1. HABERLER

  2. AYASOFYA

  3. Devletin iki mânevî temeli: Ayasofya'da ezan Hırka-i saâdette Kur'an
Devletin iki mânevî temeli: Ayasofya'da ezan Hırka-i saâdette Kur'an

Devletin iki mânevî temeli: Ayasofya'da ezan Hırka-i saâdette Kur'an

Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Hayrettin Karaman, dindar olmayan ancak Osmanlı-İslam değerleriyle yetişmiş Yahya Kemal Beyatlı'nın Ayasofya ve Hırka-i Saadet ziyaretindeki gözlemini aktardı.

Beyatlı'nın 30 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde “Ezan ve Kur'an” başlıklı yazısı şöyle:

“Yine bir gün padişahlarımızın Topkapı Sarayı'nda Revan Köşkü'nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur'an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: Hırka-i Saadet Dairesi'nden geliyor.

Peygamberimiz'in (s.a.) hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkâri penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş, gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş, müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum:
Hırka-i Saadet önünde Kur'an ne zaman okunur?
Dedi ki: Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.

Yavuz'un, Hırka-i Saadet'i Mısır'dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur'an okur. Bir dakika bile buradaki Kur'an sesi kesilmemiştir.

Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır:
Fatih Sultân Mehmed'in Ayasofya minâresinden okuttuğu ezân sesi (ki hâlâ okunuyor!..)
Yavuz Sultân Selim'in Hırka-i saâdet önünde okuttuğu Kur'an-ı Kerîm sesi ki hâlâ okunuyor!
Eskişehir'in, Afyonkarahisar'ın, Kars'ın genç askerleri, siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!”

Yahya Kemal, Batı medeniyetini ve Batılı hayat tarzını da bu yeniyetme cumhuriyet çocuklarından daha iyi bilir. Ama o, kendi mensubu olduğu medeniyetin değerlerini başkalarıyla değiştirmenin bize nelere mal olacağını da iyi bilmektedir.

Yahya Kemal'in altını çizdiği iki “devlet temeli” tarihimizin ve dinimizin mirasını ifade etmektedir.

Ayasofya'da ezan, Osmanlı'nın çağ açan fetihlerine, Ortaçağ karanlığında yol arayan Batı'ya açtığı pencereye, tarihimizin önemli bir aşamasına işaret etmektedir.

 

Türk şiiri dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Yahya Kemâl(1884 – 1958 ). Medeniyetimizin güzelliklerini güçlü bir duyarlılıkla seslendiren şair, düzyazıda da büyük ustalardan. Aşağıdaki yazıyı onun “Aziz istanbul” adlı kitabından aldık

Ezansız Semtler

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen oynayan Türk çocukları, milliyetlerinden tam bir derecede nasib alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?

İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyasıdır ki, bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yaşında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar. Eskisi kadar derin bir tahassüs (duygulanma) ile değilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara türklüğü hissettirmez.

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk (Avrupalılar’ın) semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede müslümanlığın nuru, belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir-ikisi kaldı da gördük ki, cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler müslüman ruhundan ârî (sıyrılmış), çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız, bir de Kadıköyü’ne. Üsküdar’ın yanında Kadıköy Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz, bu son asırda peyda olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz.

Medenileştikçe müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler, uzağa değil, Balkan Devletleri’nin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki, baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir, pazar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara, halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler.

Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha (koku) gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var. Fakat biz son nesil, bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk. Fakat daha uzağa gitmiyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz (katılacağız). Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip (birleştirip), bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten (çürümeden) kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatipler yetişmedi. Fakat gayet tabii bir revişle (yönelişle) büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülâmeli (reaksiyonu, tepkisi) başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücû (dönüş) hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı çok uzak düştük.

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim. Fakat frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın mahalle içindeki sâkit (sessiz) yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar, bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu (varlığımı) hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını (bakışlarını) hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp, Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil (tek yürek), yek-vücud olarak gördüm. O sabah o müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.

Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mesudum, hamdolsun; sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum. Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular hoşnut olmuşlardı). O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

 

ayasofya_banner.jpg

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum