1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Dkm’ de zekat konulu üniversite semineri
Dkm’ de zekat konulu üniversite semineri

Dkm’ de zekat konulu üniversite semineri

Dkm’de üniversite seminerini Ramazan Yılmaz sundu. Zekat konusunu Yılmaz, zekat kavramı, zekat vermenin ölçüsü ve içtimai hayat noktasında zekat başlıkları altında inceledi.

A+A-

Risale Haber - Haber Merkezi

Zekatın, sözlükte artma, çoğalma ve bereket gibi manaları içerdiğini söyleyen Yılmaz, ‘’ayrıca temizlenme anlamında da kullanılır’’ dedi. ‘’ Bir fıkıh terimi olarak baktığımızda ise zekat, dinimizce zengin sayılan kimselerin, bir kısım mallarından belirli oranlarda alıp, belirli şartları taşıyan kişilere verdiği mal anlamına gelir.’’

Kur’an-ı Kerim’de zekat kelimesinin iki yerde sözlük anlamında(Kehf 18/81 ve Meryem 19/13 sureleri); sekizi mekke döneminde nazil olan surelerde olmak üzere otuz ayette ise terimsel anlamda kullanıldığını belirten Yılmaz, bu ayetlerin yirmi yedisinde namazla birlikte zikredildiğine dikkatleri çekti. ‘’İşaratü’l i’caz’ da bu birliktelik şöyle izah edilmektedir; “namaz dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekat da islam’ın kantarası, yani köprüsüdür; demek, birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden ilahi iki esastırlar; bunun için, birbiriyle bağlanmışlardır.’’

‘’Zekât Müslümanlara kademeli bir şekilde önce teşvik edilmiş, daha sonra farz kılınmıştır. Buradan da anlaşıldığına göre, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren Müslümanlar zekât fikrine alıştırılmış, daha sonra da zengin olanların bu imkanını belli oranda fakirlerin ve toplumun ihtiyacı için harcaması gerektiği, bunun namaz ibadeti kadar önemli olduğu hususu vurgulanmıştır.’’

‘’Zekâtın Medine döneminde farz kılındığı bilinmekle birlikte, hangi yılda farz olduğu tartışmalıdır. Genel kabul gören görüşe göre ise hicretin ikinci yıllında ramazan ayı öncesi veya sonrasında farz kılınmıştır.’’

Malın üzerinde ödenmediği takdirde malı ve mal sahibini kirleten iki türlü hak vardır. bunlardan birincisi Allah hakkı, ikincisi kul hakkıdır. bunları biraz açacak olursak;  malın gerçek mülkiyeti allah’a  aittir. Mal insana Allah’ın bir emaneti olarak verilir.  Veren Allah’tır. Allah malı dilediğine verir, dilediği kadar verir, dilediğinden dilediği gibi çekip alır. Bu yüzden mala karşı hırs  yersizdir,  gereksizdir. Kur’an-ı Kerim’im Al-i İmran suresi yirmi altıncı Ayette bu hakikat mealen şöyle ifade edilmektedir;  “De ki, ey mülkün hakiki sahibi olan ve âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allah’ım!  Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın. Sen dilediğini aziz eder, yükseltir; dilediğini zelil kılar, alçaltırsın. Bütün hayır ve iyilik yalnız senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.”

Malın mülkiyetinin esasında Allah’a ait olması hasebiyle insan sadece emanetçidir. Emanetin sahibi (Allah), insana malı helal dairede israfa kaçmadan ihtiyacına göre kullanma ruhsatı vermiştir. 

Maldaki kul hakkı ise mal sahibi malına bilerek veya bilmeyerek kul hakkı karıştırmış olabilir. Bu arada belirtelim ki, mala bilerek karıştırılan kul hakkını zekât temizlemez. Bu tür durumda hakkı yenen kişiye hakkının iade edilmesi, helalleşmek gerekir. Fakat mala, bütün dikkatlere rağmen kul hakkı karışmışsa verilen zekat, maldaki bilinmeyen kul hakkına dayalı kirlilikleri giderir. Hem zekat zenginin malını ihtiyaç sahiplerine dağıtması değil, malındaki kendi hakkını alıp,  fakirin malı olan, fakirin hakkını iade etmesidir. Kuran-ı Kerim’in Zariyat suresi 15/19. ayetlerinde yüce Allah bu mevzuda mealen şöyle buyurmaktadır; “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar… Onların mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”

ihsanın, keremin, cömertliğin Allah namına olması gerekir. Yoksa bu iyilikler manen ve maddeten boşa gidebilir. Allah namına olsa ulvi bir değere ulaşır, bakileşirler. yirmi ikinci mektub’da  bununla ilgili “ey ehli kerem ve vicdan! Ve ey ehli sehavet ve ihsan! İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazen de Faidesiz gider. Çünkü, Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun, biçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. H em hakikaten Cenab-ı hakkın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun.

eğer zekat namına versen, Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükran-ı ni’met gösteriyorsun. o muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.

Evet, zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul olan duayı kazanmak nerede?”  ifadeleri geçmektedir.

Zekat toplumsal ciheti ağır basan bir ibadet olduğundan kişiye  kazandırdığı  özellikler gözden kaçabilir. Bir kaçına değinmekte yarar var. Zekatın şahsa kazandırdığı bazı hususiyetler;

  1. Zekat veren kişi allah rızasını kazanabilir.
  2. Cömertliği öğretir, nefisteki cimriliği törpüler.
  3. Zekat verdiği kişilerin duasını alır.
  4. Paylaşmayı, yardımlaşmayı sevdirir.
  5. Kalbe sevgi şefkat duygularını yerleştirir.” gibi bu maddeler daha da arttırılarak sıralanabilir.

    Her şeyde olduğu gibi zekatta da makbul olmak için bazı şartlar vardır. Üstad bunları şöyle belirtiyor;  “Zekat ve sadakanın layık oldukları mevkilerini bulmaları için birkaç şart vardır:

  1. Sadakayı vermekte israf olmaması,
  2. Başkasında alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp, kendi malından olması,
  3. Minnetle, in’amın bozulmaması,
  4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi,
  5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle; ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi,
  6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahatte değil, hacat-ı zaruriyesinde  sarf etmesi lazımdır.”

rhh.jpg

 

2-Zekât vermenin ölçüsü

Zekatla ilgili yükümlülük şartları;

a)Mal ile ilgili şartlar

1-Tam mülkiyet

2-Nema(çoğalabilirlik)

3-İhtiyaç fazlası olma

4-Nisap

5-Yıllanma

6-Borç karşılığı olmama

b)Mükellefle ilgili şart zenginlik...

Cenab-ı hak bir kısım maldan onda bir (1/10)

Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.

Bir kısım maldan kırkta bir (1/40)

Eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve laakal ribh-i ticari ve nesl-i hayvani cihetiyle, o kırktan  taze olarak on adet verir.

Taze maldan, yani her sene elde ettiğimiz ürünlerden onda bir veriliyor. ama normal maldan ise kıtkta bir veriliyor. Şöyle bir örnek verelim:

Üzüm bağından ürün alan adam, kazancının çoğu bereket olarak gelmiştir. Kazancının onda birini vermiş olacaktır. Dolayısı ile, onda bir zekat verdiği zaman bir sıkıntı olmaz. Zira kazanç çoktur. Ama ticaretle kazanan bir adam, onda bir vermiş olsa kazanamadığı kadar vermek durumunda kalabilir. Bu ise zarara neden olabilir.

Üstadımız "Neden birisi onda bir, diğeri ise kırkta bir?" sorusuna şu cevabı veriyor.  Aslında ikisi de birdir ve aynı şeyi veriyor, diyor. Zira biri on kazanıyor ve birini veriyor. Diğeri ise kırkta bir veriyor, ama aslında o da onda bir veriyor. Çünkü ortalama olarak on civarında kazanma ve bereket ortalaması vardır. Yani kırk paradan on para kazanmıştır. Dolayısı ile netice itibarı ile onda bir vermiş oluyor.

Şöyle diyelim:

Taze maldan: on kazandı ve bir verdi.

Ticari maldan: kırk paradan on (ortalama) kazandı ve bir verdi. Netice aynı olmuş oluyor.

 

3-İçtimai hayat noktasında zekat

 İnsan varlığını sürdürmek, hayatını idame ettirmek için toplumsal hayata ihtiyaç duyar. İnsan bu durumu yaradılışından kaynaklanır. Bu sebeple insan fıtratı itibariyle medenidir.  Tek tek bütün kişiler, varlıklarını devan ettirmek için bir topluma, toplumsal organizasyona dahil olurlar. İçtimai hayatta kişilerin topluma karşı yerine getirmesi gereken sorumluluklar vardır.

Toplumun varlığının sağlıklı bir şekilde devam etmesi için sosyal  denge ve toplumsal huzurun sağlanması ve toplumdaki tabakalar arasındaki farkın azaltılması ve dayanışmanın sağlanması lazımdır. İşte bu noktada zekat ibadeti çok mühim yer tutar. Zenginler ile fakirler arasında adeta köprü vazifesi ifa eder.  Üstadımız Said Nursi zekatın toplumsal hayata dair yönünü ve ehemmiyetini “Beşer salah isterse, hayatını serverse, zekatı vaz’ etmeli, Ribayı kaldırmalı.”  ve,  “Umum nev-i beşerin saadeti hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk  zekattır.”  cümleleriyle dile getirmektedir.

Zekat ibadeti yerine getirilmediğinde toplumda huzursuzluk, hırsızlık, çatışma, kaos baş gösterir. Toplumsal düzen ve asayiş bozulur. bazan da umumi felaket ve belaları  netice verir.  Örneğin;  Rusya’daki  Bolşevik Devrimi büyük bir ekonomik travma sonucu  meydana gelmiştir.  İhtilalin akabinde insanlık pek çok toplumsal zülme şahit olmuştur.

Zekat  ibadetinde ciddiyetsizlik gösterdiğimizde nelerle karşılaşabileceğimizi göstermesi bakımından iki hususu nazara vermek isterim.

Birincisi: islamiyet’le ilgili kapsamlı bilgiler içeren Siret Ansiklopedisinde şöyle bir olay anlatılır; bir defasında Medine’de kıtlık vardı. Abbad bin Şurahbil adlı aç bir adam bir bahçeye girip, birkaç hurma yedi ve bir miktar da hırkasına koydu. Bahçenin sahibi onu yakalayıp dövdü ve elbiselerini soydu. Fakir adam bahçe sahibiyle birlikte peygamber efendimizin yanına gelerek  bahçe sahibini şikayet etti. Peygamberimiz  bahçe sahibine dönerek, “o cahildi, sen ona öğretmeliydin; o açtı sen onu doyurmalıydın.” dedi. Burada kıtlık ve açlık sebebinden olsa gerek hırsızlık yapanı suçlama yoluna gitmemiştir. Bahçe sahibinden hareketle toplumun sorumluluğu da hatıra getirmiştir.

İnsan, erkân-ı islâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyor. Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne."

İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir; ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal' eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal' edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i kur'âniye, âlem kapısında durup, ribâya "yasaktır!" der. "Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!" diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, "girmeyiniz!" emreder.

İslam dininde faizin yasak olması ve zekatın yaygınlaşması Müslüman toplumdaki sınıflar arası çatışma potansiyelini engellediği gibi, dünyanın her yerindeki gayr-i Müslim halkların bile bu iki prensibi uygulamasıyla bir kısım sıkıntılarını giderecektir. Güya medeni olan dünyanın faizli ekonomik sistemin ne gibi sorunlara sebebiyet verdiği ortadadır. Bu nedenle tabakalar arasındaki barışın sağlanması, Zekatın toplumsal hayat tarafından yüksek bir düstur haline getirilmesiyle mümkündür. Aksi halde dünya bugünkü boğuşmalara şahit olmaya devam edecektir. ancak Risale’den de iktibas ettiğimiz gibi kerem ve ihsan zekat adına olmadığında, zekattan hasıl olan bazı kazançların elde edilmesine, zuhuruna mani olabilir. Toplumda zekat emrinin, adına zekat denmeksizin ve zekat niyeti olmaksızın uygulanması ve aynı şekilde bir toplumda faiz yasağının dini referans olmaksızın tatbik edilmesi o toplumu gerçek bir sosyal adalet toplumu yapmaya yetmeyebilir. Zira imani ve İslami esaslara inanmayan insanların, bahusus ahiret inancı bulunmayanların, ölümün gelip ellerinden her şeyi alacağı düşüncesi ve arzularını dizginleyecek bir kutsallardan yoksun olmaları onları her türlü yanlışa itebilir.  

Dersimi iki hadis-i şerif ile bitirmek istiyorum. “Veren el, alan elden üstündür.” ve “Müminin mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”

 

 

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.