1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. Delik kalbler zamanı
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Delik kalbler zamanı

A+A-

Birkaç yıl önce bir Cuma günü Cuma namazına az zaman kalmış iken farkına vardığım bir bahisti. İçimi titreten, günlerce etkisi altında kaldığım...

“Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder.” “Hakikat Çekirdekleri”nin bir yerinde, böyle diyordu Bediüzzaman.

O cümlenin etkisi altında kaldığım günler boyu, etrafımda gördüğüm insan manzaralarının hayalimde yeni bir suret aldığını hatırlıyorum. Bir sinema imgesi gibi. Nereye baksan, aynı manzara. İnsanlar yürüyor, insanlar oturuyor, insanlar birşeyler yiyor, insanlar vitrinlere bakıyor, insanlar gaza basıyor; ama hepsinin göğsünün sol kısmında bir boşluk. Hepsinin kalbi delik. Gayriihtiyarî, sağ elimi sol göğsümün üstüne götürüyorum. O da ne? Benim de kalbim delik...

Günlerce etrafımdaki insan manzaralarına böyle bir sinema imgesi gibi bakmama yol açan bu bahsin ifadedeki çarpıcılık tarafından geçip derûnundaki mânâya nüfuz etmem ise epeyce zamanımı aldı. Ve yakın zamanda bir gemi yolculuğu esnasında aynı bahsi bir kez daha okurken, bu cümlede hırsın niye ‘cinayetkâr’ diye tarif olunduğunu; niye ‘kalbi delmesinden’ söz edildiğini, delik kalbe niye hangi sanemlerin ne şekilde idhal olunduğunu kavrama imkânı buldum.

“Hırs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden, haris muvaffak olamaz. Olsa da, tertib-i câlîsi bir basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, yeise düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır” diye başlıyordu ilgili bahis. Bu kısım, Risale-i Nur’un başkaca yerlerinde daha genişçe izahı yapılmış bir bahisti. “Uhuvvet” bahsinin hemen arkasına konulmuşluğu manidar olan “Hırs” bahsi (bkz. “Yirmiikinci Mektub, İkinci Kısım”), akla gelen ilk açılımıydı bunun. Münazarat’ın sonundaki “Zindan-ı Atalet” bahsinde de hırsın bu özelliğine dair izahlar vardı.

İlgili ‘hakikat çekirdeği’nin bu kısmı, hırsın zarar ve kayıp sebebi oluşunu, kısaca insanı ‘kanun-u fıtrat’a muvafık hareketten alıkoyduğu için muvaffakiyetsizlik sebebi oluşuna işaret ediyordu. Hırslı adam, ya bir an önce sonuca ulaşmak için basamakları üçer beşer atlamaya kalkışıyor ve bu yüzden tökezleyip yere çakılıyordu; yahut, basamakları birer birer çıkmaya çalışsa da, beklediği sonuç bir türlü ufukta gözükmediği için bir müddet sonra sıkılıp bu işten hepten vazgeçiyordu. Her iki halde de sonuç, maksuduna ulaşamamaktı.

Sonra, daha önce dikkat etmediğimi farkettiğim, halbuki meselenin düğümünü çözen ve evvelce zihnime kazıdığım cümlenin asıl sırrını ifşa eden iki cümle çıkacaktı karşıma: “Allah, kalbin bâtınını iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini, sair şeylere müheyya etmiştir.”

Bu iki cümleyi yeni bir dikkatle farkettiğimde ise, “Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder” cümlesinin derûnuna nüfuz etmenin yanısıra, bir Kur’ân âyetinin verdiği dersi de kavrayacaktım. Bizi kâinata dair küllî bir tefekküre çağıran 164. âyetten sonra gelen 165. Bakara sûresi âyetinde, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na denk tutarlar ve onları tıpkı Allah’ı sever gibi severler” buyuruyordu âyet. “Mü’minlerin ise, Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir.”

Karakalem yazarlarından Mona İslam kardeşimizin “Bir tutam muhabbet dilerim” başlıklı yazısında da dikkat çektiği üzere, ilgili âyetin insanların bir kısmının Allah’tan başkasını O’na denk tutup onları ‘tıpkı Allah’ı sever gibi sevdikleri’ni belirtmesine karşılık mü’minler için ‘onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir’ demesindeki nüanstan beslenen bir ifadeydi Bediüzzaman’ın ilgili bahisteki ifadesi... Âyet, “Mü’minler yalnız Allah’ı sever, başka hiçbir şeyi sevmezler” demiyordu. Bilakis, âyetten anladığımız üzere, mü’minlerin sevgisi yaratılanları da içeriyordu; ama onların ‘çok daha kuvvetli olan’ Allah’a yönelik sevgileri ile bu sevgi arasında derece ve mahiyet farkı vardı. Bediüzzaman’ın ilgili bahisteki ifadesini hatırlarsak; mü’minler kalbin zahiri ile başkaca herşeyi O’nun adına severken, ‘ayine-i Samed’ olan bâtın-ı kalbi yalnız Allah’a imana, marifetullaha ve muhabbetullaha tahsis etmişlerdi. Böylece, bir muhabbet kıvamını buluyordu mü’minlerin kalbleri. Bâtın-ı kalb ile Yaratanı severken, zahir-i kalb ile de yaratılanları O’nun adına seviyordu mü’minler. Muhabbette denge’yi ifade eden bu durum, insanı başka şeylere kalbin zahiriyle dahi sevgi duymama gibi gayrifıtrî bir zorlamadan alıkoyuyor, hem de bu başkaca şeylerin kalbin bâtınına yerleşip bir nevi ilah mesabesine erişmesine mani oluyordu. Bu zahir-bâtın dengesi içinde kalb muhabbette ‘tevhid’i tesis ediyordu.

Hırs ise, âyetin ifadesiyle, bir şeyi ‘Allah’ı sever gibi’ sevme noktasına sürüklüyordu insanı. Yaratılanı Yaratan gibi sevme noktasına sürüklüyordu. Kalbleri delerek, yalnız Allah’ın muhabbetine tahsis olunmuş olan bâtın-ı kalbe fani şeylerin sevgisini dolduruyor; böylece hem Allah’ın sevgisine yer bırakmayıp meydanı fanilere bırakıyordu. Bunu ise, ‘âyine-i Samed’ olan ‘bâtın-ı kalb’i ikna edebilmek için bu fanilere Zât-ı Ehad-ı Samed’e mahsus vasıflar yakıştırarak yapmaya çalışıyordu elbet. Allah’tan gayrısını ilahlar edinmek; fanileri ilahlaştırmak, böyle oluyordu zaten... Bunun sonucu ise, tıpkı diyafram adlı o incecik zar yırtıldığında midenin basınç yapıp kalbi sıkıştırarak insanı ölüme sürüklemesi gibi, manevî hayatların ölmesiydi.

İlgili bahsi ilgili âyetin de verdiği dersle bu şekilde tekrar okuduğumda, ihtiraslarımıza dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha düşündüm.

Sevmeli insan, ama zarı deldirmeden...

Aksi takdirde ne olacağını ise, “Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder” diyerek ifade ediyor Bediüzzaman.

NOT 1: Sırası değil gibi gözükebilir size ama, tıpkı “şirk-i hafî”ye dair Mesnevî-i Nuriye bahsi gibi, bu ‘hakikat çekirdeği’nin de tarihine bakmaya ne dersiniz?

Sonraki cümlede “Hırs cihetiyle siyaset efkârını İslamiyet akaidinin yerlerine kadar isal eden herifler, şan ve şeref değil, belki şeyn ve şenaate mazhar oldular” derken, Bediüzzaman bu tarihe dair de bir ipucu veriyor. Bir açıdan da, yakın tarihi özetliyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum