1. YAZARLAR

  2. Sadık YALSIZUÇANLAR

  3. Dağlarda Ateş Yandıkça...
Sadık YALSIZUÇANLAR

Sadık YALSIZUÇANLAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Dağlarda Ateş Yandıkça...

A+A-

'Dağlardaki ateş'i, iki anlamıyla da okuyabilirsiniz.Behçet Necatigil'in, 'Oda karanlık/Odadan dışarı çık/Şehir karanlık/Şehirden dışarı çık Korkma/Yürü bir hayli yürü/Gördün mü/Dağlar başladı artık.
Korkun dağılır rüzgârda/Bekle biraz/Dağlarda ateşler yandıkça/Karanlıktan korkulmaz' dizelerindeki gibi, dağları ışıtan bir ateş olarak mesela... Veya, düştüğü yeri yakan acı olarak. Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun egemenlerden kaçtığı, bir kavgayı yürüttüğü özgür mekânlar olarak... Bugün özellikle Doğu'muzda, 'dağ', yürekleri dağlayan, ülkeye kan ve can kaybettiren bir sürecin dumanının tüttüğü yer olarak, onun imgesi olarak da okunuyor.

Yirmi dokuz yıl önce dünyadan göçen Behçet Necatigil'in şiirsel dünyasına, evler'ine, sokaklar'ına girmek için Necip Fazıl'ın dizelerini izlemek gerekebilir:
'al eline bir değnek/tırman dağlara şöyle/şehir farksız olsun tek/mukavvadan bir köyle
Uzasan göğe ersen/cücesin şehirde sen/bir dev olmak istersen/dağlarda şarkı söyle'

Dağlarda şarkı söyleyen bir aziz olarak Fethi Gemuhluoğlu, bize, yıllar önce, modernlikle nasıl baş edebileceğimizin yollarını göstermişti.
Bize bazı dostluk hikâyeleri anlatmıştı:

'Size bazı dostluk, remzî de olsa bazı dostluk hikâyeleri anlatmak isterim. Bu hikâyeler hakîkatin ta kendisidir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr'dır. Kucağında mübarek bir emanet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübarek emanet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû Bekir'i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.

Her şey gönülde cereyan ediyor. Ve insanlar, biz zannediyoruz ki, hâl-i cimâdan doğuyorlar. İnsanlar hâl-i cimâdan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Ve gönül çocukları onun için "yol evladı" oluyor, "bel evladı" olmuyor. Tasavvufta yol evladı olmak, bel evladı olmaktan onun için mukaddemdir.'

Bu hikâyeler, bizim meta-hikâyemizden alınmadır.
Her şeyin gönülde olup bitmesi, aşktır. Aşk ise, bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kurar.

Modernleşmenin çıkmaz sokaklarında yolunu yitirenler için aşk, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, 'ne kazandığına sevinmek, ne de kaybettiğine üzülmek'tir.

Bu Gemuhluoğlu'nda şöyle dile gelir: 'Batı adamının bunalımı çok tabîidir; muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah'adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzûn olmayız.'

Fatih sertürbedarı olan Ahmed Amiş Efendi, Gemuhluoğlu'nun tanıştığı irfan yolunun büyük kılavuzlarındandı. Ne yerinmek ne sevinmek'ten söz ettiğinde, bir yareni, 'bu, Allah mertebesidir...' demişti. Yani cem düzeyi. Birleme, birlenme, tevhid etme yeri. Mutlak teklik makamı. Sadece O'nun rızasının gözetildiği, gayrının anlamının kalmadığı bir hal. Bu, ihlasın da temel ilkesini kurar. İhlas, 'de ki Allah tektir'le başlar. Allah, bu âlemlerde bir'dir, tecellinin olmadığı öte âlemlerde tek'tir. Allah'ın mutlak tekliğini, İmam Ali efendimizden nakledilen bir haber de ifadelendirir: 'Başlangıçta Allah vardı, O'nunla birlikte bir şey yoktu...' Böyle olunca, dağlardaki ateş, ocakları söndüren bir yangın olmaktan çıkar. Bu yangını söndürmenin biricik yolu da budur.

Yaratılmışların en soylusu, en onurlusu olarak insan... Necatigil, gündelik yaşamdaki sıradan insanın hallerini anlatırken, birden örneğin Abdal Musa'nın cihanşümul öyküsünden birkaç sırrı aktarır:

'Bir sürek avında/Ölüsünü görmeye gelirler/Abdal Musa demişler/Bağrına saplı oku/Çıkardı verdi geri.

Bu söz ibret sözüdür/Arifler ocağında/Yanar özge bir ateş/O ateşin dilleri,/Hele bir gel beri'

Bu, Bediüzzaman'ın, 'ey insan, dediğimde nefsimi kastediyorum' cümlesindeki insandır. Allah'ın sonsuz ve mutlak olan bütün isim ve sıfatlarının açıldığı, onların tümünü içeren özel isim olarak Zat'ın, Zat adının tecelli ettiği kozmik insan... Adem-i Hakiki, Hakiki insan. İnsan-ı kamil... Yetkinleşmiş, manevi yolculuğunu tamamlamış, olgunlaşmış, Allah'ın isimlerinin kendisindeki açılımlarını görebilen, okuyabilen insan... Kainatı emanet olarak gören, varlıkları parçası olarak hisseden, adil, merhametli, şefkatli, saygılı, sevgili, zekâsını kurnazlıkta kullanmayan, iyiliğe iyilik, kötülüğe iyilikle karşılık veren insan... Abdal Musa gibi bilgeler böyledir. Hem pir, hem sultan hem abdal olanlar böyledir. Onlar, dağları yok eden, dağların sırrını döken, yıkan, yakan ateşi söndürür, bir çerağ gibi için için yanar, hem ışıtır, hem erir, hem ısıtırlar.

Ülkemizin modern zamanlarda duçar olduğu belalar eğer büyük yıkımlara yol açmıyorsa, bunun en büyük sırrı, böylesi kamillerin çabalarındadır.

Yıllardır düşüncelerinden ötürü yargılanmış olan Yaşar Kemal'e ödül veren makamın şimdiki konuğu Cumhurbaşkanı Gül gibi, yeni kuşak seçkinler, Gemuhluoğlu gibi 'fikir sakası' erenlerin temsil ettiği kozmik bilgelik geleneklerinin emzirdiği insanlar... Yeni Türkiye'nin, modern zamanlarda birikmiş, kronikleşmiş sorunlarını çözmek, kangrenleşmiş yaralarını iyileştirmek bakımından böylesi bir imkâna sahipler. Türkiye'de, kamusal alana dahil olan bütün sorunların doğru konuşulabilmesi için zaten bu kavgacı, ötekileştirici, iletişimi tıkayan kör gramerden ziyade, empatik ve diyalojik bir dile ihtiyacımız var.

Bize, bunu, Necatigil gibi, Gemuhluoğlu gibi insanlar sunuyor.

Gemuhluoğlu'nun, o ünlü 'Dostluk Üzerine'sindeki Yaşar Kemal resmini hatırlayın:

'Tabiî, insan fikre dost olunca tarihe, coğrafyaya, ormana da dost olur. Orman Fakültesi talebelerinin önünde Yaşar Kemal yürüyor, görüyorsunuz. Ve Orman Fakültesi talebeleri yürüyorlar bu stepte, bu bozkır Anadolu'da. Peygamber-i Ekber bir hadis-i nebevîlerinde fem-i saâdetlerinden buyuruyorlar ki: "Kıyamet alametleri belirse, kıyamet an meseli hâline gelse, elinizde bir ağaç fidanı varsa önce onu dikiniz ve sonra kıyamete hazırlanınız." Orman... Orman için, ormana destân düzmek için, ormana övgü için, ormanı kutsallaştırmak için, ağacı kutsallaştırmak için, ağaca orman fakültelerinin üstünde orman fakültelerinin estetiğini vermek için, orman fakültelerine cezbe vermek için, bu memleketin insanına yeni bir şevk, yeni bir koşu, yeni bir emanet, yeni bir bayrak koşusu vermek için bu hadîs-i nebevîden hareket etmek kâfidir."

Gemuhluoğlu'nun bu Yaşar Kemal resmi, bir sufinin dünyasının, modern zamanlarda daralan, yoksullaşan ve sadece çatışma üreten dilini nasıl zenginleştirebileceğine ilişkin bir imkân ve umut olabilir, diye düşünüyorum.

Aşırı biçimde politize olan bir 'kültür'ün içinden geçiyoruz. Bu süreçte, örneğin yıllar önce Özal'ın Türkiye'nin demokratikleşmesine, hoşgörü ve empati ortamının oluşmasına nasıl katkıda bulunmuş olduğunu, bunun Türkiye'nin nasıl hayrına olduğunu yeni yeni anlayabiliyoruz. Hatta bunu anlamakta bugün bile zorlanıyoruz. Oysa, bizler, düşünme ve tartışma dili son derece zengin bir geleneğin mirasçılarıyız.

Bizim özellikle irfan geleneğimiz, kalbin, kalpteki aklın, bilginin ve naklin özgürce, son derece zengin biçimde harmanlandığı, işlediği ve gelişip serpildiği bir gelenek.

Böylesi zengin bir dilden, çatışmacı, ötekileştirici, ötekini yok ederek/sayarak kendini var kılıcı, patolojik bir düşünce ve ifade dünyasına saplandık.

Toplumsal ve ahlaki idealleri bakımından birbirine yakın insanlar bile, zaman zaman böylesi yoksul bir dille konuşuyor. 'İdrakimize/şuurumuza giydirilen deli gömlekleri'nden soyunmanın vakti geldi de geçiyor.

Gemuhluoğlu, yıllar önce, bu uyarıyı şöyle yapıyor:

'Size, coğrafyaya da dost olamadığımız için, Anadolu Beylerbeyliğini artık çok görüyorlar. Hânedân-ı âl-i Osman'ın mülkünü, particilik yaparak 1912'den 1920'ye kadar bitirdiniz. Eskiden vâli gönderdiğiniz yerlere şimdi sefîr-i kebîr gönderiyorsunuz. Son Bağdat vâlilerinden biri, Süleyman Nâzif Bey; Vâlâ Nureddin Bey'in babası son Beyrut vâlîlerinden Nureddin Bey. Bıraktığımız Beyrut'u görüyorsunuz. Bıraktığımız Lübnan'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye'yi görüyorsunuz. Bıraktığımız Irak'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye meydanda ."Fitnenin evveli Şam, âhırı şam." Görüyorsunuz. Sefîr gönderiyorsunuz, utanmıyorsunuz. Çünkü kendinize de dostluğunuz yok.' 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.