1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Donmuş su denize atılsa
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Donmuş su denize atılsa

A+A-

Kur’an’dan Risale-i Nur Perspektifinde Günümüze Mesajlar(6)

Yaratıcının varlığını ispat etmek için verilecek örnekler onun ilahlık vasıflarıyla mutlaka örtüşmelidir. Onun varlığını dışlayacak ya da yanlış anlamalara sebep olacak açıklamalar kaş yapacağım yerde göz çıkarmak anlamına gelir.

Hâlâ unutamadığım bir hatıra bu konuyla yakından ilgilidir. Yüksek Okul dönemlerinde, genç yaşta vefat eden ve çok da takva olmaya çalışan bir arkadaşımla belki herkesle konuşulmayan bazı konular üzerinde sohbet ediyorduk. Sohbet sırasında kendine özel o yavaş ve sessiz konuşma stiliyle “bir su testisi” düşünelim dedi ve bir müddet sessiz kaldıktan sonra “içindeki testi görünümünde donmuş suyu denize atsak ne olur?” diye,onunla bir sonuca varmayı düşündüğü cevabı benden almak istedi. Ben bu sorunun nereye varacağını anlamada gecikmedim. O bir yerlere “Vahdetü’l vücud” üzerinden varmak istiyordu. Donmuş su denize atılsa olacak olan denizde erimektir.

Oysa verilen örnek ilah olma vasıflarıyla örtüşmüyordu. Deniz ve donmuş su aslında aynı şeylerdir; sadece şekli değişiklikleri vardır. Donmuş su bir nesneyse, deniz de bir başka ama daha büyük bir nesnedir. İkisi de yaratılmış. Yaradan’ı ortaya koymayan örnekten sonuca varmak mümkün değil. Elbette o arkadaşınniyeti, Allah’ın dışındaki varlıkların silikliğini ortaya koymak ve asıl var olan Yaratıcıya vurgu yapmaktı; ama verdiği örnekli benzetme çok yanlıştı ve ayet1.20140616080613.jpg “Ona hiçbir şey benzemez; o işiten ve görendir[1] ayetinin mana şümulüne dâhil değildi.

Vahdetü’lvücud elbette en yüksek bir mertebe değildir. Asıl büyük cadde ayet2.20140616080707.jpg  yani “Eşyanın vücudu kesin ve gerçektir[2] kaidesine göre değerlendirme yapan sahabenin ve onların yolundan gidenlerin tuttukları yoldur. Yoksa vahdetü’lvücud yolundan gidenlerin dediği gibi varlık âlemi hayal değildir. Oysa kâinat Allah’ın güzel isimlerinin gerektirdiği bir gerçektir. Çünkü kâinatta bin bir türlü esmanın tecellisi vardır. Yani kâinat Allah’ın varlığının en kuvvetli ispatıdır ve bir bakıma insanın önüne konulan tevhit tomarıdır. Bir çiçek güzelliğiyle bize göz kırpıyorsa, onu yaratanı işaretetme noktasında diğer çiçekleri de yanına alarak “beni yaratan O’ndan başkası olamaz” diye Allah’ın terennümünü hiş eksik etmez.

Olan bir şeyi yok kabul etmek bir bakıma duyu organlarının algısına göz yummak demektir. Gözle görülen ve elle tutulan bir nesne yok nasıl kabul edilebilir? Materyalistler, maddeden başka bir güce akıl erdiremedikleri için, tabiatın dışında bir şey kabul etmiyorlar. Tabiata o denli dalmışlardır ki tabiat hesabına yaratıcıyı inkâr ediyorlar. Madde onların gözünü kör etmiştir. Tabiatta olup bitenin, aklı, iradeyi, gücü, beceriyi ve sanatı gerektiren bunca oluşumların nasıl varlık âlemine geldiklerine fikir yürütme zahmetine katlanmadan, “ne varsa bu tabiatın içindedir” demekle kısır bir döngü içine girip Yaratıcıyı inkâra sapmışlar. Ancak bunlarbir çiçeğin ifade ettiği anlamdan yoksun ve oluşumu konusunda da en küçük akli bir delil ileri süremezler.Ne gariptir ki felsefede ileri giden Sofestailer bile bu garip mantıksızlığa tahammül edemeyip kendi akıllarından istifa etmeyi tercihe mecbur kalmışlar.[3]

İlk bakışta materyalistlerle vahdetü’lvücutçular arasında bir benzerlik var gibidir. Oysa bir birine zıt bu iki meşrepten başka bir meşrep gösterilemez. Materyalistler tabiat adına Allah’ı inkâr ediyorsa, vahdetü’lvücutçular tam tersine Yaratıcı, yani Allah adına varlık âlemini yok kabul ediyorlar.

Vahdet’ülvücut meşrebinin,aslında iman konusunu yalnız ilimle değil, çok latifelerin hisselerinin var olduğuna göre ele alması dolayısıyla ruh, kalp, sır, nefis gibi duygulara yoğunlaşan bir meşreptir. “Eğer onların hissesi olmazsa noksandır” demek suretiyle imanın noksan olacağını Fahreddin-i Razî’ yi uyaracak kadar yetkin olan Muhyiddin-i Arabî bu meşrebi bütün ayrıntılarıyla ortaya koyan bir dâhidir.[4] Nasıl oluyor da görülen varlık âlemi yok kabul edilebilir? Bunun bir yanılgı olduğu ise açıktır.

Bu konu Risale-i Nur’da çok değişik yerlerde ele alınmış. Ancak çok zevkli ve hali bir meşrep olmasına rağmen, herkesin yürüyebileceği geniş bir cadde olma vasfını kazanamamıştır. Geniş cadde yukarıda söylendiği gibi ayet2.20140616080707.jpg “Eşyanın hakikati gerçektir” kaidesine göre eser-usta üzerinden kâinata bakabilenlerindir.

Bediüzzaman “Vahdetü’lvücut meşrebine saplanmanın sebepleri çoktur” der ve başlıca iki sebep üzerinde durur.Biri;“Mertebe-i rububiyetin hallakiyetini azami derecesinde zihinlere sığıştıramadıklarından ve sırr-ı ehadiyetle, her şeyi bizzat kabza-i rububiyetinde tuttuğunu ve her şey kudret ve ihtiyar ve iradesi ile vücud bulduğunu kalplerine yerleştiremediklerinden, ‘Her şey O’dur’ veyahut ‘yoktur’  veya ‘hayaldir’ veya ‘tezahüriyetidir’ veya ‘cilveleridir’ diye kendilerini mecbur bilmişler.” Diğeri;“Firakı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan… aşk sıfatı, ‘Ondan başka varlık yoktur’ diye aşkın sekriyle… gayet zevkli bir meşreb-i hâlî, vahdetü’lvücutta bulunduğunu tasavvur ederek, müthiş firaklardan kurtulmak için, o vahdetü’lvücut meselesini melce ittihaz etmişler.” [5]

Bu son derece önemli bilgiyi verdikten sonra Bediüzzaman, birinci sebebin kaynağı olarak aklın gayet geniş ve yüksek olan bazı iman hakikatlerine yetişemediğini ve onları ihata edemediğini, bir başka ifadeyle aklın iman noktasında tamamıyla inkişaf etmediğini gösterir. Oysa Allah,bütün kâinatı bir tek varlık gibi yaratıyor ve yönetiyor. Mesela, bir çiçeği kolaylıkla var ettiği gibi koca bir baharı da aynı kolaylıkla varlık âlemine getirebiliyor ve hiçbir şey bir şeye engel olmuyor. Üstelik bunlar herkesin gözü önünde oluyor. Huzuru kazanmak için her biri birer sanat harikası olan nesne ve objelerin yok olmasına gerek yoktur. Onlar Allah’ın birer şahididirler.

Diğer bir sebebin menşeiyse, dünya aşkıdır. Bu, mecazî aşktır; ne zaman hakiki aşka dönüşür işte o zaman vahdet-i vücut ortaya çıkar. Artık Allah’ın güçlü varlığının karşısında diğer varlıklar son derece sönük kalır.[6]

Bediüzzaman, son derece sanatlı olan Tavus kuşunu da misal olarak verir; bu kuşun bir yaratıcı tarafından yaratılmış olduğunu, asla kendi kendinin yaratıcısı olamayacağını çok ilginç ifadelerle vurguladıktan sonra, herkesin anlayabileceği şu misalivererek, yaldızlı bir defteri yazan kâtibin, defterin içinde olamayacağına ve onunla örtüşmeyeceğine dikkat çeker. Defter olsa olsa, kâtibin kalem tutan mahir parmaklarının bir eseridir. Yani defter onun bir mektubu sayılır. Tavus kuşu ve kâinatın her bir sanat eseri, yaratıcı olan Allah’ın biz insanlar tarafından okunmaya değer birer mektubudur. Buna göre mektubu kâtip zanneden ya da kâtibi mektubun içinde hayal eden, elbette en iyi iyimserlikle aşkın sersemliğine yenik düşmüş olmalı ki gerçeğin hakiki yüzünü görme fırsatını yakalayamamıştır.[7]

Vahdetü’lvücut meşrebinde yürümek kuvvetli imanla doğru orantılıdır. Bu, eğer yüksek ve kuvvetli iman sahibiyse, Muhyiddin-i Arabî’nin o zevkli ve nuranî kafilesine katılabilir. Yok, böyle değil de derin anlamlardan yoksun olanların maddede boğulmak ihtimali büyüktür. Zaten Muhyiddin-i Arabî de  "Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızıokumasın, zarar görür." demektedir.[8]

Herkesin yürüyebileceği ve bütün duygularının kullanılabileceği geniş cadde Kur’an’ın muhkem ayetlerinin gösterdiği yoldur. ayet1.20140616080613.jpg yani “Onun benzeri yoktur, gerçek işiten ve görendir” ayetinin anlamına uygun açılımlar çerçevesinde örneklendirmelerden Allah’ın bir anda her yerde olup her şeyi nasıl yaratacağını anlamakla tevhit yolunda büyük bir ivme kazanılabilir.

Bu takdirde her varlık, Allah’ı ispat eden bir delildir. Nereye bakılırsa bakılsın, her şey, iman tahkikinin zirvelerine çıkmaya yarayan birer basamaktır.


[1] Kur’an, Şura:11

[2] Nursî, B.S. Mektubat, 18. Mektup, erisale.com.

[3] Nursî, B.S. Mektubat, 20. Mektup, erisale.com

[4] Nursî, B.S. Mektubat, 26.Mektup,2. Mesele, erisale.com

[5] Nursî, B.S. Mektubat, 18. Mektup, erisale.com

[6] Nursî, B.S. Mektubat, 18. Mektup, erisale.com

[7] a.e..

[8]Nursî, B.S. Lem’alar,28. Lem’a, 7. Nükte, Bir Suale Cevap, erisale.com

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.