1. HABERLER

  2. NUR TALEBELERİ

  3. Bütün hakiki güzelliklerin kaynağı imandır, ubudiyettir
Bütün hakiki güzelliklerin kaynağı imandır, ubudiyettir

Bütün hakiki güzelliklerin kaynağı imandır, ubudiyettir

Dkm üniversite seminerinin konusu, “Güzel Ahlak” idi. Semineri Hukuk Fakültesi öğrencisi Mehmet Yolcu sundu

A+A-

Yolcu, Güzel Ahlak konusunu şu üç başlık altında inceledi: “İslâmiyet’in Esası: Güzel Ahlâk”, “Sünnet-i Seniyye Işığında: Güzel Ahlâk” ve “Toplusal Hayatta Güzel Ahlak”

İlk başlıkta ahlak kelimesinin anlamı, kökeni ve kısaca tanımı verildi. İslamiyet içerisinde ahlakın tanımı ve konumuna da değinilirken ahlak çeşitleri verildi ve Risale-i Nur’da geçen yerler esas alınarak bir güzel ahlak tanımı yapıldı.

“Güzel ahlâk kişinin güzel düşünmesini, güzel levhalar, güzel rüyalar görmesini sağlar. Güzel ahlâk güzel fikir verir, güzel fikir ise kişiye her şeyin güzel cihetini gösterir. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır” denildi. Risale-i Nur’da geçen şu yerler aktarıldı: “Kur'an "sâlihat"ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünkü ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.” Güzel ahlâka konu olan bir davranış her yerde güzel olmayabilir. Mesela; bazı hasletler var ki erkeklerde güzel ahlâk iken; kadınlarda ahlâk-ı seyyiedendir. Erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sahavet(cömertlik) kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. Bir amirin makamındaki ciddiyeti vakar, alçak gönüllüğü zillettir. Evinde ciddiyeti kibir, alçak gönüllüğü tevazudur; denildi.

“Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menba-ı imandır, ubudiyettir. Bundan hareketle diyebiliriz ki güzel ahlakın dahi menbaı imandır, ubudiyettir. İslam tarihine ya da insanlık tarihine baktığımız zaman ahlâkça en ileri olanlar imanca da en ileri olanlardır. Buna en güzel örnek dost ve düşmanın ittifakıyla Resulü Ekrem (sav)dir.  Her dönemin en güzel ahlâklıları peygamberler ve onlara tabi olanlardır.”

 “Sünnet-i Seniyye Işığında: Güzel Ahlâk” başlığına, Mektubat’ta geçen şu cümleler ile başlandı: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'an’dan sonra en büyük mucizesi, kendi zâtıdır. Yani onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki; her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecaat(cesaret, korkusuzluk) kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip tahassun ediyorduk." Ve hâkeza... Bütün ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik idi.”  

dkm-002.jpgArdından  “Resul-i Ekrem (a.s.m) ‘ın bu şekilde en yüksek ahlaka sahip olmasının sebebini şu şekilde açıklayabiliriz. Bütün kemalatın kaynağı Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatlarıdır. Bu isimlerin her biri en yüksek mertebede Resul-i Ekrem’de tecelli etmiştir. Dolayısıyla her hasenatta en ileri olan beşer kendisidir.

İlgili hadis-i şeriflere de yer veren Mehmet yolcu ardından Lem’alar’da geçen şu cümleyi aktardı, “Cenabı-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.”

Bu kısım yoğun bir içerikle zenginleştirildi ve Resul-u Ekrem(a.s.m.) yüksek ahlakının insanlar ve toplumlar üzerindeki tesirine dair şu cümleler söylendi: “Peygamberimizin(sav), Ceziret-ül Arap’ta yaptığı inkılap ve icraata bakalım:  o sahralarda, o çöllerde, adetlerini muhafazada çok inatçı ve tutucu olan kabile ve aşiretler var. Bunlar öylesine gözlerini karartmış ki kız çocuklarını bile diri diri gömecek kadar vicdansız ve vahşi bir hale gelmişler. Peygamberimiz(a.s.m.) kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile değiştirdi. Hattâ iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar başkalarına muallim ve en medenî kavimlere üstad oldular. Resul-u Ekrem’den(a.s.m.) aldıkları ders ile Çin, Hindistan, Mısır gibi medeniyetlere muallim oldular. Onlara medeniyet dersi verdiler.  Hazreti peygamber(a.s.m.) bütün kalpleri ve akılları kendisine cezb ve celp etmiş ve en yüksek ahlakı insanlar içerisinde en tesirli bir biçimde yerleştirmiştir.

Sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref'etmek pek zahmettir. Adama doktor, sen sigarayı bırakmazsan öleceksin diyor ama adam yine de sigarayı bırakamıyor. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde küçük bir âdeti kaldırmakta büyük zorluklarla karşılaşmaktadır. Peygamberimiz(a.s.m.), pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, küçük bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.

Evet, Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü anh)ın İslâmiyet’ten evvel ve sonraki halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Hazreti Ömer(r.a.) gibi binlerce harika örnekler vardır. Hazreti Peygamberin(a.s.m.) o zamandaki icraatına harika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, bilim adamları o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi?”

Ardından, Peygamberimizin(a.s.m), insan yaratılışında var olan birbirine zıt ve ters huyları en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların vasat yani ideal noktasını bulması noktasına değinildi.

Toplumsal Hayatta: Güzel Ahlâk

Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esası da budur. Risale-i Nur gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevazu' ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sahip kılar.

Risale-i Nur, insan olan bir insana, acz ve fakrını derk ettirir. Bedîüzzaman Hazretleri der ki: "İnsan, acz ve fakrını anlamakla, tam Müslüman ve abd olur."

Namaz dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâm’ın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır. İşarat-ül İ'caz ( 43 )

Risale-i Nurlar tesirlidir. Fakat ülke ve milletin zararına değildirler. Aksine ülkede asayiş ve güveni temin ediyorlar. Hapishanede bulunan binlerce kişiye iman ve ahlak dersi vermiştirler.  İki üç kişi öldüren o katiller hapisten çıktıkları zaman gittikleri yerlerde bir rehber, üstad olmuşlardır. Risale-i Nur hapishaneleri birer medreseye çevirmiştir.

Bu millet ve vatan, sosyal ve siyasi hayatta anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikeleri bertaraf etmek için, beş esas lâzım ve zarurîdir: Birincisi; merhamet,  ikincisi hürmet, üçüncüsü emniyet, dördüncüsü haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur hayat-ı içtimaiye-ye baktığı vakit, bu beş esası temin edip, asayişin temel taşını tespit ve temin eder. Risale-i Nur'a ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına vatan ve millete ve asayişe düşmanlıktır.

Maalesef güzel şeylerimiz gayr-ı müslimlerin eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Mesela biz tembellik uykusuna alıştığımız için çalışkanlık hasletimizi kaybettik onlar aldı. Onların bir kısım rezillikleri, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş! Mesela istibdad-zorbalık, adaletsizlik, sahtekarlık gibi seyyieler artık onların pazarında satılmadığı gibi bizim pazarlarda olmazsa olmaz olmuş.

Terakki etmenin esas yolu ve İslâmiyetin gerektirdiği "Ben ölürsem; devletim, milletim ve ahbaplarım sağdırlar" gibi fedakarlık, vatanseverlik, milletiyle bütünleşme, kardeşlerinde fani olma gibi en yüksek ahlâktan gelen fikirleri gayr-ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedaisi : "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviyem vardır."  der. Aslen onların ahlaklarından neşet etmiş olan "Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tufan olsun.” Fikri ise ne yazık ki bizim aramızda yeşermiş.

Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: "Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkidir. Milletim sağ olsun. Sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır, âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.