1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Bütün Eşyayı Bir Tek Zâta Vermekteki Kolaylık
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Bütün Eşyayı Bir Tek Zâta Vermekteki Kolaylık

A+A-

İkinci Şuayı Anlamak – 29

İsm-i Ferd’in Dödüncü İşaterinin Üçüncü Noktasında bu meseleyi beyan eden üç temsil yer almakta. Mesele budur; bütün eşya bir tek Zât-ı Ferd-i Vahid’e verilse bir tek şey kadar kolay olur, esbaba ve tabiata havale edilse bir tek şeyin vücudu umum eşya kadar müşkülatlı olur.

Konuyu îzah sadedinde üç temsil üzerinde durulduktan sonra esbaba ve tabiata tapanların hallerini izah eden bir misale de yer veriliyor.

Temsil, Kur’an-ı Hakîm’de çok kullanıldığına nazaran, bize büyük hakikatleri gösteren olduklarını rahatlıkla diyebiliriz. Elbette temsil bizi taşıdığı yer ile anlamını bulur. Bu nedenle “bu temsil küçük ve hakirdir neden çok kıymetli olan hakikat bu hakir şey ile anlatılsın ki” demeyiz. Hatta bu fani dünya bile ebedi hayata bir temsil manasını taşıyor. Cennetin ve Cehennemin numunelerinin bir arada bulunduğu bir acib meşher burası. On Altıncı Söz, Otuz İkinci Söz ve İ’şarat-ül İ’cazın Bakara Suresi 26. Ayet tefsirinde temsillerin hikmeti ve neden ehemmiyetsiz gibi görünen şeylerden misaller verildiğinin izahı yapılmıştır.

Bir tek hakikat ile alakalı olarak farklı temsiller verilmesinin de büyük önemi vardır. Zira bizim nazarımız bir şeyleri kısıtlamak, hasretmek eğilimindedir. Halbuki muhatap olmaya çalıştığımız hakikatler kainatı ihata eden, dünya ve ahireti içine alan ve hatta vücub alemlerine dair hakikatlerdir. Bu nedenle de bir tek hakikate işaret eden birden fazla temsil o hakikati idrak etmemize kuvvet verirler. Bir tek temsil bizim temsil içindeki unsurlara nazarımızı hasretmemiz vartasına bizi düşürebilecek iken birden fazla temsil hakikatin kendisine nazar etmemizi kolaylaştırır. İhatalı bir hakikati anlamak için farklı cihetlerinden bakmak işimizi kolaylaştırır.

Somut bir tek görüntüsü olmayan, kainatı ihata eden, geniş ve derin bir hakikati idrak etmek kesrete müptela zihinlerimizle ancak kesretteki temsiller üzerinden olabilir. Hele bir de temessüle intikal edebilsek yani; adeta bir ayna gibi o temsil içinde hakikatin aksine bakabilsek nurun ala nur.

Mevzumuz olan Üçüncü Nokta’daki temsillerin ilki nefer ve zabit temsilidir. Bu temsil Tabiat Risalesinin hatimesinde, Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesinde ve Otuzüçüncü Söz’ün Onbirinci Penceresinde de yer almıştır. Misalde; bir zabitin kolaylıkla bin neferi idare edebileceği, bir neferin idaresi ise on zabite verilse o bir neferin idaresinin ne derece zor olacağı nazara verilmiştir. Bu misalin işaret ettiği hakikati ise Zümer Suresinin bu ayeti ifade etmektedir: ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَماً لِرَجُلٍۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۚ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ [i].

Çok neferin bir zabit vasıtası ile alabileceği vaziyeti kendi başlarına emirsiz kaldıklarında almaları beklenemez. Her biri aynı vasıflarda olan neferler birbirlerine intizam vermezler. Lemeat’ın onbeşinci maddesinde “Karıncayı emirsiz, arıları yasubsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebisiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbet”[ii] denilmiştir. İntizam emirledir ve emrin temsilcisi olan fertler vardır. İmtisal sırrı ile her bir nefer ve nefer hükmündeki fert emre mukabeleye hazır (mukabele sırrı) bulunduğundan emrin temsilcisi olan bu fertler bir kumandan gibi intizama hizmet ederler.

Kainatta çok nevler ve o nevlerin her birinin de hadsiz fertleri olmasına rağmen kainatın intizamının daim muhafazası her bir ferdin “kün” emrine, kendisi için taktir edilmiş ilmî programa göre imtisal etmesiyledir. Her an “kün” emrinden gelen emirlere hâzır bekleyen zerreler ve küreler ve her bir mevcud emrin gelmesi ile aynı anda emre imtisal eder. Ancak insanlar ve cinler önce dinleyip sonra idrak edip sonra da kabul edip “semina ve a’tana[iii]” derler veya “semina ve a’sayna”[iv] derler, sair mevcudat ise cüz-i ihtiyarileri olmadığından, şuurları da her an emre itaatleri ile meşhur melekler tarafından temsil edildiğinden emri almaları ile emre uymaları adeta aynı andadır olmaktadır. “Kun fe yekun” ayetindeki “fe” bu zamansızlığın bir ifadesidir. Emir ile o emre uyulması arasında zaman geçmesi söz konusu değildir.

Sürekli tekamül eden insan ise Kur’anın kendisine “şu şerdir yapma”[v] hitabına imtisal edebilmesi ancak bir eğitimden sonradır ve iradenin emre imtisal için eğitilmesi ile olabilir.

Üçüncü Nokta’nın konusu olan herşey Zat-ı Ferd-i Vâhid’e verilse birtek şey kadar kolay olması, sebebler ve tabiata verilse bir tek şeyin vücudu umum eşya kadar müşkülatlı olduğu olan mühim mesele için verilen ikinci temsil Ayasofya gibi kubbeli bir camiin[vi] kubbesinin taşlarının bir usta olmaksızın o vaziyeti alamayacaklarıdır. Yirminci Mektub’da “mahiyetin mübayeneti ile adem-i takayyüd” bahsinde de bu misal yer almaktadır. Bu gibi bir kubbenin ancak taşlar cinsinden olmayan bir usta tarafından yapılabileceği ve kubbedeki sanatın taşlara verilemeyeceği açıktır. Birbirleri ile başbaşa verip[vii] de bu işi yapabilmeleri ancak her bir taş diğer taşların hepsi için hem mutlak hâkim hem de mutlak mahkum olması ile olabilir ki bu da muhaldir. Şuuru, iradesi, aklı olmayan taşların şuurlu, akıllıca ve bir iradeyi gerekli kılan işi yapmış olmaları elbette düşünülemez. Ancak onlardan bir neticeyi istihsal eden yani; onları bir netice için, bir gaye için belli bir konuma yerleştiren bir usta ile o hâle girebilirler. Mevcut vaziyeti almaları ancak ilim irade ve kuvveti olan bir usta ile mümkündür.

Üçüncü Nokta’nın üçüncü misali küre-i arzın hareketidir. Küre-i arz kendi etrafında ve güneş etrafında dönmesi ile gece gündüz ve mevsimler husule geliyor, aynı zamanda semadaki haşmetli harekât zuhur ediyor[viii]. Mevcut neticelerin vücuda gelmesi Küre-i arzın mevlevî gibi iki hareketi ile yani; hem kendi etrafında hem de Şems etrafında dönmesi ile bağlanmıştır. Eğer küre-i arz bu hareketinde tevakkuf etse ondan çok daha büyük küreler çok geniş dairelerde pek uzun yollar kat etmeleri gerekir ki bu neticeler hâsıl olsun. Kainatta iktisat değişmez bir kanun olduğundan her şeyde en kısa yol ve en hafif suret tercih edilmiştir. Bu tercih Rabbü-l Alemîn’e ait olduğu için buna tercihten ziyade tereccuh diyoruz ki; var olanlar arasında seçim yapmayı değil, irade ettiğini, seçtiğini yaratmayı ifade eden bir kelimedir. O, bir şeyi dilediğinde ilim ve kudretini bir şeyi husule getirmek için tecelli ettirdiğinde artık orada bir rüçhaniyet vardır. Varlığı ile yokluğu müsavi olan o mümkin mahluk için artık denge bozulmuştur. Varlık ile yokluk artık onun için denk olmaktan çıkıp “var olmak”, “yok olmaya” râcih gelmiştir. Elbette Cenab-ı Hakkın tasarrufunda şeriki yoktur ve iradesine kayıt koyacak da yoktur. Neleri hangi şartlara bağladığını kelamı ile ve kainat ile bize bildirmesi ise şüphesiz Rahmetin bir tecellisidir. İlahî tenezzülün bir görüntüsüdür.

Bu noktada duanın da ne derece ehemmiyetli olduğu da anlaşılır ki, kendisine bir kayıt olamayan Cenab-ı Hakk’dan bir şeyi yaratmasını, ademden vücuda çıkartmasını talep etmektir. Halife-i arz olan insandan başka hiçbir mahluk iradesi ile dua etme salahiyetine haiz değildir. Kavunların çekirdekleri gibi her mevcut her mevcut hal lisanı ile bir dua eder, bir şeyi ister amma insan gibi aklı ile fikri ile düşünerek, kalbinin meyilleri ve vicdanının sesi ile istişare ederek bir neticeyi takip etmek bir şeyi talep etmek lüksüne sahip değildir. Her kavun çekirdeğinden ancak kavun çıkar da her insandan başka neticeler istihsal edilir. Hem bu neticeler o insanın dahil olduğu şahsı maneviye (ki geniş dairede her bir fert kainatın şahs-ı manevisi içinde bir noktada bulunmaktadır) de taalluk etmektedir[ix].

Bütün eşya bir tek Zât-ı Ferd-i Vâhid’e verilmesindeki suhulet ve esbab ve tabiata havalesindeki müşkilât ile alakalı bu üç temsil birbirine kıyasen de farklı açılardan incelenebilir. Üç temsilin parmaklarının işaret ettiği yere bakmak ise asıl gayeye bizi yaklaştıracaktır. Biz genelde aralarındaki farkı incelemeye meraklıyızdır da temsillerin sırrı belki de ortak noktalarında ve el birliği ile gösterdikleri taraftadır.

Esbaba tapanların ve tabiatperestlerin cehaletine baktıran misali bir dahaki seferimizde incelemek temennisi ile…

 

[i] Zümer Suresi 29.ayet (39\29) “Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”

[ii] Risale-i Nur Külliyatından Sözler, Envar Neşriyat 2007 İstanbul

[iii] İşittik ve itaat ettik (Bakara Suresi 285, Nur Suresi 51 ve Maide Suresi 7. Ayetlerde ve daha başkalarında yer almıştır)

[iv] İşittik ve isyan ettik (Bakara 93 ve Nisa 46.ayetlerde geçer)

[v] Kader Risalesi, İkinci Mebhas, Altıncısı. (Risale-i Nur Külliyatı 1. Cild, Nesil Yayınları s.206)

[vi] Risale-i Nur’da “Ayasofya” kelimesinin 34 defa geçmesi ile bulunduğu şehrin plaka numarasının tevafuku da manidardır. Ayrıca Ayasofya’nın kubbesi uzun zaman dünyadaki en büyük kubbe olma hususiyetini korumuş ve inşasında kullanılan tekniğin farklılığı da ayrı bir çalışma konusu olabilir.

[vii] İşârât-ül İ’caz tefsirinde “müttakiin” kelimesinin izahı sadedinde (Tenvir Neşriyat s.41) insanların teavün sırrını anlayamadıklarından bahis vardır. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar tavsiyesi çok dikkate değer bir noktadır. Binalardaki, duvarlardaki taşlar nasıl birbirine dayanak oluyor, zemin oluyor, sağlamlaştırıcı oluyor, her biri bir diğerinin yerinde sapasağlam durmasına vesile oluyor ise insanlar da demek ki birbirine kuvvet veren, tahrip etmeden tamir eden, kaygan zeminlerde birbirini tutan vaziyette olmaları icab ediyor.

[viii] Zuhur etmek ve husule gelmek gibi kelimât arkada bir işlettirici olduğunu hissettiren kelimelerdir. Meydana gelmek, olmak gibi bir faili ihsas etmeyen kelimeler ise tevhidi ve gayb perdesi arkasında bu büyük fabrikayı işlettirerek bu hasılatı irade eden ve gaybda olanı zahir eden bir Zâtın varlığını hissettirmiyorlar.   

[ix] Küre-i arz nasıl hem kendi hem güneş etrafında dönüyor ise bir insan da kendi şahsi hayatı ve dahil olduğu şahs-ı manevi içinde birbiri ile senkronize iki hareketi aynı anda yapar. Bu iki hareketi birbirine ne kadar tevafuk eder ise şahsın manevi dengesi ve hizmet içindeki duruşu o denli istikametli olur. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum