1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Daha yukarılara…
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Daha yukarılara…

A+A-

Geçenlerde, uzun zaman ayrı kalacağımızın öncesi birlikte bir kez daha, dolu dolu bir gün daha geçirelim düşüncesiyle dostumla telefonla randevulaştık.
İkimiz de doğadan hoşlanıyorduk, ikimiz de bir başına da olsak doğada huzur buluyorduk; doğanın her güzelliğinden mest oluyorduk. Doğa sessizlikti her şeyden önce ve doğada sessiz ama dolu dolu bir diyalog vardı; manevî dünyalarımızı aralayan bir iksir sunuyordu bize. Henüz bir araya gelmeden, bu konuda ruhlarımızın da tam örtüşeceğini tahmin ediyorduk. Ama bu arzumuzu o günlük nerede ve nasıl karşılayacağımıza ilişkin kesin bir bilgimiz yoktu.

Anadolu’nun her tarafı doğa harikalarıyla dolu. Bulunduğumuz il de ülkemizin diğer yörelerinden farksız. Hava güz olmasına rağmen yazdan kalma sıcaklıktaydı. Karadeniz’de güz vaktinin güzelliği başka olur. Yer yer sararan ağaçlar koca ormanda ya da ağaçlık alanda serpiştirilmiş bir çiçek demeti görünümündeydi.  Sarı sarı koca çiçekler orada burada o kadar çoktu ki! Baharın çiçek güzellikleriyle sonbaharın çiçekleri andıran güzellikleri arasındaki farkı ikimizin de ruhu ayırabiliyordu, bu iki güzelliğe ayrı anlam yükleyebiliyordu. Ruhumuzun bu algısını kelimelere dökülmüş olmasa da anlamada zorluk çekmiyorduk.

Caddenin ortasında, ikimiz de “bu gün nereye acaba?” sorusunu sessiz sorduk. Gülümsedik. Bulunduğumuz ilçenin bir sakinine arzumuzu açtık. “Pazarcık uygundur “dedi. Pazarcık, ilçenin içlerinde, yaylalara birkaç kilometre kala doğanın ihtişamı karşısında öyle ahım şahım olan bir yer değildi hani. Ama bizim hayalimizde bambaşka bir şekilde canlanmıştı. “Tamam” dedik ve hemen yola koyulduk. Bereket versin ki yol asfalttı. Dehliz gibi dere içi gittik de gittik. Çevrede bambaşka bir manzara vardı. Elli kilometre kadar ilerledikten sonra rastladıklarımız, yaylalara çok az bir yol kaldığını söylediler. Biz birkaç virajdan sonraki yükseltiyi tercih ettik, uygun yerde aracımızı durdurduk.  Buradan manzara çok güzeldi. Sütun gibi kaya parçaları, dikey olarak yükselen tepeler, en az yüzde yetmiş meyille inen vadiler, çam ağaçları, ta uzaklarda yayla evleri, ancak fark edilebilen koyun sürüleri, hemen aşağımızda akan çakıllaşan kaya parçaları, etrafımızda dikenli dikensiz ağaçlar, kuşburnular, yenmeyen orman yemişleri, her şeyden önce filtreden süzülmüş tertemiz bir hava ve daha neler neler…

Bu muhteşem sanat harikasının karşısında kaldığımız her saniye sonsuz ve tarifsiz haz demekti. Attığımız her adım duygularımızın bir miracıydı.

Bu yazıyla elbette doğayı tasvir etmek değildir amaç. Duygularımızı ilgilendiren yanıyla bulunduğumuz coğrafyanın ihtişamından daha derinlikli, daha görkemli ve daha orijinaldi o günlük yaşadıklarımız. Fiziksel olarak yükselirken içimiz, maneviyatımız, ruhsallığımız, hayalimizdeki tarifsiz yükselmeler tek kelimeyle muhteşemdi. Biz maddî ve manevî miraçlarla karşı karşıyaydık. Bir müddet ikimiz de konuşmadık; bu süre içinde yaptığımız etrafı kolaçan etmekti, belki de içimizi dinlemekti. Ta yukarımızda çıkılması epey zor olan sanki taştan yontulmuş birkaç tepe vardı. İkimizin de gözü onlara takılmıştı. Doğrusu bu iki tepe Yaratıcının Celâl sıfatının tam bir tecellisiydi. Oralar bulunduğumuz noktadan daha hâkimdi çevreye ve oradan aşağıları seyretmenin insana daha doyumsuz hazlar vereceği de kesindi.

Dost dostun bakışlarından hangi isteği içinde canlandırdığını sezer ya, ona yalnızca “haydi!” dememle, tırmanmaya başlamamız bir oldu. Zor engelleri aşmak durumundaydık;  birbirine geçmiş bodur ağaçlardan, set halini almış kayalardan, ateş kırmızısı kuşburnu meyvelerinin renklendirdiği dikenlerden, yer yer kurumuş otlardan, bastıkça ayağımızın altından akıp giden kaya parçalarından, ancak bir dağcının çıkabileceği dik yamaçlardan ve ayı inlerinden geçerek ha bire tırmanıp durduk.

İkimiz de sessizdik. Belli ki ikimiz de içimizin miracına yoğunlaşmıştık. Saate bakmayı bile aklımıza getirmedik. Kalbimiz, aklımız, duygularımız belli ki zamanla ilgili olmayan konulara dalmıştı. Hedeflediğimiz tepeye çıkınca şöyle bir aşağılara baktık. İç huzurumuzu, okumasını bilmeyen bile yüzlerimizden ve gözlerimizden rahatlıkla okuyabilirdi. Birbirimize yalnızca bakışarak, oradan bir başka tepe ile yükseklik arzumuzu doyurmaya çalıştık. Dilimiz değil, yalnızca duygularımız konuşuyordu. 

Bize göre en büyük taht olan ve sanki bizim için ayarlanmış oturağa benzer küçük bir dağ kadar büyük bir kayanın tam zirvesinde oturduk. Çıkmaya başladığımız nokta çok aşağılarımızda kaldı. Çıktığımız zirve ile bu noktayı karşılaştırdığımızda gösterdiğimiz cesarete bir anlam veremedik. “Delik bu” dedim.  Dostum ise, biraz düşündükten sonra,  “Delilik değil, tam aksine içimizin asıl varmak istediği yükselişin şu andaki tezahürüdür” diyerek, bu tür deliliğin de bazen manevî âlemimizle ne denli örtüştüğünü ifade etmeye çalıştı.

“Kendini aşma” isteği her zaman insanın derinliklerinde vardır.  Dünyaya ilişkin sıkıntılarıyla meşgul olması insan için en büyük azaptır aslında. Dertler, dünyayla sınırlı istekler, onlara ulaşmak için yapılan bütün eylemler, insana kısır bir döngü yaşatır. Bütün arzular bir serap gibidir. Birine ulaşılsa ötekilerine ulaşmak için daha büyük bir hırsla dolar insan. Dar dünyamızın kalıplarından çıkamayan her istek, ona kavuşsak bile hiçbir susuzluğumuzu gideremiyor çünkü. Etrafımızda beden kafesleri içinde kendini hapseden insanlar ne kadar çok. Bizim bu yüksekliğe çıkışımız bu beden zindanından kurtuluş isteğimizden başka bir şey değildi aslında. Bu beden tecrit hapishanemizde uzun yıllar nefessiz kaldık. Bu zirvede ancak dolu dolu nefes aldığımız ise elbette doğrudur. 

Her birimiz aşağıda birlikten habersiz anlamsız birer parçaydık, kendimizi yalnızca bireyliğimizle avutuyorduk. Ama bu, her zaman, daha büyüğe, bütüne ve birliğe kavuşmaya engeldi. Bu zirvede fiziksel olarak bu tür yüksekliği yaşamamız bile bize manevî yönden de parça olmaktan, birey olmaktan, yalnızlıktan kurtarıyor. Doyasıya nefes almamız bundan.

Bu zirvede ağırlıklarımızı aşağıda bıraktığımıza inanmıştık ikimiz de. Kendimizi aşmıştık bir nebze ve bir anlık da olsa. Acaba daha yukarılara, yücelişlere ersek ne olurdu? Elimizden gelse daha yukarılara çıkma isteğimiz kesinlikle sönmüş değil. Şu da kesin ki, daha yukarılarda bizim hiçbir etkimizin olmadığı bir makam, bir varlık söz konusu elbette.  Kendini aşan ve dünyalık makamları geride bırakan elbette Allah’a çok daha yakın. Sözün kısası, kendi zindanından kurtulandır o makamlara ve Allah dostu olmaya en layık.

Daha yukarılara çıkmak, daha büyük, daha zengin, daha bilgili, daha mutlu, daha makam sahibi, daha şöhretli, daha medyatik, daha güçlü, daha daha değişik arzularımıza ermek ve bunlarla oyalanmak insanoğlunun tutkuları… Ama bütün bunlar tutku da olsa, bize olanların daha büyüğünün ve daha yukarısının olduğunu hatırlatması açısından son derece önemli.  Elimizden gelse daha yukarılara çıkmak bizim de en büyük arzumuz. Benim deyimimle “delilik” olan bu eylemimiz, bize özgü anlamı olan bu isteğimizin gerçekleşmişidir.

Herkes farkında olmadığı halde sarmalandığı kendi bağlarından sıyrılmak ister. Bir şeyden öbürüne zıplamanın, yerinde duramamanın ve daldan dala konmanın nedeni bu… Sürekli bir arayış içindedir insan. Asıl amacına ulaşamadığı sürece de arayışı bitmeyecek; bu şu demektir ki doyumsuzluğu sürüp gidecek. Her an bir açlık, bir susuzluk, bir boşluk hissedecek. Bu da huzursuzluğun göstergesi demektir.
Nice bağlarımız vardır bizim. Bunların başında egomuz gelir, egomuzdan kaynaklanan çeşit çeşit isteklerimiz. Bu engellerden kurtulmak istemeyen yok gibi. Kimileri nereden kurtulacağını, nereye varacağını, hangi engelleri aşacağını, hangi zorluklarla karşılaşacağını, içinin gizli isteklerini, metafizik ve ruhsal ihtiyaçlarının ne olduğunu bilir de ona göre kendine çeki düzen verir. Bu gibiler hep azınlıkta kalmıştır. Kimileri de bütün bunlardan habersiz amansız bir savaşın içinde bulur kendilerini. Bu savaş bile, aklını yitirmemiş olanları belli bir olgunluğa kavuşturmayı amaçlayan bir olgudur. 

Bu zirvede dostumla ben, daha yukarısının, daha büyüğünün ve “daha daha”ların kapısını araladık. Bu dış yolculuk bizim manevî yolculuğumuza katkı sağladığına inandık. Bu fiziksel miracımızla ruhsal miracımızı az çok elde ettiğimize kani olduk. Dünya ahiretin bir tarlası durumunda ise, elbette bu zor da olsa kat ettiğimiz zirve, bize öteleri çağrıştıran bu zevki tattırdığı da kesin.  Şu anda benliğimiz aşağıda kaldı; dünyaya ilişkin isteklerimiz, tutkularımız, hırslarımız, kıskançlıklarımız, öfkelerimiz, düşmanlıklarımız, en yakınlarımıza ve en uzaklarımıza olan kırgınlıklarımız… Yolculuğumuzun, yoklukla varlık arasındaki mücadelemizin henüz bitmediğini de biliyoruz; bu zirvede daha yukarılara çıkma arzusu, ötelere kavuşma, en güzeliyle hayatımızı noktalama özlemi de içimizi kavurmaya başladığını söylemiş olsak yalan olmaz.

Doymuyorsak, hâlâ bir şeyleri arıyorsak, bir şeylerin özlemini çekiyorsak, bu dünyadan daha başka bir dünya, bulunduğumuz bu zirveden daha büyük bir zirve var; görünen maddenin dışında metafizik bir âlem var. Bedenimizin, bedenimizin içinde saklı gizil güçlerimizin bizi her yönden doyuma ulaştıracak âlemin bir basamağı olduğunu, bu zirvede olduğumuz dakikalarda daha iyi özümsedik.

Yolcular, yolculuklarını tamamlamakla görevli. Ama yolculuk var, ötelere götürür bizi; yolculuk var, beden kafesinde tecrit hapishanesini yaşatır bize. Yolculukların kalitesi yolcuların da düzeyini belirler. Biz bugün inanıyoruz ki, zorlu da olsa, benim deyimimle delilik de olsa, iyi bir yolculuk yaptık. Bu görkemli manzarada ulvi şeylerle birlikte olduk, ruhsallığımız bizde ağır bastı bugün, içimizin labirentlerinde bir nebze de olsa kendimizi oyalamaktan kurtardık; engellerimizle kan ter içinde boğuşmadık. Dış yolculuklar manevî yolculuklarımızın bir basamağı olabiliyorsa-ki uzak bir ihtimal değildir- bugün gerçekleştirdiğimiz fiziksel yolculuğumuzun ruhsal yolculuğumuza bir miraç olduğuna inandık.
İşte bir günde, doğanın ihtişamında, bir dostla birlikteliğimizin çağrıştırdıkları...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum