1. YAZARLAR

  2. Serhat NİSAN

  3. En uzun şubat?
Serhat NİSAN

Serhat NİSAN

Yazarın Tüm Yazıları >

En uzun şubat?

A+A-

28 Şubat ve soruşturmasına Münazarat’ın tahayyül ettiği medeniyet perspektifi, çizdiği insan profilli, ortaya koyduğu anayasa modeli doğrultusunda, “hak” ve “özgürlük”  ekseninde bakmak istiyorum.
Münazarat, insana ait her türlü değeri ve kutsiyeti hukuk/yasalar ile teminat altına alır. Hukukun geçerli olmadığı her şeyi hayvaniyetle ilişkilendirir. Sorunların asıl kaynağı ve sebebi olarak sûreten medenileri, dinde lakaytları, dimağ, kalb ve femden yoksun fikren cahil kalanları, zayıf düşmüş cehaleti, müdahin memurları, amiriyet ve hakimiyetin gölgesi, müstebit kurtları, halaskar-ı zabitan ve mantıksız zabitleri sayar. 28 Şubatın bir mağduru olarak, olayı bu doğrultuda ele aldığımızda, onu doğru bir yere koymuş olur, doğru bir şekilde değerlendirmiş oluruz. 28 Şubat'ın asıl sebepleri yukarda saydıklarımız. Türkiye mahallesinde her sokaktan, caddeden, bulvardan fail, fiil, mağrur ve mağdur var. 

***

Nihayet diyorum. Beklenen ve istenilen gelişmeler olmaya başladı. Yıllardır eksik dile getirilen veya hiç dile getirilmeyenler ekranlardan geçmeye başladı. Gazete sayfalarını çevirdikçe, web sayfalarını tıkladıkça, manşetleri göz attıkça ifşaatlar sergilenmeye, dönemin müstebitlikleri pazarda görücüye çıktı. Birbirini suçlamalar, yapılanları başkalarının üzerine atmalarla şemalar, grafikler, tablolar, şablonlar ile formların satır ve sütunları renklendirmeye, içini doldurmaya başladı.

***

Malum, en uzun süren o şubattan bahsediyorum. 28 Şubat'tan! Mağrurların bir azınlık ve mazlumlarının sayılamadığı kadar çok olduğu o şubattan! Bin yıl sürecek denilen o soğuk ve karanlık şubattan! İnsanlığın yazılı tarihin 1. ile 1997. yılları arasındaki 1997 yıllık sürdüğü en uzun Şubat'tan. Benim de mağdur olduğum, okulumu bırakmama sebep olan Şubattan. Takvim yapraklarının 28 Şubat 1997'yi gösterdiği; insana, insanlığın çok görüldüğü o karanlık aydan, günden bahsediyorum. Gözyaşlarının sel olduğu, ülkemizde yeni bir aydınlanmanın, tefekkür kıvılcımlarının başlangıcına sebep olan bizim şubattan bahsediyorum. 28 Şubat ve 28 Şubat yargılamalarından söz ediyorum. Tam on beş yıldan fazla süren o şubatta ne mi oldu? Hiçbir şey! 28 Şubat 1997 günü, takvim sayfaları arasında sadece bir yapraktan ibaretti (!) Başka da bir şey değildi.  28 Şubatta meydana gelenlerin tümü bir hayal, bir rüya idi.
On  beş yıl kadar süren o rüyada ne mi olmadı? O rüyada ne mi görmedik? Okuyalım.

***

O kabus gibi geçen rüyada hiç gözyaşı dökülmedi.
Arka arkaya istifa etmedi milletin vekilleri.
İnsanların alın teri yeşil sermaye diye renklenmedi. 
İrtica diye bir sanal gündem oluşturulmadı.
Jet hızıyla açılmadı kapatma davaları ve kapatılmadı partiler.
Bir anda  ortaya çıkmadı ve bir anda ortadan yok olmadılar bir garip dini gruplar, akımlar.
Tarikat mensupları, mesken eylemedi kitle iletişim araçlarını, dergah haline getirmedi medya plazalarını.
Hiç batmadı, batırılmadı bankalar.
Zengin olmadı kankalar.
Özel bir şekilde özel kimselere yapılmadı özelleştirmeler, ihaleler.
Medya devleri hiç el değiştirmedi.
Milyonlarca dolarlık  sermaye birikimi el değiştirmedi.
Genel sekreterler, aşındırmadı parti binalarının yollarını.
Ve düzenlenmedi Atinalarda toplantılar.
Gelmedi meydana, ekonomik krizler.
Bakanlar yağlı kazığa oturtulma iğrençliğiyle tehdit edilmedi.
İnsanlara ağır küfür edilmedi. Bu küfürler, Cumhurbaşkanları tarafından “boşalma” hakkı olarak görülmedi.
Öğrenci yurtları, şok baskınlarla ana haber gündemlerine konu olmadı.
Kampus kapılarında hiç oturma eylemleri yapılmadı.
Üniversite kapılarında deklanşör, şak şak diye çalıştırılmadı. Patlamadı flaşlar.
Başlarını açmak için kabinlere girmedi öğrenciler.
Gelecekleriyle, hayalleri ile kalkanlar, coplar ve gazlar arasında sıkışmadı, öğrenciler.
Sabah, mesleğinin icrası heyecanı ile evinden çıkıp, akşam mesleğinden atılmış olarak çocuklarına, yuvalarına dönmedi; babalar, anneler, ablalar!
Yürümedi, yürütülmedi Sincan'da tanklar.
Gösteri yürüyüşüne yetişemeyenlere 2. kez yürütülmedi, paletler.
Başbakan yardımcıları çıplak fotoğraflarla psikolojik şantaj ve baskı altına alınmak istenmedi.

Başbakanlar tarafından, İHL öğrencileri yarasa olarak adlandırılmadı.
Yine Başbakan korumaları, protokol krizleriyle hapishanelere alınmadılar.
Hapishane mahzenleri, tutuklanacaklar için hazırlanmadı.
Bir acayip ezan merkezileşmedi. Babanız, ananız ölse salası dahi, mahallenizin imamı değil, organize edilmiş elektronik imamlar tarafından okunmadı.
Farklı karar veren, karar alan hakimler, savcılar sürülmedi mesleklerinden.
Hakim, savcı ve gazetecilere brifingler verilmedi.
Dakikalarca, çılgıncasına alkışlanmadı ayakta, generaller.
Bu ayakta  alkışlayanlar, hiçbir konuda karar almadılar sonrasında.
Kurulmadı eğitim yuvalarında, ikna odaları.
Yıllarca yargılanmadı, idamla siyasetçiler, ilim adamları.
Altın tepside sunulmadı iktidarlar, başbakanlık makamları birilerine.
Siyasi hayatlarımıza mal olsa da çıkacak bu kararlar, yasalar denilmedi Başbakanlar tarafından.

Başörtülülere özel alan dahil kamu alanının tamamında yasak uygulanmadı, hala da uygulanmıyor.
Gazeteciler, yazarlar gibi medya mensuplarıyla temaslar kurulmadı, medya patronlarıyla irtibat sağlanmadı.
Başbakanlar, pijamayla karşılanmadı medya patronları tarafından.
Yıllarca alın teriyle bir yerlere gelmiş, kariyer sahibi olmuş subaylar, astsubaylar, memurlar, akademisyenler, öğretim görevlileri, doktorlar, öğretmenler, hemşireler temizlenmedi.
Bu insanların başka kurumlarda dahi çalışmalarına engel olunmadı, simitçi olmaları dahi çok görülmedi.
Ve bu ülkede aynı yolda yürüyen insanlar çöplüklerden rızık temin etme arayışlarına girmediler hiç.
Okulların, yurtların ve dershanelerin eğitimleri irtica kapsamına alınmadı ve fişlenmedi.
Yıllarca görev yapan insanların emekliliklerine iki ay, üç ay kala atılmadılar kurumlarından.
Askeri okullarda görevli din dersi öğretmenleri yine dinci diye itham edilmediler ve dinci ithamıyla ordudan uzaklaştırılmadılar.
Milletin meclisinde,  dışarı dışarı sloganları eşliğinde vekillerin yemin etmesi engellenmedi.
Milletin vekillerinin evleri, gece yarıları basılmadı, kendilerine hadleri bildirilmedi.
Yalan dolan mektup kampanyaları gerçekleştirilmedi bir çok kişiye karşı.
Milletvekillerinin çocukları dahi, okullarında taciz edilmedi, rahatsız edilmedi.
Ordu içinde resmi olarak açılan mescit ve camilere resmî  kıyafetle girmek yasaklanmadı,  dini içerikli kitaplar toplanmadı askeri okullardan.
Ordudan, disiplin mahkemesi başkanları, disiplinsizlikten atılmadılar görevlerinden.
Dünyanın sayılı eğitim kurumlarında eğitim almış insanların eğitimleri iptal edilmedi.
Darbe döneminin kurumları, akademik camiada akademisyen avına çıkmadı.

Altı milyona yakın insan dinci, irticacı, nakşibendici, süleymancı, cemaatçi, sağcı, solcu,alevi, sünni, aşırı dinci, irticacı, cemaatçi, kürt, kürtçü, arap, eşi türbanlı, kızı türbanlı, anasının başı kapalı, hizbullahçı, milli görüşçü, fethullahçı, ülkücü, nurcu, radikal nurcu, radikal milli görüşçü, yeşil sermayeci, mgvci, nizamı alemci, gözünün üstünde kaşı var, menfaatine düşkün, aşırı dürüst gibi tanımlamalarla etnik, mezhepsel, dini, siyasi, politik, psikolojik ve ekonomik gerekçelerle fişlenmedi.
Gazeteciler tehdit edilmediler, andıçlanmadılar.
Gerekirse silah kullanılacak manşetleri atılmadı.
Ve sivil toplum örgütleri olan TOBB, Türk-iş, DİSK, TESK ve TİSK garip oluşumlara, yapılaşmalara girmedi.
İşadamları, hükümet, üniversiteler, medya büyük sorumsuzluk örnekleri göstermedi. Darbe şak şakçılığı yapmadılar hiç.

Ordu mensupları bir yana aileleri de birer haber toplama vasıtası haline getirilmedi, bunlara vatanı koruma ve kollama vazifesi yüklenmedi. Bunların elde edeceği her türlü bilgi, belge ve haberi yorum yapmadan silsileler yoluyla üst komutanlığa ulaştırması emredilmedi.
Alınterimiz olan memleketimizin paraları Ali Cengiz oyunlarıyla yurtdışına kaçırılmadı.
Bir anda başörtüsü yasağı  diye bir şey  çıkmadı ve yasak özel dahil tüm kamuda uygulanmadı.
Birilerinin tabiriyle bazı derneklere “korkunç” miktarda paralar aktarılmadı.
Üniversite rektörlerinden akademik personelin özel bilgilerini istenmedi, bunu vermeyenler görevlerinden alınmadı.
Düzmece Cinci Cemile senaryoları planlanmadı.
Öğretmenlerin, sınıfta saçları çekilmedi, peruk mu diye kontrol edilmedi.
Kız çocukları anneleriyle beraber idamla yargılanmadı.
Başörtülü eşlerini araçlarının bagajlarında garnizonlara sokmaya çalışmadılar insanlarımız.
Çocuklarının  mezuniyet törenlerine katılamadı, anneler, ablalar.
Bin yıl sürdürmek için planlanan bizim şubat bunca mağdur ve mazlum yaratmaktan başka bir basamak öteye gitmediği ortaya çıktı. Zamana 15 yıl dayanamadı.
Dönemin mağrurları, ulaşılmazları, balansçıları  tarafından oluşturulan kaos ortamından ve yasaklardan kurutulabilmek için 2x2x2  denklemi uygulanmadı. Bu denklemde iki genel seçim, iki yerel seçim, iki de referanduma gerek duyulmadı. Böylece yıllarımız  heba edilmedi.
Balansçılar sıra kendilerine  gelince  namaza başladılar, hidayete erdiler söylemleri gündemimiz sarsmadı.
Duymadılar belki, duymak istemediler belki, mazlumun, mağdurun ahının yedi kat göklerin ötesine geçtiğini.
İnsanın, insan olarak birçok hakkı olduğunu hiç akıllara getirilmek istenmedi.
Medya, bunları görmemezlikten geldiği gibi daha da derinleştirmedi.

***
Özetle ne miydi, bizim şubat ?

28 Şubat, ekonomik, politik/siyasi, dini zorlamaydı.
28 Şubat, ekonomiye, sağlığa, eğitime, inanca karşı zor kullanmaydı.
28 Şubat, her türden insanı, irticacı bulmak, buldurmak için kullanmaydı.
28 Şubat, öğrencilerin bileklerine kelepçelerin takılmasıydı.
28 Şubat, fişlemeydi.
28 Şubat, fişletmeydi.
28 Şubat, tasfiye etme hareketiydi.
28 Şubat, hak gaspıydı.
28 Şubat, psikolojik operasyondu.
28 Şubat, özgürlük ve hürriyetlerin ayaklar altına alınmasıydı.
28 Şubat, mahreme girmeydi.
28 Şubat, konut dokunulmazlığını ihlal etmeydi.
28 Şubat, bankaları soyma operasyonlarıydı.
28 Şubat insanların hayatlarıyla, onurlarıyla,
28 Şubat insanların ekmekleriyle, namuslarıyla,
28 Şubat  insanların eğitimleriyle, kariyerleriyle, gelecekleriyle,
28 Şubat insanların inançlarıyla, değerleriyle oynamanın planlanmış adıydı.
28 Şubat birilerinin üzüntüsüyle, hüznüyle, birilerinin keyif çatmasının diğer adıydı. Gerisi sadece imaj ve ambalajdı.
Rüyadan uyandığımızda korku imparatorluğunun sonu için Nisan 2012'de yargılamaların başladığını gördük. Yapanların yanına kar kalmayacağı gözükmeye başladı. Ve bunun bir rüya olmadığını gözükmeye başladı.
***

28 Şubat cümlesini öğelerine ayırıp çözümlediğimizde; cümlenin, özne, fiil ve yüklemden oluştuğu görülür. Bu cümlede özne hep aynıydı. Bazen etken, bazen de edilgen konumdaydı. Fiil hiç değişmedi. Fail bazen kabuk değiştirdi, cilt değiştirdi sadece. Ve yüklem hep yerinde durdu. Cümle hiç kuralsız olmadı, hep kurallıydı. Özne ve yüklem sabitti. Aradaki nesne, tümleç, zamirler çok önem arz etmedi. Bunların adı bazen Ahmet, Mehmet; bazen de Ayşe, Fatma, Fadime oldu. Cümledeki, özne yüklem uyumsuzluğu da ancak çok sonraları, anlatım bozukluğuna sebep olabildi.

28 Şubatın sebebi ne miydi? Cevabını en başta verdik: Sûreten medeniler, dinde lakaytlar, dimağ, kalb ve femden yoksun fikren cahiller, zayıf düşmüş cehalet, müdahin memurlar, müstebit kurtlar, amiriyet ve hakimiyetin gölgesi, halaskar-ı zabitan ve mantıksız zabitlerdi. Ne zaman yanıtlanmıştı, sorumuz? 1911'de. 102 yıl önce. Önden giden olmak, budur. Sorunu ve soruyu görmeden yanıt geliştirmek. Bunun adı görmektir.
Münazaratı görmeye ve münazaratla görmeye hazır mısınız?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.