1. YAZARLAR

  2. Nurettin HUYUT

  3. Din adına iktidar veya dine hizmet edenlerin iktidarı
Nurettin HUYUT

Nurettin HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

Din adına iktidar veya dine hizmet edenlerin iktidarı

A+A-

Bediüzzaman Hazretlerinin siyasetle ilgili meşhur bir mektubu var. “Bu vatanda şimdilik dört parti var.” (Emirdağ L. Sh. 386) diye başlayan bu mektup, Nur Talebeleri arasında hayli yoruma neden olmuştur. O nedenle de üzerinde hayli spekülasyon yapılmış bir mektuptur.

Özellikle “İttihad-ı İslam Partisi” ile ilgili bölümü sürekli tartışılmış hala da tartışılmaktadır. Yazıldığı günden bu güne yorumlar üç aşağı beş yukarı hiç değişmemiştir. Sadece ifade farklılığı söz konusu olabilir.

Bu mektup okunduğunda; Bir kısım arkadaşlar, verilen mesajı aynıyla kabul ediyor ve doğru yorumluyor ama parti meselesinde ihtilafa düşüyor. Hali hazır bir kısım partileri burada anlatılanla özdeşleştirip o şekilde hareket ediyor. Yani, birine göre A partisi “İttihad-ı İslam Partisi” kategorisine girebiliyorken diğer bir şahsa göre girmeyebiliyor.

Diğer bir kısım arkadaşlar ise; satır aralarına takılarak farklı yorumlar getiriyor. Örneğin, “İttihad-ı İslam Partisi” isminden “din adına” ortaya çıkmış bir partiyi anlıyor ve ona göre hareket ediyor. Diğer kısım bu ifadeden “din adına” çıktığını ilan etmesi gerekmiyor, dini hizmeti kendine şiar edinmiş “dindar insanların oluşturduğu bir parti” olarak anlıyor.

Tartışılan bir başka terim ise “yüzde altmış-yetmiş” ifadesidir. Bu ifadeyi bir kısım arkadaşlar parti yönetimine uyguluyor, bir diğer kısım ise bu ifadeyi bürokrasiye hamlediyor ve ona uyguluyor, bir başka kesim ise bütün bir millete uyguluyor. Haliyle bu kadar farklı anlayışlardan ister istemez farklı yaklaşımlar ortaya çıkıveriyor.

Farklı yorumlara neden olmasa da konunun anlaşılması için üzerinde durulması gereken bir kelime de “cinayet” kelimesidir. “Cinayet” kelimesinin anlaşılması bir önceki cümle ile bir sonraki cümlenin de anlaşılmasını sağlayacağından önemlidir.

Bütün bu yorumlar elbette kişileri bağlar. Her yorum kendi sahibini mesul eder. Yaptığı yorumdan dolayı yanlış amel etmişse bu sadece onu günaha sokar. Veya onun sözüne inanıpta hareket edenleri günaha sokar veya isabetli ise sevap kazandırır.

Ders içinde geçen terimlerin yorumlanmasına gelince

Buna geçmeden önce bir hususu belirtmem gerekiyor. Bir kısım arkadaşlar; “bu dersin zamanı geçmiştir, yazıldığı döneme mahsus bir derstir, öyle bakılmalıdır. Bugün şartlar değişmiştir. Bugünün siyasetini elli sene önce yazılmış bir mektupla değerlendirmek doğru değildir.” diyebiliyor. 

Bu tarz bir yorumu daha çok Risale-i Nuru referans almayanlar veya almak istemeyenler kullanıyor.

Bana göre; bu dersi referans almayanlardan ders içindeki hakikatleri doğru anlamalarını beklemek derse haksızlık olur diye düşünüyorum. Onları bu tartışmanın dışında tutmak daha doğru olur. O nedenle bu hususta bir şey söylemem gerekmiyor. Gelelim terimlerin nasıl yorumlanması gerektiğine:
 
a- “İttihad-ı İslam Partisi” ifadesinden maksat nedir?

Bir kısım arkadaşlar bu ifadeden “din adına” manası çıkarıyor. Veya “dini savunan”, “dini referanslarla siyaset yapan” anlamı çıkarıyor. Nitekim bir parti lideri geçmişte kendisinin böyle bir lider olmadığını anlatmak için “biz İslam’ı referans almıyoruz” açıklamasını yapmak durumunda kalmıştı.

Başka bir kısım arkadaşlar bu ifadeden; “kendisi ifade etmese de dine hizmet etme arzusunda olan insanların kurduğu bir parti” olarak anlıyor ve ona göre değerlendiriyor. Böyle değerlendirildiğinde ise ifadenin kapsama alanı genişliyor. Radikal görünenleri değil “ılımlıları” da kapsama alanına alarak bu tanıma dâhil ediyor.

Bu konuda ben şöyle anlıyorum. “lisan-ı hal lisan-ı kalden tesirlidir” diye bir kaide var. Bu kaideye göre siyasetle iştigal edenlerin sözlerinden çok davranışlarını ve yaptıklarını dikkate almamız icab eder. Madem “hal dili”, “konuşma dilinden” daha tesirlidir o halde “hal dilini” esas almamız sanırım daha doğru olur.

Nitekim dünya devletleri de öyle bakıyor ve ona göre karar veriyor. Yani, bir kısım arkadaşların “zahiri” ifadelere bakarak, “değiştim” sözlerine güvenerek demokrat olmayanları demokrat ilan etmesi onları ırgalamıyor. Onlar uygulamalara baktıkları için aynı partiye “ılımlı İslam” sıfatını takabiliyor.

Bu tarzı teyid eden bir başka ifade daha var, onu da buraya alırsak “müştebih ağaçları gösteren semereleridir” (Münazarat Sh. 50)

Buradaki “müştebih” kelimesi belirsiz anlamına geliyor, yani belirli olmayan kendini belli etmeyen ağaçları en güzel meyveleri ele verir, tanıtır. Örneğin turunçgillerden portakalların birçok çeşidi vardır, Washington, Yafa gibi... Meyvesiz halleri ile onlara bakıp tanımak zor olabilir. Ama, üzerlerinde meyve varsa o zaman fark etmek kolaylaşır.

Demek ki, bu hakikate göre siyasilerin kendi yalan yanlış sözlerinden ziyade onları en doğru anlatan yaptıklarıdır, yani “eser”leridir. Eserlerine bakarak tanımak daha doğru olur.

Bu durumda “ben dini referans almıyorum” diyen bir lidere inanmak yerine, gerçekten siyasetinde “dini terimleri” kullanıp kullanmadığına bakmak daha doğru olacaktır.

Faaliyetlerinde, propagandalarında, icraatlarında “dini ilkeleri” referans alıyor mu? Almıyor mu?” ona bakmak daha gerçekçi olur. Bu durumda “İttihad-ı İslam Partisi” kategorisine girecek partiler bellidir. “Din adına” hareket ediyorum demesine gerek yok (Zaten Anayasa buna engeldir istese de diyemez) “hal dili” bunu söylüyorsa bu parti “İttihad-ı İslam Partisi” kategorisinde değerlendirilmelidir.

b- “Yüzde altımı yetmiş” ifadesinden ne anlıyoruz?

Bu ifadeden ben şahsen toplumun tüm katmanlarını anlıyorum. Yani, homojen bir şekilde 72 milyonluk Türkiye’nin tüm katmanlarının yüzde altmış yetmişi olarak anlaşılmalıdır.

Bu şekilde anlamama neden olan en önemli gerekçe; yaşadıklarımızdır. Örneğin başörtüsü meselesinde İktidar Partisinin yüzde altmış yetmişi (236 milletvekilinin hanımı başörtülü imiş) tam mütedeyyin olduğu halde Liderleri bunu yeterli görmeyip “hem ulusal hem kurumsal mutabakat aradıklarını” söylemek durumunda kalmıştır.

Kurumsal Mutabakat: Bütün resmi kurumların bir konuda mutabık olması olumlu bakması, kabul etmesi anlamına geleceğine göre, parti yönetiminin “mütedeyyin” olması yeterli olmamaktadır.

Başörtüsü meselesinde halkın yüzde sekseninin evet demesi de eklendiği halde, halk ile iktidar partisi “mutabık” olduğu halde çözülemiyorsa anlaşılıyor ki, burada “kurumsal mutabakat” henüz sağlanmış olmadığı, yani, nicelik ve nitelik olarak resmi kurumların yüzde “altmış-yetmişinin” “tam mütedeyyin” olmadığı gerçeği ortaya çıkmış oluyor.

Halkın yüzde sekseni ile iktidarın yüzde sekseni kabul ettiği halde olmuyorsa bu demektir ki, bürokrasinin de askeriyenin de yüzde sekseni veya en azından yüzde yetmişi “tam mütedeyyin” hitabına layık olmalıdır. Bu durumda 72 milyonun yüzde altmış-yetmişi anlaşılmalıdır.

c- “şimdiki siyasetin cinayetine” gelince:


“Cinayet” kelimesi; anladığım kadarıyla (ki, birçok müzakerede hep bu mana verildiğine şahit oldum, ben de aynı görüşteyim) uygulanan “bid’alar” olarak anlaşılmalıdır. Yani, İslam’ın getirdiği gelenek ve göreneklerin kaldırılarak yerine başka adetlerin yerleştirilmesi Üstad tarafından “siyasi cinayet” olarak isimlendiriliyor. Örneğin, ezan ve kametin değiştirilmesi, Türkçe okutulması veya Kur’an harflerinin terk edilerek Latin harflerinin uygulanması, laikliğin “ladinilik” olarak uygulanması gibi. Bu kelime böyle anlaşılınca arkasından gelen “dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından” cümlesi de şöyle anlaşılır veya anlaşılmalıdır.

Bir Müslüman ister “din adına” ortaya çıksın, ister “dini referans almadan” çıksın fark etmez. Eğer bir kişi gerçekten inançlıysa ve bu kişi siyasetçi ise o kişinin bu uygulamaya karşı çıkmaması düşünülemez. O halde her iki durumda da fark etmiyor. Burada niyetin önemi kalmıyor. Bu kişi “mecbur kalacağından”, “dini” siyasetine alet etmiş olur.

Nitekim birçok konuda bu hakikati aynel yakin gördük ve yaşadık. Gerek başörtüsü meselesinde gerek, İmam Hatip Meselesinde, gerekse dine isabet eden diğer meselelerde “dini referans almıyoruz” diyen bir partinin sürekli “savunma” rolünde olduğuna şahit olduk/oluyoruz. Parti liderlerinde bu durum refleks haline gelmiş, “taraf” olduklarından (dindar olduklarından) olacak din aleyhindeki menfi hareketler gündeme geldiğinde hemen karşı duruş sergiliyorlar. Bunda seçmen seçeneğinin etkisi büyüktür. “Seçmene ne deriz” endişesi  “din referans” alınmasa da haysiyet ve inanç meselesi ve gayreti karşı durmayı gerektiriyor. Bu da “istek dışı” dinin siyasete alet edilmesini doğuruyor.

Siyasi partilerin genel pozisyonlarına bakan vatandaş da “dini meselelerimizi çözse çözse bu parti çözer” deyip o partiye artı bir puan veriyor. Bu da demokratik bir tercihe gölge düşürüyor. İsmi ne olursa olsun “İttihad-ı İslam Partisi” anlamında bir partinin –Ilımlı İslam Partisinin”- iktidara gelmesi kaçınılmaz oluyor.

Zaten derste vurgulanmak istenen de budur. “dini siyasete alet etmeye mecbur olacağından şimdilik o parti başa geçmemelidir.”

nurettinhuyut@risalehaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.