1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Eşya Üstündeki Tasarım İmzası
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Eşya Üstündeki Tasarım İmzası

A+A-

(Tabiat Risalesi Açılımları-11)

Yazı dizimizin bu bölümünde her şeyin istisnasız doğrudan doğruya ilahî kudretin eliyle vücuda gelmesinin ve eşyanın her an O’nun idaresi altında bulunmasının gerekliliğini inceleyeceğiz.

Öncelikle vücuda gelme şartları kendisiyle bağlanmış her eşyanın kendi sebeplerinin, o eşya gibi sonradan yapılmış, yaratılmış bir özellikte olduğunu fark etmek gerekiyor. Bir çiçeğin oluşumuna ilk bakışta sebep olan unsurlar kendileriymiş gibi görünen toprak, güneş, su ve havanın da kendilerinin ve işleyiş prensiplerinin, gerek maddeleri gerek kurulumları anlamında yaratılmış ve sonradan oluşmuş nesneler olduğunu biliyor ve görüyoruz. Yani onları da yapan ve yaratan biri lâzımdır.

Diğer taraftan, önceki tetkiklerimizde kesin olarak ortaya çıktı ki, her bir canlının, hatta her bir eşyanın hal-i hazırdaki şekliyle yapılabilmesi için, çok sayıda maddî veya ilmî kalıplar ve yüksek teknolojili cihazlar gerekmektedir. Tabiat Risalesi’nde bu meseleyi kökünden kavrayan bir mantık ileri sürülüyor ve deniyor ki: Eşyanın sebeplerinin de yaratılması gerekiyorsa ve bu sebepleri yaratanın kâinat çapında büyük bir kudrete sahip olduğu eserleriyle ortadaysa; o sınırı tayin edilemeyen mutlak kudret, bir eşyayı yaratmak için neden o sebeplere muhtaç olsun? Hem de o sebepler, gözümüz önünde görünen harika işleri yapmakta kabiliyetsiz ve aciz vasıtalar hükmünde oldukları halde, hiç akıl kabul eder mi ki, icad ve idarede müdahalelerine müsaade edilsin ve ilahî kudretin faaliyetlerine hiç gerekmediği halde iştirakleri bulunsun?

Önceden de izah ettiğimiz gibi, neticelerin sebeplerle birlikte vücuda gelmelerinde ve beraber bağlanmalarında ve aralarında bir ilişki kurulmasındaki maksat ve fayda şudur:

Yüzeysel ve kısıtlı bakışta çirkin veya ilahlığa yakışmayacak gibi görünebilecek faaliyetlerde, ilahî saltanatın haşmetini, azamet ve haysiyetini muhafaza etmek ve o işlerle ilahî kudretin bizzat temasını gözlere göstermemek için, sebeplerin bir perde olarak kullanılmalarıdır. Yoksa tabiatta eşyanın oluşumunda kullanılan ve aslında icad kabiliyeti olmayan maddî sebepler, tamamen göstermeliktirler. Herhangi bir işe karışamazlar, sadece iş işlenir onların üzerinde. Varlıklarının bir sebebi de, imtihan sırrıdır. Asla eşya üzerinde gerçek manada bir etkileri yoktur ve olamaz.

Eser metninde gayet veciz olarak ifade edildiği gibi, bir saati yapan ustanın saati ve çarkları kendisi yapmayıp, o saatten daha karmaşık bir makineyi o saat içinde yapması ve o saatin yapımını o makinenin ellerine vermesi gibi bir şeyi hayal etmek dahi çok zorlama bir düşüncedir. Hem kolaylık, hem de gereklilik noktalarında böyle bir şey, ihtimal dışı bırakılacak bir seçenektir. Çünkü hem saatin doğrudan doğruya o ustanın maharetli elleri tarafından yapılması daha kolaydır, hem de öyle bir makinenin yapılmasına gerek yoktur.

Yine hayalleri zorlayacak bir misal de şudur: bir yazının, eline kalemi alan birinin bizzat kendisi tarafından yazılmış olması, gayet kolay ve akla yakın olan açıklamadır. Yoksa o kitaptan daha zor ve sanatlı bir makinenin, sırf o kitaba özel olarak yapılmış olduğunu düşünmek (her bir canlının yapılması için ayrı bir kalıp gerektiğini hatırlayalım) gerçekten de hem gereksiz, hem daha zorlu olması noktalarından, böyle bir ihtimalin varlığı akıl planında bahis konusu bile olamaz.

Tabiatı bir matbaa gibi düşündüğümüzde, o makinenin aynı kitabı çoğaltmak noktasında bir kolaylığa sebep olması iddiasına cevap ise, her canlının kendine ait özelleşmiş kalıbı ve suretinin, basılan kitapların hiçbirinin tamamen aynı aynına olmadığını göstermesidir. Misal olarak insanların göz retinası, parmak izleri, yüz şekilleri gibi birbirinden farklı kalıplar ve hatta tamamen ayrı matbaalar isteyen yüz binlerce canlı türü, böyle bir kolaylık ihtimalini iptal ettiği gibi, diğer taraftan bir canlının vücudunu oluşturmak için gerekli maddelerin dağınık bulundukları dört bir taraftan, lâzım olan hassas ölçücüklerinde o vücuda getirilmesinin, o vücudun içinde özel ve belli yerinde yerleştirilmelerinin ve düzenli olarak çalıştırılmalarının apayrı cihazları gerektirmesi dışında, o maddelerin kâinatın ve dünyanın her tarafından toplatılması için yine ilahî kudrete ihtiyaç olmayacak mıdır? O çok çeşitli ve gerekli maddeleri o tezgah, matbaa veya makinenin kendisi toplayıp getirmeyeceğine göre…

Eğer tasvir ettiğimiz bu durumu hayalinizde canlandırabildiyseniz, bunun ne kadar anlamsız ve saçma sapan bir varsayım olduğunu ve böyle bir şeyin gerçekleşme imkânı ve ihtimali olmayan, bilim dışı bir kurgu ve asılsız bir hikâye olduğunu açıkça görmüşsünüzdür.

Sonuç olarak, hikmetiyle sebep ve neticeleri birbirine bağlayan çok büyük bir kudretin, tüm görünen sebepleriyle birlikte eşyanın bütününü tek başına yarattığını ve her an bizzat idare ve kontrol ettiğini kabul etmek gibi makul bir yola girmek zorunlu görünüyor.

Yoksa gerekli yüksek teknolojili alet, edevat ve cihazlara sahip olmadıkları ve bu işleri yapmaları kabiliyetlerinin çok dışında oldukları gözle göründüğü halde, aletsiz maddî, tabiî sebeplerin eşyayı icad etmesi ve şuursuz tabiatın canlı vücutları çalıştırması gibi zorlu ve mümkün görünmeyen bir yolda ısrar etmek, nasıl bir düşüncenin ürünüdür ve nasıl insafla, hakikat arayışıyla ve bilim aşkıyla bağdaşır?

Bir önceki yazımızda, eser metnindeki sorulardan bahsetmiş ve cevaplarının bize ifade ettiği anlamı ele almıştık. Şimdi neden her şeyin doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak tarafından sınırsız kudreti ile yapılması gerektiğini ve her şeye sözü geçen iradesiyle her yerde ve her an hükmetmesinin lüzumunu ve hangi sebeple hiçbir sebebin hakikî manada en ufak bir müdahale hakkının ve yaratıcının yanında kendilerine de müracaat ve teşekkür edilme payının olamayacağını inceleyeceğiz.

Öncelikle şunu ortaya koyalım: Kayıtsız bir hâkimiyete sahip olmak, her şeyi yaratmış olmanın ayrılmaz bir parçası ve zarurî bir neticesidir. Kâinatın tüm zerrelerini yoktan var etmek ve onlardan düzenli sistemler icad etmek demek, en küçük atom altı parçacıktan en büyük yıldızlara kadar her şeyi elinin altında bulundurmak ve tümüne birden söz geçirebilmek anlamına gelir. Her şeye bu tarzda hükmedebilen akıl almaz derecede büyük olan bir kudretin, hiç ihtiyaç olmadığı halde bir takım aciz sebeplere kendi isteğiyle iktidar vermesini ve sınırsız olan hükümranlık dairesini daraltarak sınırlı hale getirmesini tasavvur etmek dahi mâkul değildir.

Diğer taraftan, bir düzenin var olduğu sistemlerde, hâkim bir merkezden, tek noktadan idare esası vardır. Çünkü bir işe birden fazla kişi karışırsa ve müdahale ederse, elbette karıştırırlar. Bu kaide, bağımsız bir iradeyle hareket edenler için söz konusudur. Yoksa tek bir irade tarafından verilen emirlerle yönlendirilenlerin işbirliğine dayalı çalışmaları için geçerli değildir. Zaten meselemiz gerçek hâkimiyettir. Bu durumdakiler hâkim değil, emir altında çalışan bağlı memurlar veya birbirlerinden onay almadan hareket edemeyen ortaklar hükmünde olurlar.  Hem yüz askerin bir tek subayın emir ve idaresine verilmesi gayet kolaydır ve düzeni netice verir. Fakat bir askerin idaresi, aynı anda yüz subaydan birden istenilse, her biri birbirinden bağımsız hareket etmek, emir ve hükmetmek isteyen o subaylar, zorluğa ve karmaşıklığa sebep olurlar.

Ayrıca kâinat çapında hükmeden, her eşyanın her şeyini bilen, gören, her ihtiyacını karşılayan ve kayıt altına alınmayan bir kudretten bahsediyoruz ki, basit bir memleketi idare eden ve yardımcısız yapamayan aciz bir hükümdar gibi olmayan kâinatın mutlak hâkimi, kimseye ihtiyacı olmadığı gibi tamamen bağımsız hareket ettiğini ve her şeyin iradesiyle olduğunu, her yerde kendine mahsus bir imza bırakarak gösteriyor.

İnsanların birbirinden farklı ve her biri için özel olarak şekillendirilmiş yüzlerine, ciddiyetle ve alıcı bir gözle yeniden bakalım, nasıl da istediğini istediği gibi yapan bir iradeden haber veriyor görelim. Her şeyin bir tek kişi tarafından yaratıldığını ise, aynı fabrikadan ve aynı tornadan çıkmış hissini veren benzerliklerle anlatıyor. İşte tüm insanların ve hayvanların gözlerinin, kulaklarının, burunlarının aynı yerlerde olmalarına ve tüm vücut organlarının temelde aynı tarzda yapılışına dikkat edelim. (kaideyi bozmayan ve yine bağımsız bir iradeyi ispat eden istisnalar hariç)

Böyle her yerde ve her şeye, her an hükmeden bir hâkimiyet, tasavvuru mümkün olamaz ki, hiç ihtiyacı olmadığı halde, hükümranlığına başkalarının iştirakini ve müdahalesini veya kendi gibi hükmedecek bağımsız yardımcıları ve müstakil kudret sahiplerini itirazsız kabul etmekle, hâkimiyet dairesini kendi kendine lüzumsuz daraltsın ve böyle bir şeyi rahatça kabul etsin ve rıza göstersin de, hudutsuz hâkimiyetine en küçük bir müdahaleyi tüm kuvvetiyle ve şiddetli olarak reddetmesin.

Tabiat Risalesi’ndeki diğer bir ilginç soru da, yerde ve gökte ne varsa zaten daima Allah’ı zikrediyor ve O’na ibadet ediyorken,  yaratıcının yanında bir takım sebeplere de bazı küçük işlerde müracaat ve teşekkür etmenin, âdeta onlara da kulluk edercesine minnet ve şükranda bulunmanın ne sakıncası olduğudur. Bu soruda önemsiz gibi gösterilmeye çalışılan, bazı küçük şeylerde sebeplere teşekkür etmek (tabiata teşekkür etmek gibi) ve eşyanın bazısını o sebeplerden bilmek (örn: elmayı ağaçtan bilmek), yaratıcının maksatlarının gerçekleşmesi noktasından o kadar büyük bir meselelerdir ki, hiçbir yönden asla kabul edilemez.

Çünkü nasıl ki bir ağacın maksadı, neticesi ve varlığının sebebi meyvesidir. Bütün ağaç, her şeyiyle, o meyveyi netice vermek için çalışır. Aynen bunun gibi, kâinat ağacının da meyvesi insandır. İnsanın meyvesi de şükür ve ibadettir. Yaratıcının baktığı noktadan, kâinatın yaratılış maksatlarının merkezinde, kendini şuur sahiplerine tanıttırmak ve sevdirmek vardır. Kendi güzelliğini ve mükemmelliğini hem kendi görmek, hem de göstermek ve takdir ettirmek için bu kâinat yaratılmıştır.

Dolayısıyla bu maksatların yerine gelmesi için, öncelikle bu güzelliğin gösterileceği bir sergi yeri ve bu mükemmelliğin sergileneceği bir teşhir zemini ve minnet hissi uyandıracak nimetlerin, ikramların sunulacağı bir ağırlama mekânı lâzımdır. Güzel sanatlarla dokunan, mükemmel tasarımlarla işlenen, maharetli nakışlarla süslenen, leziz ikramlarla doldurulan misafirhaneye (dünya misafirhanesine); yapılan tüm bu işleri görecek, takdir ve hürmet edecek ve böyle bir yere davet edildiği için sevinecek ve kendine böyle ikram edeni hararetle sevecek ve misafirhane sahibinin harika işlerine hayran kalacak anlayışlı bir muhatap lâzımdır. O muhatap da ancak insandır. O insanın aklının hayret edeceği işler, kalbinin seveceği güzellikler, şükredeceği ve minnet duyacağı nimetler bu maksatların yerine gelmesi içindir.

Kâinatın merkezinde insan, insanın merkezinde de bu güzel ve mükemmel kâinattaki ilahî tecellileri aklıyla anlamlandırması, kalbiyle takdir ederek sevmesi, kendine takdim edilen nimetleri gönderenin kim olduğunu bilerek, kendini böyle şerefli bir seyircilik makamına çıkarana iman etmesi ve yalnız O’na ibadet ve şükür etmesi vardır.

Tüm takdir ve şükrün, elbette yalnız kendine verilmesini isteyen Allah, hiçbir ihtimal var mıdır ve hiç mâkul müdür ki, tüm maksatlarını bozacak ve zedeleyecek ve o maksatlara ve hikmetlere ciddî zarar verecek bir şeyi kabul etsin, ona ses etmesin, itirazı bulunmasın! Asla, hiç mümkün değildir.

Bir fabrika sahibinin ürettiği arabanın rakip firmaya hibe edilmesine ve o arabanın üstüne rakip firmanın markasının basılmasına fabrika sahibinin razı olması nasıl tasavvur edilemez ise[1], öyle de, Allah’ın daima işleyen muhteşem bir fabrikası olan şu kâinatın en kıymetli üretimi olan insanın, fabrika sahibinin gözünde en önemli özelliği ve fabrikanın manevî mahsulü (ürünü) olan şükür ve ibadetin, sahte ve rakip ilahlar hükmündeki sebeplerin ellerine teslim edilmesine ve şükür ve ibadete vesile olan hiçbir şeyin, doğrudan onlardan bilinmesine, insanın ve kâinatın sahibi olan Allah, asla razı olmaz.

Netice olarak, her şeyin üstünde yapım ve tasarımın kime ait olduğunu gösteren ve basılmış tek bir imza vardır: “Made in Allah”! Yani tüm eşya güzel sanatlarıyla, eşsiz tasarımlarıyla hep beraber Kur’ân’ın lisanıyla manen der: “Lâ ilâhe illallah!”

“KEŞİF YOLCULUKLARI” VİDEO KANALIMIZ

Sizi, gerçeğin arayışında hayalî ve zihinsel bir keşif yolculuğuna çıktığımız video sunumlarımıza davet ediyoruz. Tabiat Risalesi Açılımları Seminerlerimizden alınan, etkileyici görsellerle sunulan ve hakikat arayışında çok ciddi bir kaynak olma mahiyetini taşıyan videolarımızın tamamına ulaşabileceğiniz internet adresi:

https://www.youtube.com/channel/UCxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

(Youtube arama bölümüne ‘Ediz Sözüer’ yazarak da ulaşabilirsiniz. Ayrıca görsel ve yazılı tüm çalışmalarımız facebook.com/ediz.sozuer adresinden yayınlanmaktadır)

Yazı Dizisinin Bu Bölümüne Ait Keşif Yolculuğu Videosu:

Eşya Üstündeki Tasarım İmzası

 


[1] Temsiller, yüksek hakikatleri akla yaklaştırmak için dürbün gibi bir alettir, yoksa Allah tüm misallerin üstündedir. Yani soyut, yüksek ve derin hakikatleri bizler ancak misaller yardımıyla anlarız. Misaller sadece anlamamızı kolaylaştırmak içindir, yoksa Allah’ı böyle somut misallerle özdeşleştirmememiz gerekiyor.  

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.