx8&list=UUxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

 



[1] Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Sinan Canan’ın, Uludağ Üniversitesi’nde ’NBeyin’ adlı konferansta beyin hakkındaki son çalışmalar hakkında verdiği bilgilerden.

[2] Rum Suresi, 19. Ayet.

[3] khosann.com/Kozan Demircan/”Bilim adamları Dna'ya veri depoladı” isimli makaleden yararlanılmıştır.

[4] Ziya: Işık. Bu cümle, Risale-i Nur’un İşaratü'l-İ'caz isimli eserinde geçmektedir ve inkârcıların şüphelerinin, ancak kalplerinin hastalığından ve tabiatlarının bozukluğundan kaynaklandığını ifade etmek için kullanılmıştır.

[5] Risale-i Nur, Mektubât, Hakikat Çekirdekleri’nden.

[6] Basiret: Bir hakikatı kalbiyle hissedip anlama ve kavrama.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum