1. YAZARLAR

  2. Senai DEMİRCİ

  3. Devrimin ayak sesleri…
Senai DEMİRCİ

Senai DEMİRCİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Devrimin ayak sesleri…

A+A-

Bugünlerde ince ince, acele etmeden, tertîl ile, Mesnevi-yi Nuriye okuyorum. Risale-i Nur’un fidanlığındaki tomurcukların hatırını soruyorum. Anî fikir sıçramalarını seyrediyorum her paragrafta. Cümlelerin gömleklerindeki derin göndermeleri seviyorum. “Nokta, nükte, lâsiyyemâ, habbe…” Mesnevi’nin keskin ve yüksek dozlu düşünce kayıtları sarsıyor beni. Sert rüzgârlar geliyor her yönden. Vahiy okyanusunun sürpriz med-cezirlerini yankılandırıyor Üstad.

Bir yanardağın uyanışına şahit olmak gibi bir şey bu. Kendi dönemiyle kavgalı bir ateşli zeka, elde avuçta tutulamayacak lavlar atıyor uzaklara. Telaşlı ama dengeli fikrî dalışlar var. Acil notlar düşülüyor yarınlara.

Üstad’ın fikir tarlasındaki heyecanlı kazılarına şahit oluyorum. Kalbinde büyüttüğü tohumları avuçlamaya çalışıyorum. Sakin, derin bir deniz olarak aklımızın kıyılarına taşıdığı Risale-i Nur’un kaynağındaki doğum sancılarını duyuyorum.

Ucu bucağı görünmeyen çağrışımların, Sözler’in mutfağına sakince dizilişinin öncesi. Mesnevi’de fırtına havası var. Haddim değil ama bir tür empati kuruyor gibiyim Üstad’ın fikir sancılarıyla. Risale-i Nur’un kâinatı şahitliğe çağıran üslubunun mutfağına giriyorum.

Mesnevi’yi oluşturan risalelerin telifi 1922’ye denk düşüyor. Belki de yayın tarihi bu. Bu kadar yoğun notlar bir çırpıda bir araya gelmiş olmamalı. Belli ki gençliğinin çalkantılı koşturmaları arasında düştü bu nükteler. İlk gençlik yıllarının sıradışı arayışlarında gönlüne ilişti ışıltılar, tanecikler…

Şimdi içinde Mesnevi’nin habbelerini biriktiren, lem’alarını kovalayan o delikanlıyı tahayyül ediyorum. Medresede talebelik sıraları. O da diğerlerinin arasında koşturuyor. Mahcup Kürt delikanlısı. Çoğunluk rutin ödevlerin derdinde, kitap sayfalarının hesabında.

Onun gözünde ise taş duvarlardan içeri sızan gün ışığı başrolde. Yeryüzü sayfasına bakıyor. Birkaç yıl sonra şöyle bir not düşecek kitap sayfalarına. Arapça. “Ehad-i Samed’in herşey üzerinde bir sikkesi, bir hâtemi, bir âyeti var…”

Kuşluk vakti. Bahar kokuyor dışarısı. Kuş cıvıltılarının, karınca yuvalarının, yağmur şıpırtılarının, dal uçlarındaki sancıların, sarıçiçekli yamaçların çağrısına kaptırıyor can kulağını “…bahar mevsiminde arz sayfasına vurulan sikke”ye vurulmuş çoktan.

Varlığın yüzündeki ince kesikleri okuyor. “…o sikkeyi gün ortasında güneşi görür gibi göreceksin, şöyle ki...” demeye hazırlanıyor.

Eli kulağında Mesnevi’nin! Risale-i Nur usul usul demleniyor. Yüzlerce yıllık küllerin altında görülmez olmuş közlere dokunuyor. Sıcak, sımsıcak haberler ‘katre’leşiyor, ‘şule’leniyor, ‘zeyl’den ‘zeyl’e çiçekleniyor.

Önünde sayfalar dolusu ödev. Ezber, tahlil, takrir, tecvid… Dar pencerelerden ahşap sıralara vuruyor mühürlü sırlar. İnce ince yazdırıyorlar kendilerini Said’in kalbine: “…yeryüzü sayfasında öyle bedi’ ve hikmetli bir icad seyrediyoruz ki…”

Vakit öğle oldu, olmak üzere. Ciddi bir adamın gölgesi eğiliyor üzerine. Sitemkâr… “Niye?” diye soruyor gözleri. Niye? Kabına sığmaz çocuğun içindeki dev adamı göremiyor sitemli gözler. Ruhuna duvarların dar geldiğini fark edemiyor. Sadece bir gariplik duyuyor; bir tuhaflık, bir uyumsuzluk. Kavgada yırtılmış gömleğini toparlıyor delikanlı. “Gidiyorum” diyor sadece.

Tekinsiz dışarısı… Ama mühürlü, sikkeli, hatemli… Ehad-i Samed’in canlı sayfası. Şiirli bir akışın renklerine ve seslerine yatırıyor kalbini. Uçuyor gibi. Yokuş yukarı akarken gövdesi, kalbinde yokuş aşağı bir koşunun ayak sesleri şuleleniyor:

“…o icad gayet vüs’atli ve azametli bir cûd-u mutlak içinde; o da itkân-ı mutlak içindeki bir sehâvet-i mutlaka içinde…”

Bu kadar görkemin bu kadar bolca var edilmesi bir çelişki… Bu kadar özenli şeyin bu kadar cömertçe sunulması bir garip! Bu kadar süratli yapılan işlerin biricikliğini bir o kadar koruması bir tuhaf! Burada, kimseye ait olmayan, sıradan gözükmeyen, eşi benzeri olmayan işler yürüyor. Gözlerinin önünde…

Ehad’in ‘hâ’sının mahrecine dair şeyler mırıldanırken hocası, gözleri baharı çerçeveleyen erik çiçeklerine daldı. Samed’in ‘dal’ının imlasına dalmışken arkadaşları, bahar dallarından dökülen kuş seslerine gönlünü astı.   

Garip şeyler yazdı defterine. Arapça! Tozlu yola vurdu ayaklarını. Taşların arasından tebessüm eden sarıçiçekleri okşadı. Sonunu düşünmeden yürüdü. Hüzünlü yamaçlarla söyleşti. Gamlı vadilerin hatırını sordu.

“İ’lem,” dedi kendi kendine: “Allah’a iman, Peygambere iman ve haşre iman ile kâinatın varlığını tasdik birbirlerini gerektirirler, istilzam ederler…” Ehad-i Samed’i eşyanın yüzünden okutmaya başlayacağı günlerin sancılı doğumları başlamıştı… Kâinatı imana şahit kılan nebevî mirası göğsüne aldı.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
10 Yorum