1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Devlet tarihi eserleri ihya ederek bedduadan kurtuluyor
Devlet tarihi eserleri ihya ederek bedduadan kurtuluyor

Devlet tarihi eserleri ihya ederek bedduadan kurtuluyor

Bu ihya hareketleri, devletin birçok alanda olduğu gibi, tarihi mirasa karşı yapılan kıyımdan dolayı da bir şekilde özür dilemesidir

A+A-

Emeti Saruhan'ın haberi:

İstanbul, Roma, Bizans, Osmanlı gibi dünyanın en önemli imparatorluklarına başkentlik yapmış bir şehir. Bu imparatorluklar döneminde yapılmış çok sayıda tarihi yapıyı da bünyesinde barındırıyor. Ancak bugün baktığımızda onlardan çok azının, belki de en büyük ve önemlilerinin günümüze kadar gelebildiğini görebiliyoruz. Bu eserler özellikle 19. yüzyılın sonlarında modernleşme çabaları ve değişen dünyaya ayak uydurmak adına yok edilmeye başlandı. Cumhuriyet döneminde yaşananların ise hepsi ayrı bir hikaye. Bunlardan belki de en çarpıcı olanı, 1935 yılında çıkarılan “Beş yüz metre içerisinde tarihi değeri büyük de olsa birden fazla cami olmayacak” kanunu. 1950’li yıllarda ise geniş caddeler ve büyük bulvarlar açma merakı başta Mimar Sinan’ın eserleri olmak üzere birçok tarihi yapıyı ortadan kaldırdı. Bu eserlerin birçoğu yolla hiç alakası olmayacak konumdaydı. Başta Atatürk Bulvarı olmak üzere, Aksaray meydanı, Vatan ve Millet caddeleri yaptırılırken birçok tarihi eser yola tesadüf etmemesine rağmen yıktırıldı. İşte tarihi eserlerimizi yok etmemizin kısa tarihi böyle. 

ESERLER YÜZ KARASI HALDE

“İstanbul’un 100 Kaybolan Eseri” adlı çalışmasında bu kaybolan eserleri tespit eden Fatih Güldal, yola çıkış sebebinin İstanbul’da çeşitli nedenlerle ortadan kaldırılmış ya da bakımsızlıktan harap olmuş yüz tarihi eserin hatırlatılması olduğunu söylüyor. Güldal’ın üzerinde çalıştığı eserlerin yaklaşık yarıya yakınını oluşturan camilerin tamamı yıkılmış. Bir kısmının yerine apartman vb. binalar yapılsa da bir kısmının arsasının hala boş olmasının, vakıf ya da dernekler bu eserleri ihya ederek eski haline getirdiği için sevindirici. Medreseler ise daha şanslı, bir çoğu kurtarılabilecek durumda. Muslukları çalınmış, suyu kesilmiş, kitabesi kırılmış çeşmelerle, büfeye dönüştürülmüş sebiller neyse ki yüz karası bir halde de olsa ayakta. Tiyatro, han, konak gibi sivil mimari eserleri, sıbyan mektebi gibi eğitim kurumları ile karakollar bugün kaybettiğimiz eserlerin bir kısmı. 

İHYA BEDDUADAN KURTULMANIN YOLU

Günümüzde belediyeler, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve çeşitli kurumlar kaybolmuş bu eserleri aslına uygun şekilde ihya ediyor. Bir ihya hareketinin başladığını ifade eden Güldal, vakıf eserlerinin vakfiyelerindeki bedduaları savuşturmanın tek yolunun bu eserleri ihya etmek olduğuna dikkat çekiyor. Güldal, “Hem dini hem de hukuki birer metin olan vakfiyelerde, eserin yok edilmesine sebep olanlarla ilgili çok ağır ifadeler vardır. Bu şehirde yaşayan herkes bir şekilde bu durumun muhatabıdır” diyor. Bu ihya hareketlerini devlet birçok alanda olduğu gibi tarihi mirasa karşı yapılan kıyımdan dolayı da bir şekilde özür dilemesi olarak görüyor Fatih Güldal ve ekliyor: “Şehrin yöneticileri 100 yıl boyunca tarihi eserlerini yok etmek için var güçleriyle çalıştılar. “Bu şehir kambur, onu düzelteceğiz” diyen şehir planlamacıları İstanbul’un belini kırdı. Çok şükür o günlerden, kaybolan eserlerin gerek devlet kurumları gerekse hayırsever vatandaşların eliyle ihya edildiği bugünlere geldik.” İnsanların artık manevi sorumluluklarının farkında olduğunu düşünen Güldal, Vakıflar Genel müdürlüğü, İl Özel İdareleri, Koruma Kurulları gibi  ilgili kurumların hem maddi yardımları hem de bürokrasi konusunda sağladıkları kolaylıkların bir çok tarihi eserin ihya edilmesine imkan sağladığını anlatıyor. 

İmar değil restorasyon şehri olmalı

Fatih Güldal, İstanbul’un gerek nüfus açısından gerekse yayıldığı alan açısından kontrolsüzce büyüdüğünü ifade ediyor. Bu nedenle şehrin inşasında ve imarında çok ciddi sorunların olmasının kaçınılmaz olduğunu ifade eden Güldal, “Lakin bu şehir üç imparatorluğa başkentlik yapmış, tarihi eserlerle açık hava müzesi konumunda olan bir yer. Alelade, nevzuhur bir kent değil. Medeniyet dediğiniz şey şehirli olmak, insanların huzur bulacağı bir mimari anlayışla çevreyi yaşanılır kılmakla alakalı. Açıkçası ‘İstanbul imar şehri değil restorasyon şehridir’ sözünü benimseyenlerdenim” diyor. Güldal’a göre yeni yapılacak tek şey, eskiden çeşitli sebeplerle yıkılan tarihi yapılar olmalı. Zira hem tarihi hem de yok edilen yapıların vakıf eseri olması nedeniyle dini sorumluluklarımız var. Güldal, konut ya da diğer ihtiyaçlar için tarihi bölge dışında yerler seçilmesi gerektiğine işaret ediyor. Osmanlı döneminde şehre çakılacak her çivi için mimarbaşından izin alındığına dikkat çeken Güldal, şehirdeki her türlü imar hareketinde titiz davranılması gerektiğinin altını çiziyor. 

BANİNİN RUHU ŞAD OLDU

Sevindirici olansa son yıllarda birçok tarihi yapının ihya edilmesi ya da restorasyondan geçmiş olması. Güldal bunlara örnek olarak ihyası yeni tamamlanan, Hırka-i Şerif semtindeki Şemseddin Kadiri Tekkesi’ni gösteriyor. Güldal, binanın tekke ve zaviyeler kanunundan sonra sahipsiz kaldığını, 1965 yılında da yıktırıldığını anlatıyor. Yine Çapa’da, 1957 yılında Millet Caddesi açılırken yola denk gelmemesine rağmen yıkılan Mimar Sinan eseri Kazasker Abdurrahman Efendi Camii’nin Muhittin Cesur adındaki bir hayırseverin yardımıyla ihya edildiğini hatırlatıyor Güldal ve ekliyor: “Hem bâninin ruhu şad oldu, hem de bir sanat eseri tekrar ortaya çıktı.” Zeyrek Sarnıcı’nın üzerinde bulunan, 1517 yılında Piri Mehmet Paşa tarafından yaptırılan caminin de bakımsızlıktan yıkıldığını, yarım minare kaidesi ile uzun yıllardır hayata tutunmaya çalıştığını anlatan Güldal, buranın Fatih Belediyesi’nin gayretleriyle ihya edilerek ibadete açıldığını söylüyor. 

Cankurtaran (Seyyid Hasan Ağa) Mescidi

Fatih’te Cankurtaran Mahallesi’nde Cankurtaran Caddesi ile Bayram Fırını Sokağı’nın kesiştiği köşede bulunan mescidin banisi Hadika’ya göre Fatih Sultan Mehmed’in topçubaşısı el-Hâcc Seyyid Hasan Ağa’dır. 1918 yılında yanan mescid, 1941 tarihli İstanbul Cami ve mescidlerini gösteren listede kadro harici arsa olarak tanımlanmış. Resimde Cankurtaran mescidinin kalıntıları gözüküyor. 

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii (Karaköy Camii)

Galata Surları dışında kalan ve Yağkapanı olarak adlandırılan mescidin banisi sadrazamlardan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır. Harap olmasının ardından Sultan 2. Abdülhamid tarafından tekrar yaptırıldı. 1957’de yol genişletme çalışmalarını aksatmamasına rağmen, Kınalıada’da tekrar yapılacağı söylenerek, taşları numaralandırılarak sökülen cami ortadan kayboldu. 

Saliha Sultan Sıbyan Mektebi

Sıbyan mektepleri, Osmanlı Devleti’nin eğitim programı içinde en önemli ve yaygın kurumlardan biriydi. Hayır sahipleri camilerini, mescitlerini, medrese ya da imaretlerini yaptırırken yanı başına da bir sıbyan mektebi yaptırırdı. Bunlardan bir tanesi de Saliha Sultan Sıbyan Mektebi’ydi. 1957 yılında Atatürk Köprüsü imar faaliyetleri çerçevesinde ortadan kaldırılan eser, Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı AzapkapI’daki cami ve Saliha Sultan Sebili ile birlikte bulunuyordu. 

Yeni Şafak

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.