1. YAZARLAR

  2. Abdulkadir MENEK

  3. Cumhurbaşkanlığı seçimleri (II)
Abdulkadir MENEK

Abdulkadir MENEK

Yazarın Tüm Yazıları >

Cumhurbaşkanlığı seçimleri (II)

A+A-

Bu dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasındaki ilişkiler, çok ilginç bir şekilde devam etti. Bu tablonun ortaya çıkmasında, Sayın Sezer’in siyasetten uzak, içine kapanık kişiliğinin çok önemli bir etkisi olduğu gibi, Başbakan Bülent Ecevit’ın de o an içinde bulunduğu rahatsızlığın ve ruh haletinin de çok önemli yansımalarını görmek mümkündür.

Bu günlerde hafızalara bir daha asla silinemeyecek şekilde kazınan hadise ise, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, bir Cumhurbaşkanının, nezaket sınırlarını, devlet adabı ve protokol kurallarını tamamen ihlal edecek şekilde bir Başbakan’ın önüne Anayasa kitapçığını fırlatması olmuştur. 

Bu hadisenin Başbakan Ecevit tarafından kamuoyuna açıklanmasının ardından, ülkede yaşanan ekonomik depremin etkilerinin, bugün bile tamamen izale edildiğini söylemek mümkün değildir. Dolaylı ve dolaysız olarak ülkemizin uğradığı yüz milyarlarca dolar ekonomik kaybın zararlarını hep beraber yaşadık ve maalesef yaşıyoruz.

Bu olayın ardından Kemal Derviş’in tam bir kurtarıcı edası ile IMF tarafından Türkiye’ye gönderilmesi ve bu operasyonun da tam bir fiyasko ile neticelenmesi, yine Çankaya’daki siyaset, tecrübe ve bilgi eksikliğinin devlet idaresine çıkardığı ağır bir fatura olarak, kayıtlara geçmelidir.

Şimdi Türkiye için Uluslararası bir projenin apaçık bir neticesi olarak Cumhurbaşkanı adayı olarak takdir edilen ve aday olarak gösteren partilerin dahi tanımadığı Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesi halinde, Çankaya Köşkü’nün siyasi irade ve tecrübe yönünden yaşayacağı büyük zafiyeti, tahayyül etmek dahi hakikaten ürkütücüdür. Böyle bir durumda, Hükümet-Çankaya ilişkilerinin olumsuz yansıması olarak, ülkenin maruz kalabileceği güvensizlik ortamı ve itibar kaydını da, ciddi olarak hesaba katmak gerekir.

2002 yılının sonlarında tek başına iktidara gelen Ak Parti ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer arasındaki münasebetler, resmiyetin dahi çok üzerinde, ifrat derecesinde ciddiyet, aynı şekilde soğuk bir ortamda ve güvensizlik üzerinde yürüdü. Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıktığı 2007 yılına kadar yaşanan gerginlikler, burada açıkça ve cesaretle ifade edeyim ki, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok dikkatli, itinalı ve ülke menfaatlerini her şeyin üstünde tutan vakur ve sabırlı yaklaşımı ile çok büyük krizlere yol açılmadan büyük bir maharet ve ustalıkla atlatıldı. O zamanlar bazı çevreler tarafında taviz olarak ifade edilen ve çirkin bir ‘’kara propagandaya’’ malzeme edilen bu ilişkilerin, bugün gelinen nokta ve alınan mesafe ile ne kadar haksız ve yanlış olduğu ortaya çıktı.

Sayın Sezer’in yönetim anlayışında hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Eğer bu dönemde hükümet, devlet idaresinde gerekli hassasiyeti göstermeseydi, geçmişte yaşanan büyük sıkıntıların da verdiği mesaj ile Anayasa kitapçığı krizi gibi, ülkeyi tamamen idare edilmez hale getirebilecek çok sayıda olayın yaşanması kaçınılmaz olacaktı. 

