1. YAZARLAR

  2. Ahmet NAS

  3. Enaniyet ve milliyetçilik aynı kefede
Ahmet NAS

Ahmet NAS

Yazarın Tüm Yazıları >

Enaniyet ve milliyetçilik aynı kefede

A+A-

Milliyetçilik tartışmalarından dolayı, Risale-i Nur’daki ‘Ene’ bahsini yeniden okuduğumda, şahsi hayatımdaki ‘ene’nin toplum hayatımızdaki ‘milliyet’e tekabül ettiğini gördüm. Ve bazı benzerlikler gördüm. Paylaşmak istedim.

Buyurun, önce ‘Ene’den başlayalım isterseniz, 30. Sözü beraberce takip edelim.

“Yer, sema ve dağların yüklenmekten çekindiği bir ‘emanet’ insanın nefsine takılmış ve insanın eline verilmiştir. Bu ‘Ene’(benlik duygusu), kendi mahiyetinin bilinmesi ile,hem kainatın anlaşılmasına hem de Rabbinin anlaşılmasına vesile oluyor.

Rabbimiz, kendi Sıfat ve Esma-i Hüsna’sının anlaşılması için benliğimize bazı işaretler ve alametler koymuştur. Benliğimize takılan işaretlerden dolayı, benliğimiz, Allah’ın anlaşılması için, bir vahid-i kıyasi(ölçme aleti) gibi olmuştur. Öyle ki, nefsimize baktığımızda, benliğimizi hayra ya da şerre, iki türlü de kullanabiliyoruz. Hayra kullandığımızda, yaratılış maksadına uygun davranmış oluyoruz.

Allah’ın, Esma ve Sıfatının mahiyeti bilinmediğinden ve O’na bir sınır çizilemediğinden dolayı, anlaşılamıyor. Ama insan, bu ‘ene’nin vasıtası ile, O’nun sonsuzluğunu, hangi Esma’nın ne olduğunu, mahiyetinin nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor ve O’nun sonsuz hazinelerini keşfediyor.

Mesela, kendi bilgisine sahip olduğunu düşünen insan, kendi sahip olduğu cüz’i ilim ile Allah’a baktığında, şöyle düşünebilir:  ‘Nasıl ki ben, bir ilim sahibi isem, Allah da bir ilim sahibidir. Gerçi benim ilmim, cüz’idir. Ama olsun, ilim ‘benim’dir. Ama, Allah’ın ilmi ise, sonsuzdur ve ihata edemeyeceğim kadar çok ilim sahibidir.

Buraya kadar nefis, kendisinin de Allah gibi bir ilim sahibi olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama ne zaman ki, nefis, kendi cüz’i ilminin de aslında O’nun ilminin içinde olduğunu, aslına ‘kendi ilmi’ diye bir şey olmadığını, ‘kendi ilmi’ diye bildiği şeyin aslında O’nun ilmi olduğunu anlamaya çalışıyor, işte o zaman, Allah’ın kuşatıcı ve geniş ilim sahibi, sonsuz ilim sahibi olduğunu, aslında kendisinin (O öğretmezse, hiçbir şey bilmediğini) anlıyor ve Allah’ı tenzih ediyor/edebiliyor.

İşte insanın nefsi, bunu yaparken, kendi farazi olan ‘benliğini’ Allah’ı anlamada kullanmış ve ‘ene’ de asıl vazifesini görmüş oluyor.

Burada ‘ene’nin varlığı, farazidir. Yani, ‘mutlak’ olarak var olan değil, farazi olarak, var olandır. Yani, varlığı nisbidir, başkasına nisbetle bilinebilir. Başka insanlara nisbet edildiğinde, insan kendi varlığını anlıyor. Hepimiz küçük iken, tıfıl iken, kendi varlığımız hakkında bir fikir sahibi değildik. Ne zaman ki, başkasının varlığını gördük, anladık, o zaman kendi varlığımızı da hissetmiş olduk ve ‘kendimiz’in farkına vardık.

Bebek, önce annesinin farkına varır, ondan sonra kendisinin farkına varır. Ama insanın Allah’ın farkına varması için, önce kendisini tanıması, ondan sonra Allah’ı bulması söz konusudur. Bu süreç şöyle gelişiyor. İnsan önce kendisini tanır, sonra başkalarını, sonra da bütün kainatı tanımaya çalışır.

İnsanın kendinden başkası, Allah olunca insan, kendisin farkına şöyle varıyor: Allah vardır ve sonsuzdur ve Kurdreti ve Rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Sonra dönüp, kendimize baktığımızda, ‘Ben, bütün kainat içinde çok cüz’i bir varlık olarak, O’na karşı varlık iddiasında bulunamam.’ Allah’a nisbet edilmezse, ‘Ene’nin varlığı anlaşılamıyor.

Bu hükmün tabii bir sonucu olarak, ‘Ene’nin varlığını yok sayamayız. Zira, insanın bir sürü özelliği, insanın ‘ene’si sayesinde öğreniliyor ve ortaya çıkıyor. Bütün kabiliyetleri, bu ‘ene’ üzerinden ortaya çıkıyor ve onun sayesinde, insanın kabiliyetleri neşv-ü nema buluyor.

Demek ki, insan, insan olma özelliğini ‘Ene’ sayesinde kazanıyor. Ve ‘Ene’ bu özelliği sayesinde, kainatın içinde, sıradan bir varlık olmaktan, ‘Allah’ın muhatabı olan bir insan’derecesine çıkıyor. Aksi halde, insan, kendisine verilen kabiliyetleri yerli yerinde kullanmadığından dolayı, insanlıktan çıkıyor ve hayvandan da aşağı dereceye iniyor. Yani, hayvan bile olamıyor, hayvandan daha aşağı mertebeye inmiş oluyor.

Bencillik(enaniyet) yaptığında insan, hem kendisini kainatın merkezinde/üstünde görüyor. Hem de kendisine verilen bütün kabiliyetleri öldürüyor. Böylece insan, ahsen-i takvim, eşref-i mahlukat olma özelliğini yitirmiş oluyor. İnsan sosyal(toplumsal) bir varlık olduğundan dolayı, bu bencilliği, sadece kendi şahsi hayatını etkilemiş olmuyor. Bütün bir toplumu etkilemiş oluyor. Zira toplum dediğimiz şey, insanlardan müteşekkildir. Bencillik, bir arada yaşamayı, birbirini anlamayı engelleyen bir şeydir. Zira, bencillik, ‘hep ben’ dedikçe, diğer insanların hakk ve hukunu zayi eder.

Ene’nin bu özelliklerinin bir kısmını ‘milliyet’ kavramında gördüm. Beraberce karşılaştıralım. Milliyet, insanların, toplum olarak beraberce yaşamaları için verilen farazi bir kavramdır. Milliyet’in kendi bizzat varlığı yoktur. Ancak varlığı, başka varlıklara, mesela diğer toplumlara mukayese edildiğinde varlık kazanır.

Mesela insan, başka kavimlerin var olduğunu anladığında insan, kendi kavminin farkına varıyor. Başka dillerin varlığı ile muhatap olmayan insan, kendi kavminin farkına varamıyor. Bütün dünyayı, kendi kavmi zannediyor.

Fıtraten sosyal olarak yaratılan insan, şahsi hayatında nasıl ki başka insanlara muhtaçtır ve onlarla görüşmeye, tanışmaya, kaynaşmaya meyillidir. İnsan topluluğu olarak bir milliyete mensup olanlar da diğer toplumlarla görüşmeye, tanışmaya, kaynaşmaya meyillidir.

Ancak şahsi hayattaki bencillik, şahsi hayatta kalmayıp, toplumsal hayata sirayet ettiğinde, toplum da diğer toplumlarla kaynaşma değil, çekişmeye başlar. Şahsi hayattaki bencillik, toplumsal ve kollektif bir bencilliğe dönüşür. Şahsi bencillik, bir şahsı ilgilendirirken ve bireysel insanın çöküşünü ifade ederen, kollektif bencillik, kendi milliyetine dayanarak, Allah’ın emirlerine karşı savaşmaya başlar.

30.sözde de Üstadımız öyle demiyor muydu?:

‘Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır, koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra, nevin enâniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i neviyeye istinat ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze eder.’

Bu paragraftaki nev’in enaniyeti,asabiyet-i nev’iye, asabiyet-i milliyeve  enaniyet-i nev’iye kavram çiftlerine bir daha bakalım.

Nev’in enaniyeti, milliyetçiliktir. Asabiyet-i nev’iye, kendi milliyetinin asabiyetini, üstünlüğünü ifade etmektir. Ve enaniyet-i nev’iye, toplumsal bencilliktir.

Milliyet, verili bir durumu ifade eder. Tıpkı ene gibidir. Kötüye kullanıldığında, milliyetçilik halini alır. Ene, kötüye kullanıldığında enaniyete dönüştüğü gibi, milliyet de kötüye kullanıldığında, milliyetçiliğe dönüşmektedir.

Milliyet de tıpkı ‘ene’ gibi, içinde kabiliyetler barındırır. Ene’deki kabiliyetler, doğru kullanıldığında, nasıl ki, mükemmel insan ortaya çıkabilir, kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında, en kötü insan ortaya çıkabilir. Milliyette de milli hisler, duygular, yardımseverlik, misafirperverlik, yardımlaşma, toplumsal cemaatler(sınıflar) gibi kabiliyetler iyiye kullanıldığında, mükemmel toplum(asr-ı saadet gibi) ortaya çıkar. ‘Bir milletin mizacı, o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi, lisân-ı millîsi de hissiyatının ma'kesidir’ demiyor muydu Üstadımız?

Bu özellikler, yanlış kullanıldığında veya kullanılmadığında, toplumda dejenerasyon, sınıf çatışmaları, başka toplumlarla, başka milliyetlerle/milletlerle çatışma ortaya çıkar. Bir milletin, mizacı, hissiyatı, lisan-ı millisi yok olduğunda, artık, milliyetten bahsedilebilir miyiz? Ene’nin olmaması, ya da nefsin öldürülmesi, nasıl ki şahsi kabiliyetleri de öldürüyor. Bir toplumun da mizacını, dilini, duygularını öldürdüğünüzde, artık o milleti de öldürmüş gibisiniz. Ona, sorumluluk yükleyemezsiniz, kabiliyetlerini inkışaf ettiremezsiniz.

Ene, kendisinden çok başkasını gösterdiğinde, kendi varlığını ve yaratılışının amacını ortaya koymaktadır. Ama, bencilleştiğinde ve hep kendisini, hep kendi iyiliklerini gördüğünde, hep kendisini beğendiğinde, yaratılış maksadına aykırı davranmaktadır. Aynı milliyetten olan insan topluluğu da hep kendisini beğendiğinde, hep kendi milliyetini ön plana çıkardığında, başka milliyetleri inkar eder ve kendi milliyetinin varlık maksadına aykırı davranmış olur.

İnsan milliyetinin yaratılış amaçlarından birisi de aynı dili konuşan insanlarla yakın ilişkiler içinde olmak ve toplumsal kaynaşmadır. Farklı dilde olan insanlarla ise, tanışmak ve onlarla kaynaşmaktır. Hucurat suresinde, bu yaratılış maksadı, şöyle ifade edilir: ‘Ben sizi bir erkek ve bir dişiden yarattım ve sizi millet millet yarattım ve sizi farklı kabileler olarak yarattım ki, biribirinizi tanıyasınız diye, bir birinizi inkar edesiniz diye değil.’

İnsan topluluklarının bir birini tanıması nasıl olacaktır? ‘Ben Türküm, siz Kürtsünüz, başkaları da araptır vs.’ dersek, bir birimizi tanımış sayılıyor muyuz? Yoksa bu tanıma, tanışma ‘muarefe’ dediğimiz kavram çok daha geniş bir manayı mı ifade ediyor?

Eğer şahıs olarak iki kişinin tanışmasından bahsedersek, yukarıdaki ifadeler, yine yeterli değildir. Zira iki kişinin kendi arasında tanışması da yukarıdaki gibi sınırlı değildir. Daha derin tanımak için, zamana ihtiyaç vardır. Söz konusu olan, farklı dildeki farklı kültürdeki insan toplulukları(milliyetleri/milletleri) olduğundan dolayı, yukarıdaki ifadeler, ayetin çok dar bir manasını daraltmak olur. Ayetin manası topluluğa hitap iken, bir şahsa hitap edilmiş gibi addedilmiş olur.

Bu ayetin, çok geniş olan manalarından bir tanesi, fıkhi/hukuki bir manası iki toplumun(milliyetin/milletin) tanışmasıdır. Yani buradaki tanıma, bir birinin statüsünü(dilini, kültürünü, rengini, hakklarını) ifade eder. Öyle ise, milliyetlerin/milletlerin bir biriyle tanışması, aslında hukuken birbirini tanıması anlamına geliyor.

Sonra, aralarında hukuken tanışan, birbirinin hukukunu tanıyan kavimler, böyle yaparak aslında Allah’ın yaratılış maksadını gerçekleştirmiş oluyor. Muarefe, sağlanmış oluyor.

Aksi halde, bir birini tanımayan kavimler, aralarında savaşarak, yekdiğerini yok etmeye çalışır. Bir millet, tek bir millet kalmak için savaşır. Milliyetçilik savaşları, geçen asırda, hem birinci hem de ikinci dünya savaşına yol açmıştı. Ve her devlet, kendi devletinin ve milletinin gururunu, enaniyetini savunmak için, diğer milletlerin, devletini, gururunu kırmıştı, toplumsal enaniyetini kırmıştı.

Ulus-devletler çağında, uluslar, hep tek devlet-tek millet, olmak için savaşmıştı.  Farklı etnik yapılardan gelen imparatorluklar, kendi aralarında savaşıp, tek millet-tek devlet olmak için savaşmıştı. Aslında, devletler, kendi uluslarını yaratmıştı(!) Devlet, kendisini kadir-i mutlak olarak gördüğünden dolayı, kendi ulusunu/milletini/milliyetini yaratmıştı(!)

Yaratmak, Allaha mahsus olduğu halde, bilerek bu kelimeyi kullandım. Zira, ulus-devlet, herşeyi kendisinin yarattığını söylemekte, adeta, Allaha mahsus sıfatlar ile kendisini yüceltmektedir. Devlet, kendisini de toplumun yegane yaratıcısı olarak görmektedir. Zira, devlet, toplumun kültürünü, dinini, ahlakını, dilini, adetlerini belirlemekte ve şekil vermektedir. Öyle ki, bir devlete ait vatandaş olarak kendimizi tanımlıyoruz, yani devletin vatandaşı.

Modern devlet, herkesin, kendisi için şehit düşmesini istemekte ve varlığını kutsamaktadır. Ne yazık ki, bazı müslümanlar da bu şehadeti, Allah’a şehadet olarak görmekte ve kutsamaktadır.

Oysa ki, şehitlik dini bir kavramdı. Allah için, savaşmak, Allah için ölmek, Allah’ı görür gibi ölmek ve o uğurda kendisini feda etmek, Onun uğruna varlığını feda etmekti.

Devlet, kendisine şirk koşulmasını istememekte ve tekliğine, üniterliğine laf ettirmemektedir. Böyle bir devleti meydana getiren toplum da üniter yapıyı, toplumsal tekliğe indirgemekte ve üniterliği tartışamamaktadır bile. Halbuki, üniterlik, milliyetçiliğin başka bir yüzüdür.

Üniter yapı, Allah kelamı değildir ve her zaman tartışılabilir. Verili Cumhuriyet rejimini tabu kabul edip tartışmamak, toplumsal kabiliyetlerin heba olmasını doğurur.  Hele hele üniterlik bu kadar çatışmaya sebep olmuşsa, bu üniterlikten ilk vazgeçenin mü’minler olması gerekmez mi? Şimdi mü’minler, bu üniterliği tartışmasız kabul ediyorsa, bu milliyetçilik değil de nedir?

Milliyetçilik, devletin selameti için, fertleri feda eder. Devletin mukaddes, münezzeh olarak kabul edenler için, feda edenlerin Türk olması ile Kürt olması arasında pek fark yoktur. Yoksa, siz, ‘Türkler feda edilemez, ancak, Kürtler feda edilebilir mi diyorsunuz?’

Yoksa siz,  aslında, ‘Türk milliyetçiliği, müsbet milliyetçiliktir. Kürt milliyetçiliği ise, menfi milliyetçiliktir’ mi diyorsunuz?Eğer öyle diyorsanız, 25. Sözün iki medeniyet mukayesesi yapılan yeri yeniden okuyun. Bakın batı medeniyetinin, hakk yerine, kuvveti nasıl ikame ettiğini göreceksiniz. Ve bu kuvvetile, bir unsurun diğer unsurları yok etmesi için nasıl kullanıldığını da varın siz hesap edin.

Milliyetçilik, öyle bir hastalıktır ki, bilinmez ki bir hastalıktır. Hepimiz nefis sahibiyiz ve enaniyetimize mağlup olabiliriz. Milletler de kollektif bir nefis sahibidir. Nasıl ki, şahsi hayatımızda nefimize mağlup olabiliyorsak, kollektif hayatımızda da milli nefsimize mağlup olabiliriz. Milliyetçiliğin bir hastalık olduğunu kabul etmek, ayıp değildir. Ayıp olan, toplumsal olarak ya da bireysel olarak, böyle bir hastalığa sahip olmadığımızı söylemektir. Hasta olduğunu kabul edenin, hastalığının tedavisi asan olur.

Enaniyet ile ve milliyetçilik hastalığı ile malul olmuşsak, Allahtan af dileyelim. Enaniyet ile, birini kırmışsak, kendisinden özür dileyelim. Milliyetçilik hastalığından dolayı, başka bir milliyeti yok etmişsek, o milletten özür dileyelim, helalleşelim. Helalleşmeden, iki insanı barıştırmak mümkün olmadığı gibi, iki toplumu da barıştırmak zordur.

Son sözüm, ‘ene’ şahsi hayatımızda, enaniyete dönüştüğünde ne tür rezillikler ortaya çıkıyorsa, ‘milliyet’ de ‘milliyetçilik’e döndüğünde çok daha büyük rezilliklere yol açmaktadır. Tabiat risalesindeki ‘evcedeth-ül esbab’ın ‘tabiat’tan farkını, bir de ene bahsi ile birlikte okuyun.‘Ene,’ esbabtan sadece bir tanesi iken, esbap perdes kalınlaştığında, nasıl da tabiata inkılab ettiğini göreceksiniz ve bana hakk vereceksiniz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum