1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Duygu anaforumuzdan kurtulmak
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Duygu anaforumuzdan kurtulmak

A+A-

Sürekli etkisinde olduğumuz halde varlıklarından, eğitilebilir olduklarından, bizi geriye dönüşü olmayan yıkımların içine düşürme özelliğine sahip bulunduklarından, hayatımızın büyük bölümünü onların etkisi ve baskısı altında geçirdiğimizden ve onları düzeltmeden gün yüzü göremeyeceğimizden belki de en az bilgi sahibi olduğumuz duygularımızdır desek, hiç yanıltıcı olmaz.

Oysa, sayıya gelmez duygu zenginlikleriyle donatılmışız. Onlarla doğduk, onlarla yaşıyoruz ve olanca tazelikleriyle onlarla birlikte öleceğiz. “Çok duygulandım”, “kalbim kırıldı”, “içim sıcak bakmıyor”, “rikkatime dokundu”, “ruhum sana çok ısındı”, “âşık oldum”, “küstüm”, “tiksindim”, “moralim bozuk” gibi duygu terimlerini kullanmadığımız bir gün geçmez. Derin rahatlama ve gerilimlerden sonra çektiğimiz “Oh!” ve “of!”larımız da çok derinlerde duygularımız aracılığıyla duyduklarımızın ikişer harflik terennümleridir.

İç zenginliklerimiz dış zenginliklerimizden çok daha fazla. Ama nedense duygular kesimimizle fazla ilgilenmeyiz. Kendi payıma çok düşündüm. Acaba ele avuca girer cinsten olmadıklarından mıdır yoksa ifade edilmeleri çok zor olduğundan mıdır üzerlerinde yoğunlaşamamanın nedeni diye merak ettim. Bazı filozof ve ilim erbabının bireysel olarak ilgilenmiş olmalarını bir kenara bırakırsak, öyle bilimsel bir ortamda, yani psikolojik araştırmalar bazında duygu denen kavramla yakından ilgilenilmesi ise ancak yarım yüz yıl kadardır.

İslam kültüründe, özellikle geçmiş asırlarda tasavvufun yeri büyüktür. Tasavvufun ancak ehil olan insanların anlayabileceği şekilde insanın iç dünyasındaki oluşumlardan söz ettiği bir gerçektir. Ancak son zamanlarda bizde çok detaylı ve araştırmaya dayalı çalışmaların olduğunu söylemek ise mümkün değil. Son derece zengin duygu dünyamızla herkesten çok bizim ilgilenmemizin gerektiğini beklerdim.

Batımızda kalan ülkeler bu konuda daha duyarlı. Amerika’da his bilimi deyeceğimiz “Öz Bilim” sınıfları çoktan açılmış. Burada özel programlarla öğrenciler daha küçük yaşlarda duygunun doğal dokusu üzerinde odaklanma suretiyle eğitilmeye çalışılmaktadır. Bu yaşlarda duyguların hangi yüz ve mimik hareketleriyle dışa vurduğunu öğrenmek ileriki hayat için büyük zenginliktir. Uzak Doğuda da mistik tarzda duyguların eğitimi üzerinde durulmaktadır.

Gönül isterdi ki bu tür çalışmalar bizde de olsun. Olanlar da bizim bu konudaki açlığımızı giderecek düzeyde değil. Çok şükür ki, iman hakikatlerinde olduğu gibi duygu alanında da Asrın Adamı Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatında yer yer temas ederek doyumsuz ufuklara bizi götürüyor. Bu gözle bakıldığında baştan sona bu dev eserlerin duygulardan ve onların eğitiminden söz ettiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Külliyattaki bu özellik benim öteden beri ilgimi çekmektedir. Duygu, latife, hissiyat ve kuvveler olarak bahsedilen bu iç dünyamızın sayısız zenginliklerinden bizim çıkaracağımız çok sonuçlar var.

Duygu yanımızı ele alıp üzerinde yoğunlaşmadıkça gerek insan ve gerekse bir mümin olarak mutlu hayatı, olgunlaşma olgusunu yakalamamız çok zor. İç dünyamız ne ise dış dünyamız da odur. Çok işlerimize bu duygular penceresinden bakmıyor muyuz? Onlar sağlıklı oldukları sürece dünya bizim cennetimiz olur.

Bediüzzaman’ın Lem’alar adlı kitabının On Üçüncü Lem’ası, birçok işaretleriyle bütünüyle bazı duyguların gergef gibi işlendiği bir lem’a. Duygularımızı tanıma adına önemli bir ufuk açmaktadır. Her şeyden önce bizi tehlikeli adımlardan alıkoymaktadır. İç dünyamıza sonuç alacak bir bakış kazandırmaktadır. Bediüzzaman’ın, evhama bulaşanların düştükleri anafordan ayıltmak için sadece “her insanın letaifi içinde teşhis edemediğim bir iki latife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de mesuliyet altına giremezler. Bazen bu latifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar” diye derin anlamlar içeren ifadesi bile, duygular kesimimizi anlamada büyük bir ipucu veriyor bize.

Bu ifade yalnız kuruntulu olan kişiler için bir kurtuluş yolu göstermiyor. Bundan daha fazlasını çağrıştırarak sağlıklı insanlara da sağlam basmaları için kesin bir yol haritası çiziyor. “Teşhis edemediğim” diye vasıflandırdıkları bu latifeler, ya bizde doğuştan vardırlar; kalp üzerinde bulunan lümme-i şeytaniye ve diğer bilinen duygular gibi, ya da sonradan bize arız olmuşlardır; bir takım alışkanlık ve tutkularla desteklenip söz dinlemez özelliğini alan duygu ve duygular gibi. Hangi pozisyonda olursa olsunlar, önemli olan bunların bizi her an tuzaklarına düşürecek özellikte olmalarıdır.

Evham ve kuruntuya düşenler için Bediüzzaman’ın bu cümlesi kesin bir kurtuluş reçetesidir elbette. Daha önceden bu duyguların farkına varanlar ise, ya bu acılara bulaşmazlar ya da bulaştıkları acıların bir hiç olduklarını görürler; şeytanın ve nefsin hilesinden başka bir şey olmadığını anlamada gecikmezler. Bu duygularca ele geçirilmeden kendilerine gelirler. Aksine şeytan nefsimizi de yanına alarak, bu yanımızı çok işletir. Bu durumdaki çaresiz insanı büyük bir ümitsizliğe sürükleyip dünyasını cehenneme çevirir. Önce duyarlılık olarak başlayan bu duygunluk ve hassasiyet hali, daha sonra psikolojik bir hastalığa dönüşür, zamanla kronikleşmeye kadar varır. Bu duygunun bizde ne yaptığını bilmeyen kuruntu hastalarının delirmesi ise her zaman beklenen bir sonuçtur.

Sağlıklı olanların da Bediüzzaman’ın bu tespit cümlesinden alacakları ve çıkaracakları var? Bu henüz isimlenmemiş ya da farkında olmadığımız latifeler doğuştan gelse de, sonradan oluşsa da, her halde bizde var olduktan sonra, bu duygular hakkında bilgi sahibi olmakla, hayatımıza çeki düzen verme konusunda çok şeyler kazanmış oluruz. Bunlar; a) böylesi duyguların bizde olduğunu bilmekle kendimizi daha iyi tanımış oluruz; b) özellikle irademizin dışında çalışan duyguların içimizde olması bizi daha temkinli davranmaya yöneltir, c) bunların tuzağına düşmemek için gerekli duygu bakımı ve eğitimimize önem vermiş oluruz, d) yalnızca dışarıdaki düşmanlara karşı değil aynı zamanda içimizdekilere de uyanık ve tetikte olmuş oluruz, e) evham ve kuruntulara bulaşmadan olumlu etkilerini gördüğümüz duygulara yoğunlaşmakla onlardan yana tavır takınırız.

Olumsuz yanımız yani şeytan, dürtmesiyle Bediüzzaman’ın deyimi çerçevesinde kalp üzerinde bir nokta olan lümme-i şeytaniyeyi harekete geçirir. O bize çok olumsuzlukları fısıldar. Üstelik bunların kendimizden ve lehimizde çalışmış olduğuna inandırır. O denli ısrarcıdır ki, diğer olumlu duygularımızı da bastırır, unutturur ve susturur. Şeytan ve kötü yanımız, o kadar işlettirir ki bu yanımızı sonunda bizim özümüzün bizden yana sesi olduğuna inandırarak diğer duygularımızın ses çıkarmasına engel olur. Bu noktaya gelen bir insan, çok samimi de olsa, eğer biraz önce konu edilen söz dinlemez duygularından haberi yoksa, ister istemez kendini onların güdümüne bırakır. Sonradan olacak olanı herkes tahmin edebilir. Ama bu duyguların varlığından bilgisi olan ise, bunlarla mücadele etmenin ilk adımını onları tanımak ve haklarında bilgi sahibi olmakla atmış olur. Az çok bildiği böylesi bir sonuca sürüklenmemesi için olanca gücüyle bunların güdümünden uzaklaşmak amacıyla iyi duygularına yoğunlaşacak ve gereken gayreti gösterecektir.

Duyguların yapısından haberi olan herkes bir büyük döngüden kurtulmuş olur böylelikle. İç dünyasını tanıyan biri, cesur adım atmadan da korkmaz. Çünkü kendisinde bu duygulara ilişkin bilgi vardır. Bilgi ise cesaretimizin temelini oluşturur ve her türlü korkuları bizden uzaklaştıran bir büyük değerdir.

Bediüzzaman’ın yalnız bu teşhis ve tespiti bile, bize duygularımız konusunda son derece ince ve önemli bir duygu tanıma becerisini kazandırır. Bu sayede iç dünyamızın iyi ve kötü duygularımızın bir savaş alanı olduğunu görmüş oluruz. O denli ki kılıç şangırtılarını bile duyarız. İşte bu içgörü ve farkındalık, gerek kendimizden ve gerekse dış dünyadan bize üşüşecek hayat saldırılarına karşı ayık tutar. O zaman hayatı olgunluk ve mutluluk adına doyasıya yaşarız. Kaldı ki varoluşumuzun bir amacı da budur.

Duygu anaforlarımızı ne denli tanır ve bilirsek, o denli hayatımıza çekidüzen vermiş oluruz. Bu ise “sırat-ı mustakım” denilen yolda yürümek demektir. Her gün kırk kez okuduğumuz “bizi dosdoğru yola ilet!” duasına layık olmanın yolu budur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum