Çaresiz Gemi!

İnsanoğlu, dünya denizinin dev dalgaları arasında savrulan, batmakla çıkmak arasında çırpınıp duran çaresiz bir gemi gibidir. Geçim telaşı, çoluk çocuk derdi, gelecek endişesi; mal-mülk, makam-mevki, şöhret hırsı; hastalıklar, musibetler, husumetler; bitmek bilmeyen ihtiyaçlar, bastırılamamış arzu ve duygular; problemler, sıkıntı, stres, bunalım; meyhaneler, hapishaneler, hastaneler vs. derken rahata ve huzura eremeden; daha henüz işlerini bitiremeden, problemlerini çözemeden gözleri açık bir halde göçüp gidiyor bu dünya misafirhanesinden.

İnsanın telaştan kendini bile unutup; dünya meşguliyetleri arasında kaybolduğu bir anda bir sala veriliyor ve “falanca oğlu/kızı filanca hakkın rahmetine kavuşmuştur” deniyor. Artık uğrunda ömür sermayesi tüketilen dünya hayatı bitmiştir. Mal-mülk, makam-mevki, eş-dost, çoluk çocuk kabir kapısında terk ediyor insanı. Ve insan birkaç metre kefen bezine bürünüp, bütün dünyevi değerleri geride bırakarak giriyor mezara.

Kabir, son durak değil, asıl sonsuz hayatın başlangıç noktasıdır. Fani dünya hayatının bittiği yerde, sonsuz ahiret hayatı başlamıştır. Artık görev ve hizmetler bitmiş, ücret dönemi başlamıştır. İnsan ne ekmiş ise onu biçecektir. Kurulan büyük bir mahkemede, dünya hayatındaki kazanç veya kayıplarına göre ebedi bir cennet saadetini veya cehennem azabını hak edecektir.

Çağımız insanı, dünya denizinde her zamankinden daha büyük fırtınalara maruz ve daha büyük dalgalarla boğuşmaktadır. 21. yüzyılda insanoğlunun ilerleyerek geldiği nokta, hayret ve hayranlık oluşturacak düzeydedir. Çağımızda, insanın fıtri istidatları inkişaf ederek olgunlaşmış; insan beyni ve diğer kabiliyetleri en verimli ve en üretken seviyeye yükselmiştir. Harika icatlar ile bilim ve teknolojik gelişmeler, insanın gururunu, kendine olan güvenini artırmış ve “ben”lik duygularını kuvvetlendirmiştir. İnsanoğlu her geçen gün kendisini daha büyük, daha güçlü, daha ulaşılmaz ve daha yenilmez olarak görmeye başlamıştır. “Ben” merkezli hayat anlayışı her geçen gün daha fazla yayılmakta; kendi menfaatinden başka değer tanımayan ve kendisinden başka kimseyi sevmeyen insanların sayısı hızla çoğalmaktadır.

Yeni icatlar ve buluşlar, insan yaşamını kolaylaştırmakla birlikte; aynı oranda hayatımızdaki sorunları da çoğaltmaktadır. İleri teknoloji ürünü vasıta ve cihazların hayatımıza girmesi, insanın kendi hayatına olan müdahalesini ve mücadelesini azaltmıştır. Ekonomik hayatta üretim ve tüketim sistemlerinin yapısal özellikleri, insanı her geçen gün daha fazla monotonlaştırmakta ve insanoğlunu hızla makineleştirmektedir. Bir taraftan üretim ve tüketim sürekli artarken; diğer taraftan bireyin sosyoekonomik hayatta tutunabilme, ayakta kalıp geçinebilme ve daha rahat bir hayat sürebilme şartları da ağırlaşmakta ve geçim sıkıntısı şiddetlenmektedir.

Çağımız insanına mutluluk reçetesi olarak takdim edilen “dünyevileşme” akımı, insani değer yargılarını alt-üst ederek “çıkar ve menfaat sağlamaya endeksli” bir hayat anlayışını insanlığın başına bela etmiştir. Nazarını sadece dünyevi değerlere yönelten insanlar, hayatın asıl gayesini ve dünyaya gönderiliş nedenlerini unutarak; dünyanın maddi ve geçici yüzünde boğulmuşlardır. Dünya pastasından daha fazla pay alabilmek; dünya zevklerinden ve nimetlerinden daha fazla faydalanabilmek; daha meşhur, şan-şöhret, makam-mevki sahibi olabilmek; daha rahat ve konforlu bir hayat yaşayabilmek vs. hayatın asıl gayesi olarak algılandı ve bütün dikkatler, meraklar, himmet ve gayretler bu anlayışla harcanır oldu. Bugün artan maddi imkânlarla fiziki hayat kolaylaştırılsa da; insani değerler aşınmakta, manevi bağlar çözülmekte ve artan nüfusa karşılık; insanoğlu, hızla yalnızlaşmaktadır. İnanç ve ahlaki değerlerdeki aşınma, insan ruhunun manevi tatminsizliğini ivmesini yükseltmektedir. Günümüz insanının yaşadığı hayattan aldığı zevk ve lezzet azalmakta; sıkıntı, stres, bunalım, depresyon vs. her türlü psikolojik rahatsızlıklar hızla çoğalmaktadır. İnsanın maddi varlığını esas alıp, maneviyatını ve ruh dünyasını ihmal eden materyalist hayat anlayışı, insanın sadece maddi varlığını yani cesedini nazara alıp; kalbin ve ruhun manevi ihtiyaçlarını görmezden geldiği için; insanı, tatminsizlik uçurumundan iterek ruhi problemler bataklığına düşürmüştür.

Makro düzeyde ise; üretim ve tüketimdeki hızlı artış, hammadde, doğal kaynak, enerji vb. üretim girdilerine olan talebi çok büyük boyutlara ulaştırmış; hem de yeni pazarlar ve yeni tüketici kitleleri bulunmasını mecburi kılmıştır. Bu iki faktör, kuvveti esas alan küresel güç odaklarının yaşadığımız dünyayı savaşlar, zulümler, zorbalıklar, tecavüzler, ateş, kan ve gözyaşı alanına çevirmelerine yol açmıştır.

Bugün insanoğlu mutsuzdur, huzursuzdur ve kendini güvende hissetmemektedir. Bütün varlığıyla dünyaya yöneldiği halde; dünya saadetinden mahrumdur. Dünya saadetini kazanabilmek uğruna feda ettiği ebedi ahiret saadetinden ise zaten vazgeçmiştir. Artık insan, hem dünya saadetinden mahrum; hem de ebedi saadeti tehlikeye girmiş acınacak bir haldedir.

Peki, bu problemlerden kurtuluş çaresi yok mu?  Elbette vardır. Ölümden başka çaresi olmayan bir dert yoktur.

Çağımızın manevi doktoru Bediüzzaman; sosyal, ekonomik ve psikolojik problemler altında ezilen çağımız insanına, içine düştüğü mutsuzluk ve huzursuzluk girdabından kurtulabilmesi için Kur’an eczanesinden aldığı ilaçlarla Hz. Yunus (a.s) ın hayatını örnek göstererek çözüm yolunu göstermektedir:

Hz. Yunus, Musul yakınlarında bulunan Ninova bölgesinde yaşamıştı. Halkı putperest ve büyük bir ahlaki çöküntü içerisinde idi. Yunus Aleyhisselam, 30 yaşında peygamberlik vazifesi ile görevlendirildi. 33 yıl kavmini güzel ahlaka ve Allah'a inanmaya davet etti. Ancak, bütün gayretlerine rağmen ona sadece iki kişi iman etti.

İnsanlar inanmamakta ısrar edince, kendilerine büyük bir azabın geleceğini haber vererek şehri terketti. Bu olaydan yaklaşık kırk gün sonra, hava kararmaya, şiddetli fırtınalar çıkmaya ve korkunç sesler gelmeye başlar. Haber verilen azabın geldiğini anlayan halk, her yerde Yunus Aleyhisselam'ı aramaya başladı. Hz.Yunus'u bulamayınca şehri terk ederek "Tevbe Tepesi" denilen yerde Allah'a yalvarmaya ve dua etmeye başladılar. Allah (c.c.) de tevbelerini kabul etmiştir.

Yunus Aleyhisselam ise, Dicle kenarına gelir, burada bir gemiye biner ve şehirden uzaklaşmak ister. Ancak gemi, kıyıdan uzaklaştıktan bir süre sonra bir anda durdu. Geminin batmasından korkulur ve durum bir uğursuzluk olarak algılanır; aralarındaki uğursuzluğa sebep olan kişi araştırmaya başladılar. Zamanın geleneklerine göre “efendisinin izni olmadan kaçan birinin” aralarında olduğuna hükmettiler. Söz konusu kişiyi tespit etmek için kura çekildi ve kura Yunus Aleyhisselama isabet etti. Hatasını kabul edince de gemidekiler tarafından denize atılmasına karar verildi. Vakit, gece yarısı ve zifiri karanlıktır. Havada şiddetli fırtına ve denizde dev dalgalar vardır. İşte tüm bu olumsuz şartlar içerisinde Yunus (a.s.)mı denize attılar. Denize atıldıktan sonra bir Yunus balığı, Yunus Aleyhisselamı yuttu.

Bütün sebepler aleyhinde birleşmiştir. Karanlık bir gecede, fırtınalı bir havada, denizin ortasında, dev dalgaların olduğu bir anda denize atılmış ve bir balık onu yutmuş. Hz. Yunus'un (a.s.)ın normal şartlarda kurtulabilmesi imkânsızdır. Çünkü bütün sebepler tükenmiş ve bütün şartlar aleyhine ittifak etmiş. Cenab-ı Hakk'ın inayetinden başka hiçbir güç onu kurtaramazdı. Allah'tan başka sığınacak hiçbir merci yoktu. "Çünkü o halde onu kurtaracak öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem gökyüzüne geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hut (balık) ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilirdi.” Yunus Aleyhisselam, Rabbine yönelerek; "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben nefsime zulmedenlerden oldum".[1]  niyazında bulundu. Yüce Allah onun bu samimi kabul ederek selamet sahiline çıkardı. Balık bir geminin kıyıya yanaşması gibi kıyıya yanaşarak Yunus Aleyhisselamı kıyıya bıraktı.

Bediüzzaman Hazretleri, çağımız insanının içinde bulunduğu durumun, Yunus Aleyhisselam'ın içine düştüğü durumdan yüz derece daha kötü ve daha tehlikeli olduğuna dikkat çekmektedir: “İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlıklı ve dehşetlidir.

Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir (dünyamızdır. Bu denizin her mevcinde (dalgasında) binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz (nefsanî arzularımız), hutumuzdur (bizi yutan balığımızdır); hayat-ı ebediyemizi (ebedî hayatımızı) sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır (zararlıdır). Çünkü onun hutu yüz senelik bir dünya hayatını mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”[2]

Bediüzzaman, bu veciz ifadelerinde; çağımız insanının dünyevileşme tufanıyla içine düştüğü nefsanî arzuların bataklığında, bu âleme niçin gönderildiğini unutarak, Yaratıcısından gafil bir halde, hem ebedi hayatını kararttığına, hem de dünya saadetinden mahrum kaldığına dikkat çekmektedir. Gerçekten günümüz insanı, heva ve heveslerinin esiri olmuş, “dünyaya dalmış, hayata perestiş etmiş, derd-i maişetle sarhoş olmuş." Dünyanın maddi ve fani yüzünde boğulmuş gibidir. Nefis canavarı insanı yutmuş; dünya ve ahiret saadetini mahvetmiştir. Bu meyanda; İmam-ı Şâfi hazretleri; “dünyaya dalmış ahireti unutmuş zenginlerle istişare etmeyiniz. Zira dünyaya olan hırslarından gönülleri kararmış olduğundan hayır ve şerri seçemezler.” sizleri de yanıltabilirler.

İnsanoğlunun içine düştüğü bunalım ve buhranlar karşısında çıkış yolunu gösteren Bediüzzaman, şöyle bir çıkış yolunu göstermektedir:

“Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbabdan (dünyevi bütün sebeplerden) yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab (sebeplerin yaratıcı) olan Rabbimize iltica edip “lâ ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn” “Karanlıklar içinde niyaz ettiği gibi: ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” diyerek ve aynelyakîn anlamalıyız ki; gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz.

Madem hakikat-ı hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a o münacatın neticesinde hutu (balığı) ona bir merkûb (binek), bir taht-el bahir (denizaltı)ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtablı bir latif suret aldı. Biz dahi o münacatın sırrıyla “sübhaneke innî küntü minezzalimîne le ilahe illa ente” demeliyiz. “İlahe illa ente” cümlesiyle istikbalimize, “sübhaneke” kelimesiyle dünyamıza, “innî küntü minezzalimîn” fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz. Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur'an'ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür (geleceğimiz aydınlansın) etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâp etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar (asırlar) emvacı (dalgaları) üstünde hadsiz cenazelere binip ademe (yoluğa) atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'an-ı Hakîm'in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye (manevi bir gemi) hükmüne geçen hakikat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün (gezinti ve seyrin) manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'anla, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.”[3]



[1]Enbiya Suresi 87.Ayet

[2]Lem’alar Birinci Lema

[3]Lemâlar Birinci Lema

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.