1. YAZARLAR

  2. Mustafa ÖZCAN

  3. Emevilerden çağdaş İslamcılara temkin siyaseti
Mustafa ÖZCAN

Mustafa ÖZCAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Emevilerden çağdaş İslamcılara temkin siyaseti

A+A-

Temkin güçlenme, güçlendirme ve yerini sağlamlaştırma anlamına geliyor. Merhum Ahmet Yasin Filistin konusunda üç nesilden bahsederdi. Bunlardan ilki hazırlık/i’dat diğeri temkin/ ayakları üzerine basma, durma üçüncüsü de nasr/zafer neslidir.

Şah Veliyyullah Dehlevi gibi alimler İslam aynasında devlet modellerini İslam ve Müslüman devletler olmak üzere iki kısma ayırıyorlar. Bir diğer taksimata göre ise bu devletlerden birisi hadim veya hizmetçi devlet diğeri ise patron, buyurgan devlet. Ebu’ Hasan en Nedevi’ye göre ise devlet modellerinden birisi hidayet devleti diğeri de vergi tahsildarı ve kasa-masa devletidir. Emevilerden itibaren İslami rejimin niteliğinde bir sapma olmuştur. Çarlık ve şahlık rejimine ( Kisra ve Kayzer modelleri) kaymış ve özenmiştir. Rejimin niteliğini değiştirmişlerdir ve ümmeti bypass ederek, devre dışı bırakarak; onun adına kararlar vermeye ve iktidarı tekelde toplamaya ve muayyen bir zümreye hasretmeye başlamışlardır. Hazreti Peygamber bu tarz rejimleri hadis diliyle ‘fihi dehenün’ ibaresiyle yani başı dumanlı veya dumanlı rejim şeklinde takbih ve tasvir etmiştir. Alaca ve alacalı anlamındadır. Bir takım Müslüman özellikleri devam etmekle birlikte bir kısmını da kaybetmişlerdir. İsmi Müslüman olmakla birlikte bir takım Müslüman sıfatlarını kaybetmiştir. Bir hadiste Emevilerle birlikte başlayan yeni rejim melik-i adlık yani ısırıcı saltanat olarak tasvir ve tarif edilmektedir. Bu, siyasette ve iktidarda tekelci olduklarını gösterir, iktidara yapışırlar ve bırakmazlar. Ümmeti ve işleyiş mekanizması olan şurayı devre dışı bırakarak iktidarı hanedanlık üzerinden kesintisiz bir biçimde kendilerine mal ederler. Sadece siyasi tekel kurmazlar aynı zamanda hadiste onları karakterize eden başka bir ifade veya kavram daha vardır. İbni Mesud (R. Anhu) rivayet ettiği müttefekun aleyh bir hadiste Peygamberimiz’ benden sonra esere olacaktır” buyurmuşlardır. Esere, isti’sar yani umumun hakkını ve malını kendine mal etme anlamındadır. Isırıcı saltanat bunun siyasi düzeyde olacağını ortaya koyduğu gibi ‘esere’ de mali düzeyde ve diğer düzeylerde olacağını da ortaya koymaktadır. Nitekim Emevilerle birlikte böyle olmuştur. Siyasi ve mali olarak tekel kurmuşlar ve kendilerini ve çevrelerini kayırmışlar ve ümmeti haklarından mahrum etmişlerdir.

EMEVİLERDE TEMKİN SİYASETİ

Emevilerden günümüze akseden bu durumu en çarpıcı anlatan analizlerden birisi Emevi Politik-Teolojisi ve İmam Ebu Hanife başlıklı yazısıyla Taha Hakan Alp olmuştur. Cins dergisinde bu yönde yazdığı bir makalesiyle Emevilerin günümüz İslamcılarına da bu yönde model olduklarını ortaya koymuştur. “Emevi Valisi Eşres, Semarkand ve bilumum Maveraünnehir halkını İslam’a davet edip Müslüman olanlardan cizyenin kaldırılacağını deklare etmesi için Eba’s- Sayda’yı görevlendirir. Eba’s- Sayda valinin buyruğunu yerine getirir, halk Müslüman olur, cizyeleri kaldırılır. Ancak cizyenin kalkmasıyla birlikte devletin gelirleri düşmeye başlar ve bu yönetim katında rahatsızlık doğurur. Vali halkın İslam’a gönüllü olarak girmediğini, niyetlerinin vergi yükünden kurtulmak olduğunu ileri sürer. Görevlilere talimat vererek insanları test etmelerini emreder. Farzları yerine getiren, sünnet olan, Müslümanlığı güzelce yaşayan ve Kur’an’dan bir sure okuyabilenler Müslüman kabul edilecek, cizyeleri düşürülecektir. Testi geçemeyenler Müslüman sayılmayacak, cizye vereceklerdir. “

Rivayeti aktaran Taberi, Müslüman olan halkın mescitler inşa edip namazlarını kılmasına rağmen Emevi idaresinin kendilerinden cizye almaya devam ettiğini kaydeder. Hatta valinin gadrine uğrayan Ebu’s-Sayda’nın, bölge halkından yedi bin kişiyle birlikte Emevi yönetimine başkaldırdıklarını zikreder. Rivayetin detaylarında vali Eşres haracın veya cizyenin Müslümanların gücü olduğunu ve Müslümanların da güce ihtiyacı olduğunu ifade etmektedir (1).

 Bilahare Eşres’in yerine geçen yeni Emevi Valisi Nasr Bin Seyyar bu politikayı rafa kaldırmış, revize etmiş ve gözden geçirmiştir. Zira selefi Türkleri tahrik etmiş ve başkaldırmalarına vesile olmuştur. Sind valiliği sırasında Adiy bin Ertat’ın halife Ömer Bin Abdulaziz’e vergilerin azalmasıyla alakalı olarak gönderdiği şikayetnamesi veya mektubu ters tepmiş ve halife kendisine cevaben şunu yazmıştır: Hazreti Peygamber (SAV.) hidayet rehberi olarak gönderilmiştir vergi tahsildarı olarak değil. O tarakta bezi ve o alanda meyli olmayanların yapacağı şey kendi eğilimlerinin peşinden gitmektir.

Burada Vali Eşres’in en dikkat çekici ifadesi Müslümanların güç devşirmesi veya elde etmesi meselesidir. Onlar için her şeyin merkezinde güç ve para vardır. Müslümanlardan gayri Müslim vergisi toplayarak Müslümanlar nasıl güçlenecekse! Yeni muhtedi ve Müslümanlarla birlikte fiziken ve manevi olarak güç mü toplayacaklar yoksa İslam’ın yayılmasını sekteye uğratarak hazineyi hangi yolla olursa olsun gelir mi irat edecekler? Hazineyi haram parayla doldurarak güç mü elde edecekler? Bu güçlenme değil olsa olsa azmaktır. Azan da ya belasını ya da mevlasını bulur. Emevilerin iktidar da yüz yılı bile dolduramamaları belalarını çabuk bulduklarını gösterir. Bu politikanın geri teptiğini onları güçlendirmek bir yana zayıflattığını ortaya koyar.

 Kıssadan hisse şudur: Çağdaş İslami iktidarlar da Asr-ı Saadet modelini hatta Ömer Bin Abdulaziz modelini izlemek bir yana Emevilerin ve vali Eşres ve Adiy Bin Ertat’ın yolunu takip ediyorlar. Emeviler gibi onlar da Asrı Saadet modelini teğet geçiyorlar. Buna da temkin yani güçlenme politikası diyorlar. 1989 yılından beri Sudan’da İslam adına kurulu rejim işte böyle bir yöntemi esas almıştır. Temkin, güçlenme adına herkesten topluyorlar, kendilerine aktarıyorlar. İktidar üzerine tekel kuruyorlar. ‘ Devletin malı deniz yemeyen domuz’ tekerlemesinde olduğu gibi kamu malını iç ettikleri gibi özel mülkiyete de tasallut ediyorlar. Maalesef Hasan Turabi ile birlikte Ömer Beşir’in tertipledikleri 1989 İnkaz Darbesi kurtuluş değil çöküntü olmuştur. Hazreti Peygamberin hidayetini değil Emevilerin güç elde etme politikasını icra ediyorlar. Bu uğurda nice haklar payimal olmuştur. Gannuşi asrın modasına uyarak aslında totaliter rejimleri veya anlayışları kopya ettiklerinden yakınmaktadır. Post modern dönemde ya da diktatörler veya totaliterler dönem sonrasında iktidara gelen İslami kesimler hala Asrı Saadet modelini keşfedebilmiş veya hazmedebilmiş değiller. İşi ehline değil kendilerini ve yakınlarına veriyorlar.

Post modern dönemin İslamcı iktidarları kendilerine Asrı Saadeti değil Emevileri model alıyorlar. Dolayısıyla alaca/fihi dehen dönemini temsil ediyorlar. Berrak ve net bir İslami yönetim ve anlayışını temsil ettikleri söylenemez. Totaliter dönemden sonra iktidara gelen İslami kesimler ikinci hilafet veya nebevi metotlu hilafet düzeyine çıkabilmiş değiller. Dolayısıyla raşit ve reşit bir yönetimi temsil etmiyorlar. Bu anlayıştan fersah fersah uzaklar. Karışık ve karmaşık bir yapıları var. Asrı Saadet döneminin hedefi asabiyet alanını daraltmak, hakkaniyet ve hidayet alanını genişletmektir. Emevilerle birlikte bu ters tepmiş onların yeni anlayışında ise asabiyeti yani soy sop iktidarını güçlendirmek vardır ve buna Müslümanları güçlendirme kulpu takılmaktadır. Halbuki, İslam ve Müslümanlar, kurdun Yusuf’un kanından beri olması gibi bu anlayıştan ve yaklaşımdan da beri ve uzaktırlar. Sadece birileri şeytanına uyarak kendisini kandırmaktadır. Şeytanın suret-i haktan görünmesine aldanmaktadır. Asabiyeti büyütmek, güçlendirmek temkin olarak anılır oldu.

Temkin siyaseti adı altında büyük bir soygun icra edilmektedir. Keyfi yönetimlerde olduğu gibi gelişi güzel toplanan paralar aynı şekilde savrulmakta, harcanmaktadır.

İslamcı kılığında yeni Emeviler!

Emevilerin nahak bir şekilde haraç veya cizye toplaması yerine çağdaş İslamcılar da devlet imkanlarını kullanarak gayri resmi komisyonculuk üzerinden para birikimlerine ulaşıyorlar. Bu paralar gizli kasa tabir edilen ellerde toplanmakta ve kayıt dışı alanlara sarf edilmektedir. Bu siyaset Müslümanlara ve İslam’a küskünler kazandırdığı gibi İslami kesimleri de haram para üzerinden çürütmektedir. Dolayısıyla zarar üzerine zarardır. Türkiye’de 28 Şubat sürecinde laiklik adına yapılanlar Sudan’da tersinden İslam adına yapılmaktadır. Mesela kamu hizmetinden muaf tutulan ve atılan bazı görevlilerin özel sektörde istihdam edilmeleri bile takip altına alınabilmektedir. 28 Şubat sürecinde de öyle olmuş ve orduyla ilişiği kesilen kesimler daha sonra belediyelerde istihdam edilince yine önlerine engeller dikilmek istenmiştir. Bu suretle insanların rızık ve nafakalarıyla oynanmaktadır.

Bu nedenle de Sudanlı yazar ve edebiyatçı Tayyip Salih bu nevzuhur İslamcıları Sudan toplumuna yabancı unsurlar olarak saymaktadır. Elbette fiziken Sudanlı olmakla birlikte ahlakları itibarıyla Sudanlılardan ayrılmaktadırlar. Bunları nebtetü su veya zakkum ağacına benzetmek mümkündür. İslam’a hizmet iddiasıyla kendilerine hizmet edenler. Tayyip Salih bunların zühd, iffet, tevazu, diğerkamlık, sıdk ve cesaret, emanet, kerem, mertlik tanımadıklarını ileri sürmektedir (2)

Din, mal ve iktidar üzerine tekel kuruyorlar. Suriyeli solcuların piri Tayyip Tizzini de Suriye rejimi için aynı durumu ifade etmiştir. Ordu, basın, parti-siyaset ve finans üzerine hakim olduklarını söylemiştir. Temkin Fetvacıları ‘yolsuzluk, hırsızlık değildir’ diye talan ve soyguna dini kılıf hazırlamaktadır. Temkin sürecini fetvalarıyla besliyorlar. Bunlar da bir tür Emevi hocasıdır.

Elbette Tarık Ali’nin ifadesiyle fundamentalizmler birbirini beslediği oranda asabiyetler de birbirini besliyor. Bunlardan birisi uyandığında diğerini de uyandırır. Bu açıdan bunu başlatan hadis diliyle daha zalimdir. Karşı asabiyet de bir o kadar zararlı ve birbirini beslemeye hizmet ediyor. Elbette su-i misal misal olmaz ama yine de sosyal alanda yankılanması başka oluyor.

Asabiyet siyaseti sonuçta başlangıçta güç temin ettiği kadar sonuçta da zafiyet üretir (3). Kendi kılıcıyla veya zehriyle devrilir. Zira sosyolojik kaide de belirtildiği gibi bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder. Bu gibi düzenlerde veya düzensizliklerde istihdamda ölçü, yeterlilik ve yetkinliğe bağlı olmayıp sadakat esasına göre şekillenmektedir. Sadakat meselesi ise daha ziyade keyfidir. Somut bir ölçüsü yoktur.

Emevilerin çığırından yürüyen yeni ve nevzuhur İslamcıların temkin ya da gerçek adıyla haraç veya müküs politikalarının yıkıcı etkileriyle ilgili yazılanlardan bir külliyat oluşturacak çaptadır. Bunların hem siyasette hem de mali politikalarından İslam’ı temsil ettiklerine dair bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Bunlar kendilerini beyaz olarak gösterseler de Emeviler gibi alaca oldukları bir gerçektir. El Bahi el Edgam rüyası da misal aleminde bunu göstermektedir.

1-Cns dergisi Haziran 2016, Emevi Politik-Teolojisi ve İmam Ebu Hanife

http://alshirazi. com/compilations/history/men_tamaddon/part4/2. htm

2- http://www. alrakoba. net/news-action-show-id-146973. htm

3- http://www. alrakoba. net/news-action-show-id-44823. htm

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum