1. YAZARLAR

  2. İsmail AKSOY

  3. Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi
İsmail AKSOY

İsmail AKSOY

Yazarın Tüm Yazıları >

Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi

A+A-

“Gel şimdi döneceğiz. Şu cemaatlerin reisleriyle, zâbitleriyle görüşeceğiz ve teçhizatlarına bakacağız ki; o teçhizat, o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka yerde uzun bir saâdet tahsîl etmek için mi verilmiştir?...Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlûbatı, düstûr-u harekâtı vardır….Şu matlûbat ise, birkaç günlük bu misafirhânede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes’ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzadan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır…Halbuki eğer bu meydandan başka âli,, dâimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat’î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur…”(1)

 

Haşir Risalesinin her bir satırı binlerce esrârın ve Kur’ânî hakikatın birer tezahürüdür.

Sûretler, hakîkatler ve işâretler birbirini destekler, şerh ve izah eder mahiyettedir. Aralarında ince edebî san’antlarla  örülmüş bir bütünlük, âhenk ve uyum vardır.

 

Evet, bu dünya Cennet ve Cehennemin bir nümûnesidir. Lutuf ve kahır karışımı nice örnekleri seyretmek için gönderildik bu dünyaya. Allah’ın (c.c.) binbir isminin yarısı celâlli, yarısı cemâllidir. Bu isimlerin asıl tecelli edeceği yer, Cennet ve Cehennmdir. Dünya, zıtların karışımından teşekkül etmiş bir mekândır.

 

Yukarıdaki metinde geçen ‘şu cemaatler’ tâbiri, insan dışındaki varlıklara işârettir.

‘Reis ve zâbit’ ise, insanı işâret etmektedir. Emîn arkadaş, sersem arkadaşına insanın nasıl bu memleketin reis ve zâbiti olduğunu açıklamaya çalışıyor. Böylesi devâsa bir varlığın dirilmemek üzere toprağın karanlıklarına terk edilemeyeceğini izah ederek Haşrin, yeniden dirilişin zarûrî ve kaçınılmaz olduğunu isbat ediyor.

Bu güzide varlığa bahşedilen organ ve aletlerin bu geçici dünyada tatmin olamıyacağını anlatıyor.

 

Metinde geçen ‘teçhîzatlar’dan kasıt zahirî ve batınî duygular (on havas ve letâif) dır.

Acaba insanın vücudundaki bu kadar mükemmel donanım ve o donanımı teşkil eden parçalar, bu geçici dünya için verilmiş olabilir mi?

 ‘şu zâbitin cüzdanı’ndan maksat, on latîfeleri taşıyan kalbe işarettir. ‘defter’ ise, on havas ve hissiyata sahip olan akla işarettir.

‘maaş’, âhretteki mükâfat ve ücrete işârettir.

Kalbin taşıdığı on latîfe; kalb, ruh, sır, hâfi, ahfâ, nefis ve dört unsur denilen su, toprak, hava ve güneşten meydana gelen on latîfedir.

Aklın sahip olduğu beş zâhir duygu ve beş bâtın duygudur.

Zâhir olanlar; Görmek, tatmak, işitmek, koklamak ve dokunmaktır.

Bâtınî duygular ise; Hiss-i müşterek, hayal, vâhime, kuvve-i hâfıza, kuvve-i müfekkire (kuvve-i mutasarrıfa) dır. Bunlar insanın başında bulunan kuvvelerdir.

 

İnsan beyninin arka kısmında; ön, arka ve orta kısım olmak üzere ufacık bir yer vardır. Ön ve arka kısımda iki bölüm, orta kısımda ise bir bölüm halinde bulunmaktadır. Ön kısımda; hiss-i müşterek ve hayal bulunmaktadır. Hiss-i müşterek her şeyin fotoğrafını alır. Meselâ, insan korkunç bir varlık gördüğünde, hiss-i müşterek hemen onun fotoğrafını çeker, kuvve-i hayaliyeye gönderir.

Arka bölümde; vâhime ve hâfıza denilen iki havâs vardır. Kuvve-i vâhime, görünen şeylerin anlamını kavrar ve anladığı o şeyleri götürüp kuvve-i hâfızada yerleştirir.

Orta bölümde ise; kuvve-i müfekkire (veya mutasarrıfa) bulunmaktadır. En güçlü duygu olan akıl, tefekkür eder, gördüğü şeyin mahiyeti nedir, korkulacak bir şey midir, gördüğü doğru mudur? Diye tartar, tefekkür eder, değerlendirir.

 

Bu kadar değerli duygular, bu fâni, geçici hayatla yetinip doyuma ulaşabilirler mi?

“…İşte madem mahiyet-i insaniyyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor. Elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye ebediyetle fıtraten alâkadardır.” (2)

“…Demek en büyük fâni, en küçük bir alet cihâzât-ı insaniyeyi doyuramıyor…”(3)

 

Hiçbir organ, bu dünya nimetlerine razı olmuyor.

Demek insânî duygular, bu dünya ölçüleri baz alınarak verilmemiştir.

 

Madem insanın maddî ve mânevî tüm cihâzâtı, latîfe ve duyguları, ebediyeti/devamlılığı/kalıcılığı/sürekliliği istiyor. Bu istek burada karşılanamıyor, öyle ise bu istekleri insana takan ve yerleştiren Zât, başka bir memlekette ebedî ve doyumlu bir biçimde karşılayacaktır.

 

İnsan bu dünyada ihtiyaçtan dolayı yer içer. Cennette ise sadece lezzet için yer içer. (4)

 

Bu duyguları yaratan ve insana veren kim ise; ebedî bir mekânda arzularını tatmîn edecek olan da odur. Dilin, gözün ve diğer organların tatmîn yeri ancak Cennet olabilir.

Cennette göz, beşyüz senelik mesafedeki nimetlerin ve güzelliklerin en ince noktalarına kadar nüfuz eder.

Duygu ve latîfeler, bu imtihan yerinde iman,  ibâdet ve takvâ ile ne kadar terakkî edip gelişirse, Cennette o nisbette lezzet alır ve mutluluğa erişir.

O Kerîm Zâtın şe’nindendir ki, insanı yokluğa mahkûm etmeyip en mükemmel şekilde isteklerini yerine getirerek Kerîm isminin gereğini yerine getirmiş olsun.

Hayâlini nasıl râzı edebilirsin? Diyelim ki, Mekke-i mükerremeye gitmeyi hayâl ettin, ama gerçekte gitmen mümkün olmadı, hayâlin gerçekleşmedi. Ama bu isteğin Cennette yerine getirilecektir. Çünkü orada zaman ve mekân kaydı yoktur. Dünyadaki hayal sur’ati ne kadar hızlı ise, Cennette de bedenin hızı o orandadır. Cisimler, hayal hızında hareket edeceklerdir. Üstelik trafik işareti, hız limiti, ağır trafik cezaları da uygulanmamaktadır.(5)

 

‘Cüzdan’ tâbiriyle  insan kalbindeki on latîfeye dikkat çekilmektedir. Bunlardan sadece latife-i Rabbâniye denilen ‘sır’ latîfesine bakacak olursak, dünya verilse tatmin olmaz. Onun arzusu Cennetle de  yerine gelmiş olmaz. Ancak rü’yet-i Cemâlullah ile mutmain olabilir. Böyle bir arzunun yerine gelebilmesi için, haşrin açılması gerekir. (6)

 

Uyanmış, ibâdet/takvâ/tefekkür/zikir/duâ ile inkişaf etmiş bir kalb’e Cennetin bütün nimetlerini verseniz, yine onu razı edemezsiniz. Çünkü insan kalbi, Rahmânın arşıdır, merkezinde Allah’tan başka hiçbir şeyi kabul etmez. Kâmil ve hakîkî  insan  profili böyle ortaya çıkar.(7)

 

Dünya ve ahretin sultanı olan insana, öyle bir rütbe ve makam verilmiş ki, en son Cehennem’den çıkıp Cennet’e girecek olan bir mü’mine, yer kürenin on katı bir saltanat verileceği hadîs-i şerifle sabittir.

Yetmiş bin saray, yetmiş bin hûrî ile bütün arzularına hitap eden bir memleket insanın arzularının emrine tahsis edilir. Verilen bu mülk ve saltanat geri de alınmaz, ebedî olarak onun istifadesine sunulur. Artık tüm arzu ve isteklerine kavuşmuş olur. Allah, Cennet ehlinden, onlar da Allah’tan razıdırlar. Bu dünya saltanatı için boğuşanların, ebedî yurdun, ebedî saltanatından gafil olmaları ne acıdır değil mi?

İşte insanın yaratılışına yerleştirilen isteme duygusu, Rabbimizin vermek istemesindendir.

 

“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmâna teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umûmen isterim.”(8)

 

Dipnotlar:

1-Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Onuncu Söz, Onikinci sûret

2-Şuâlar, 11. Şuâ, Sekizinci meselenin Bir Hulasası

3-Sözler,10 Söz, 11. Hakîkat

4-bkz. Sözler, 28. Söz

5-bkz. Sözler, 28. Söz

6-bkz. Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf

7-bkz. Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve

8-Sözler, 17. Söz, 2. Makam

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.