Bu dönemde yaşanan ve şahsen benim hafızama kazınan bir olayı da bu vesile ile hatırlatmak isterim. Bu olay, malum çevrelerin de Ak Parti hükümetine adeta bir ‘’hoş geldin’’ lincine döndü. Cumhurbaşkanı Sezer’i bir yurt dışı gezisine uğurlamak için 20 Kasım 2002 tarihinde başörtülü eşi ile birlikte Esenboğa Havalimanına gelen TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın ve başörtülü eşinin, bütün nezaket ve saygı kurallarının, yerle bir edilircesine muhatap oldukları muamele, Hükümet-Çankaya ilişkilerinin nasıl bir Sırat üzerinde bulunduğunun da çok açık bir göstergesi olduğu gibi, Türkiye’ye yön veren çevrelerin de seslerinin o zamanlar ne kadar gür çıktığının çok somut bir misalidir.

Cumhurbaşkanı Sezer, daha sonra yaptığı konuşmalarda, başörtüsünün kamusal alana giremeyeceği konusunu defalarca gündeme getirerek büyük bir ucubeye imza atmış ve ‘’Kamusal alan’’ tabiri o dönemde malum çevrelerin hükümete karşı kullandıkları argümanlar içinde birinci sıraya yükselmiştir. Ayrıca o dönemde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yapmış oldukları ziyaretin de toplam olarak sadece 2,5 dakika sürmesi de, Münevver Arınç’ın başörtülü olarak protokol uğurlamasına katılmasına karşı bir tepki olarak değerlendirilmişti. Bu ziyaret, o zamanki birçok gazetede ‘’Post Modern Ziyaret’’ olarak haberleştirildi.

Bu dönemde hükümete karşı kamuoyu oluşturmak ve halk nezdindeki tepkileri yükseltmek amacıyla çok sayıda tertip ve provokasyona imza atıldı. Özellikle ‘’Cumhuriyete Saygı Yürüyüşleri’’ adı ile yapılan gösteriler, adeta hükümete husumet pompalayan zeminlere dönüşmüştür. Türkiye’nin her tarafından YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün talimatı ile Üniversite öğretim üyelerinin otobüslere bindirilerek Ankara’ya götürülmesi ve cübbeleri ile Anıtkabir’e doğru yürüyüşler yapmaya adeta zorlanmasını da, hatırlanması gereken trajikomik bir seremoni olarak kaydetmek gerekir.

Ak Parti’nin iktidara gelmesinin ardından provokasyon niteliğinde, çok önemli suikastlar ve sabotajlar gerçekleştirildi. Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, evinin yakınında öldürüldü. 15 Kasım 2003 tarihinde, Şişli ve Beyoğlu’ndaki Yahudi Sinagog’larına sabotajlar gerçekleştirildi. Bu sabotajlarda 26 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.

Bu olayların hemen ardından 20 Kasım 2003’te ise, HSBC Bankası Genel Müdürlüğü ve İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na bombalı saldırılar gerçekleştirildi. Bu olaylarda da 28 kişi hayatını kaybetti ve 450 kişi yaralandı. Daha sonraki yıllarda da Hakkari’de Umut Kitapevi cinayeti, Trabzon’da Rahib Santora suikastı, Malatya’da Zirve Yayınevi ve Danıştay baskınları ve Hrant Dink cinayeti gibi ortalığı karıştırmaya ve hükümeti zor durumda bırakmaya dönük provokasyon niteliğinde, çok önemli saldırılar gerçekleştirildi.

Aslında bu yıllarda tarihe bir Utanç sayfası ve hukuk katli olarak geçecek çok önemli bir skandal gerçekleşti. Bu da 11. Cumhurbaşkanı seçimi sırasında yaşanan ve ancak çok çirkin olarak niteleyebileceğimiz olaylar zinciridir. Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin ardından yeni seçilecek Cumhurbaşkanı için Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan recep Tayyip Erdoğan tarafından ‘’kardeşim’’ denerek Abdullah Gül aday olarak gösterildi. İşte her şey Abdullah Gül’ün aday gösterilmesi ile başladı.

Abdullah Gül’ün eşinin başörtülü olması, bugüne kadar Çankaya Köşkü’ne eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanı göndermeme konusunda başarılı olan çevreleri adeta ‘’küplere bindirdi.’’ Bunu mutlak surette engellemeli ve bu amaçla gereken her yola başvurmalıydılar. Nitekim de öyle yaptılar. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin önüne geçmek için, çok fazla konuşmayı sevmeyen Ahmet Necdet Sezer, çeşitli konuşmalarında laiklik ve irtica vurguları yapmaya başladı. Aynı şekilde Türk silahlı Kuvvetlerini temsilen Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da, bu konudaki demeç ve vurgularına hız kazandırdı.

Fakat bu dönemde asıl garabet ve hukuk skandalı Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun ‘’367’’ çıkışı ile yaşanmaya başladı. Ak Parti’nin 354 milletvekili vardı. Ve Kanadoğlu’na göre TBMM Cumhurbaşkanı seçmek için Anayasa’nın 102 maddesi gereğince en az üçte ikilik çoğunluk olan 367 milletvekili ile toplanmalı ve bu sayı bulunmadığı takdirde, seçime ve görüşmelere geçilmemeliydi. İşte bu görüşün açıklanması ile birlikte ülkede adeta bir kıyamet yaşanmaya başlandı. 361 Milletvekilin katıldığı ve Abdullah Gül’ün 357 oy aldığı 1. Tur oylamanın ardından, CHP, hemen en iyi bildiği şeyi yapmış ve uygulamanın Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurmuştu.

Bu günlerde hafızalara kazınan çok önemli olaylardan birisi de Atatürkçü Düşünce Derneği ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği öncülüğünde birçok ilde yapılan ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemeye dönük ‘’Cumhuriyet Mitingleri’’ idi. Bu mitingler, milletin iradesini ve inancını küçük gören çok büyük çirkinliklere sahne oldu. Küfür ve hakaretler havalarda uçuştu.

Aslında bu günlerde Türkiye’nin Demokrasi Tarihine altın sayfalarla geçen çok önemli bir gelişme yaşandı. 27 Nisan akşamı Genel Kurmay Başkanlığının İnternet Sitesinde, milli iradeyi küçük gören ve demokratik kural ve teamüllere tamamen aykırı bir bildiri yayınlandı. Kutlu Doğum Törenlerinin eleştirildiği bildiride şu ifadelere de yer verilmişti:

‘’Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.’’

Hükümetin Genel Kurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan bu bildiriye karşı tepkisi çok sert oldu. Bu tepki, bugüne kadar hiçbir T.C. Hükümeti tarafaıandan gösterilmemiş sertlik, cesaret ve netlikteydi. Aslında Türkiye’de Hükümetin yönetime daha net bir şekilde hakim olduğu tarihi, bu bildiri ile başlatmak mümkündür. Cemil Çiçek tarafından açıklanan ve sert ifadelerle dolu olan hükümet bildirisi şu ifadelerle sona eriyordu:

‘’Türkiye'nin uluslararası toplumda itibarını zedeleyen, çağdaş dünyadaki konumumuza zarar veren, Türk ekonomisinin istikrarını tehdit eden, demokrasiye aykırı ve Türk Milletinin vicdanında yara açan davranışlardan tüm sorumluluk sahiplerinin kaçınması gereklidir. Güven ve istikrarı zedeleyenler, ülkemizin ve milletimizin ali menfaatleri bakımından doğuracağı olumsuz sonuçların sorumluluğunu da yükleneceklerini bilmelidirler.''

Bu arada Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanlığı görevine devam etti. Hükümet, Cumurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin bir Anayasa teklifi hazırladı. TBMM’nde yapılan görüşmelerde Anayasa değişikliği teklifi kabul edildi. Teklife göre Cumhurbaşkanı, görev süresi beş yıl olmak üzere halk tarafından seçilecek, bir kişi en fazla iki dönem Cumhurbaşkanlığı yapacaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Sezer, değişikliği, bir daha görüşülmek üzere TBMM’ne iade etti. Meclis, değişikliği aynen kabul ederek Sezer’e sundu. Sezer, bu sefer de değişikliği halk oylamasına sunmaya karar verdi. 21 Eim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasında, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine ilişkin Anayasa Değişikliği, % 69’luk bir kabul oyu ile yürürlüğe girdi. 

Anayasa Mahkemesi, CHP’nin talebi doğrultusunda karar verince, Ak Parti Hükümeti erken seçim kararı aldı. 22 Temmuz 2007’de yapılan Genel Seçim, Cumhurbaşkanlığını seçiminin tartışmalarının gölgesinde geçti. Ak Parti, oylarını büyük miktarda artırarak % 47’lik bir oarana ulaştı. Genel seçimin ardından Abdullah Gül yeniden Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. MHP, milletin tercihine saygı göstereceğini bildirerek, yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi görüşmeleri için TBMM’ndeki toplantılara katıldı. Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde yapılan 3. Tur oylamanın ardından,  339 Milletvekilinin oyu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi.

2007 yılında yapılan ve halkın % 69’unun kabul oyu ile gerçekleşen Anayasa değişikliği sonucu olarak, milletimiz Cumhurbaşkanını seçmek üzere ilk kez 10 Ağustos 2014 günü sandık başına gidecek. Bu çok önemli bir seçim olmakla birlikte, demokrasimiz için çok ileri bir adım anlamına gelmektedir. TBMM’inde çoğu zaman bazı dayatmalar ve vesayet tartışmaları altında geçen Cumhurbaşkanları seçimleri, böylece yerini tartışmasız bir şekilde milletin hür iradesine ve şaşmaz vicdanına bırakmıştır.

Milletin sandık başına gideceği bu ilk Cumhurbaşkanlığı seçimine üç aday katılmaktadır. Bunlardan birincisi, Ak Parti tarafından aday gösterilen,  son iki yıldır Başbakanlık görevini yerine getiren, aynı zamanda Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi düşüncesinin de mimarı olan ve son on iki yıldır girdiği bütün seçimleri birincilikle bitiren Recep Tayyip Erdoğan’dır. İkinci aday ise CHP ve MHP tarafından aday olarak gösterilen, Mısır doğumlu bir Türk olan, sekiz yıl boyunca İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği görevini yürüten Ekmeleddin Mehmet İhsanoğlu ve üçüncü aday ise Halkların Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’tır. Selahattin Demirtaş, bu seçime şüphesiz, kendi davasını anlatmak ve seçmen tabanını canlı tutmak maksadıyla girmiştir. Çünkü seçilme şansının olmadığı bilinen Demirtaş, bu seçim dönemine de ayrıca bir renklilik katmıştır.

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise, bir çok soru işaretleri ile birlikte maratona katılmış, CHP ve MHP’nin ortak adayı olarak bu yarışmada sürpriz bir şekilde yerini almıştır. Daha sonraki günlerde de, Ak Parti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı olan bütün parti ve çevrelerin ortak bir adayı haline getirilen İhsanoğlu, gün geçtikçe ağırlığını ve popülaritesini kaybetmeye başlamıştır. Türkiye’nin meselelerine ne kadar yabancı olduğu, aynı şekilde değerlerine de zan edildiği kadar aşina olmadığı anlaşılan ve büyük ümitlerle sahneye sürülen Ekmeleddin İhsanoğlu, kendisini aday gösterenler için de adeta bir ‘’hayal kırıklığı’’ olmaya başlamıştır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, son on iki yıla damgasını vuran icraatları, demokratik gelişmelere vurduğu mühür ve Türkiye’nin ekonomi gelişmelerinde ezber bozan ve bütün dünyada takdir gören çalışma ve başarıları ile her geçen gün gücünü ve şansını arttırmakta ve adeta seçim yapılmadan önce galibiyetini ilan etme rahatlığı ile seçimlere girmektedir. Yapılan bütün kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği gibi, Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’nin, halkın oyu ile seçilmiş il Cumhurbaşkanı olmasına adeta kesin gözüyle bakılmaktadır.

Güçlü liderliği, kuvvetli siyasi iradesi ve cesur çıkışları ile hak ve hürriyetlerin gelişmesi noktasında çok önemli ve devrm niteliğindeki adımlara imza atan Başbakan Erdoğan, ülkemizin 90 yıllık en önemli problemi olan Kürt Meselesinin çözümü noktasında da çok büyük bir kararlılık göstermiş ve bugüne kadar hiçbir Cumhuriyet Hükümetine nasip olamayan cesur adımlar atmıştır.

Bütün bu görüşler ve değerlendirmeler çerçevesinde, 10 Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminin hayırlı olmasını temenni ediyoruz. Umuyoruz ki, Türkiye’nin girdiği bu yeni demokratik dönemeç, ülkemize çok büyük hayırlar getirir.  

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum