1. YAZARLAR

  2. Vehbi KARAKAŞ

  3. Bu millet, Bediüzzaman’ı neden bu kadar çok sevdi?
Vehbi KARAKAŞ

Vehbi KARAKAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu millet, Bediüzzaman’ı neden bu kadar çok sevdi?

A+A-

Çağımızın en büyük olaylarından biri hiç şüphesiz Üstad Bediüzzaman Said Nursi’dir. Kim tahmin ederdi; şarkın yalçın kayaları arasından bir çocuk dünyaya gelecek ve o çocuk dünyaya ferman okuyacak, yazdığı kitaplar dünya dillerine çevrilecek, milyonlarca insan tarafından sevilecek, okunacak? Kim tahmin ederdi?

 

Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, kimi nerden getireceğine ondan başkası karar veremez. Yahudiler de Tevrat’ta özellikleri anlatılan ahır zaman peygamberinin kendilerinden çıkacağını veya varlıklı bir aileden geleceğini bekliyorlardı. “Ebu Talib’in Yetimi” dedikleri bir çocuğun peygamber olacağını tahmin edemediler ve hiç hazm edemediler. Kaderin kararı ve Allah’ın hikmeti bu: Ebu Talib’in yetimi Muhammed (s.a.v) peygamber oldu ve âlemlere rahmet oldu.

 

Allah ne yaparsa doğru yapar. İnsanlık, Allah’ın Hz. Muhammed’i (s.a.v) tercih etmesiyle ve kurak bir çölde getirmesiyle ne kadar haklı, hikmetli ve isabetli olduğunu sonradan anladı. Çünkü Allah’ın Peygamber olarak seçtiği zat, efendiliği ve güzel ahlakıyla dünyayı kendisine hayran bıraktı. Hiç kimsenin kolay kolay tercih etmeyeceği o peygamber toprakları da dünyanın en zengin ve en bereketli toprakları olduğu anlaşıldı. Çünkü en zengin petrol yatakları Peygamber coğrafyasından çıktı.

 

Öyleyse insana yakışan kaderin hükmüne boyun eğmek, Allah’a teslim olmaktır. O karanlıktan ışığı, ışıktan karanlığı çıkarır. Dilediğini aziz eder, dilediğini rezil eder. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Bütün hayırlar Onun elindedir.

 

Bu mübarek Anadolu topraklarında karargâhını kurmuş, üç kıtaya hükmetmiş, dördüncü kıtaya adımını atmış, 36 ayrı milleti, 600 sene burnu kanamadan huzur içinde yönetmiş, dünyanın en kudretli, en imanlı, en adaletli Osmanlı devletini tarihe gömen amansız ve imansız dünya, Osmanlı ile beraber İslam’ı ve Kur’an’ı da bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdüğünü sandı.

 

Fakat ummadıkları yerden Bitlisin, İsparit kazasının, Hizan nahiyesinin Nurs köyünden bir filiz sürüverdi: Bediüzzaman Said Nursi. Bu filiz gelişti, büyüdü. Gençliğe ilk adım attığı yıllarda, Van’da valinin konağında misafir olarak kaldığı günlerde bir gün gazeteleri incelerken gözü bir habere takıldı. Haber aynen şöyleydi:

 

İngiliz Sömürgeler bakanı Gladiston İngiltere Parlamentosunda Kur’an’ı göstererek şöyle dedi:

 

“Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız.”

 

Bu haber, Bediüzzaman’ın kanına dokundu. Aynı zamanda Bediüzzaman’ı fişekleyen en büyük unsurlardan biri oldu. Celallendi, ayağa kalktı ve haykırdı:

 

“Ben de Allah’ın izniyle Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez mânevi bir güneş olduğunu dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” (1) dedi.

 

Herkese terakki dünyası olan bu dünya bizim için tedenni dünyası olmayacak, dedi. Yeni ve modern çehresiyle “medreseler ihya olacak,” dedi. Yani iman ve Kur’an üniversiteleri açılacak,  üniversitelerimizde din ve fen beraber tahsil edilecek dedi.

 

Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için harekete geçti. Vazifesi dini anlatmak ve milleti uyandırmaktı. Kimi zaman isteyerek, kimi zaman istemeyerek kader onu gezdirdi, Anadolu’yu dolaştırdı. Bitlis, Tiflis, kosturma, Almanya, İstanbul, Ankara, Kastamono, Afyon, İsparta, Urfa vs. nerdeyse gitmediği yer kalmadı.

 

Kimi zaman milis albayı rütbesiyle savaşta, kimi zaman atın üstünde tefsir yazıyor, kimi zaman esarette, kimi zaman sürgünde, kimi zaman takipte, kimi zaman göz hapsinde, kimi zaman ev hapsinde, kimi zaman zindanda gördüler onu.

 

Kore’ye talebelerinden asker, Japonya’ya, Roma’ya, Papa’ya mektup ve kitap gönderdi.

 

Peygamberimizin devrin devlet başkanlarına mektup gönderip onları İslam’a davet etmesi gibi Bediüzzaman da içerde ve dışarıda, gittiği her yerde İslam’ı yaşıyor ve anlatıyor. Gidemediği yerlere de mektupla ve kitapla ulaşmaya çalışıyordu. Her açıdan dini ve Hz. Peygamber’in sünnetini ihya etmeye çalışıyordu. Çünkü o bir Peygamber varisi idi. Çünkü durulacak zaman değildi. Dünya yanıyordu. İnsanlık manevi depremlerle ve tusunamilerle boğuşuyor ve iki dünyanın saadetini kaybediyordu.

 

80 küsur yıllık hareketli ve bereketli hayatında onun tek derdi, “dini ve milleti ihya etmek” oldu. Çünkü o dini hayatın hayatı, hem nuru, hem esası görüyordu:

 

Din hayatın hayatı; hem nuru, hem esası

İhyay-ı dinle olur, bu milletin ihyası, diyordu. Ve yine diyordu ki:  “Dinsiz bir dünyada hayır yoktur.” (2)

 

Bu milleti şahlandırmak, muasır milletler seviyesinin üstüne çıkarmak isteyenlere, bu milletin dinini, ahlakını ve değerlerini diriltmeleri gerektiğini tavsiye ediyordu.

 

Tiflisde, Rus polisinin gözleri önünde medresesinin planını çizmeye çalışırken; meğer Bediüzzaman, o gün bütün dünyadaki medreselerinin, okullarının, üniversitelerinin planını çiziyormuş.  O günler bunu kimse anlayamamıştı: Ne Rus polisi, ne de bir başkası. Ama olan oldu. Bediüzzaman’ın o gün kurduğu ve kurguladığı plan ve projelerinin, bu gün bir bir hayata geçirildiğine şahit oluyoruz. Velillahilhamdu velminneh.

 

Elde Kur'an gibi bir mucize-i baki  varken,
Başka burhan aramak aklıma zaid görünür.
Elde Kur'an gibi bir burhan-ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

 

Herkesin anlayacağı bir ifade ile söyleyelim:

 

Elde Kur'an gibi ölmez bir mu’cize varken,
Başka delil aramak aklıma gereksiz görünür.
Elde Kur'an gibi gerçek bir delil varken,
İnkârcıları susturmak için gönlüme ağırlık mı gelir?

 

dedi ve gerçekten de inkârcıları susturdu. Onun eserlerini okuyan en azılı bir inkârcı dahi -eğer bütün bütün vicdanı bozulmamışsa- teslim olmaktan başka yol bulamamaktadır.

 

Böylece Bediüzzaman, bir taraftan kurguladığı ve çizdiği planlarıyla, bir taraftan da kaleme aldığı, bir çok dünya diline tercüme edilen eserleriyle, Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu dünyaya isbat etti.

 

Bediüzzaman, ortaya koyduğu hiddet ve şiddetten uzak güzel bir mücadele yöntemiyle inananları şahlandırdı. Onlara umut oldu, umut verdi, can oldu, canan oldu ve taze bir kan oldu. Bütün değerleriyle ölüme terk edilen bir millet, yeniden bütün değerleriyle dirilmeye başladı. 

 

Onun bu hizmet ve gayretlerine karşılık bu millet de ona vefa gösterdi, sevdi, bağrına bastı. Her yerde bu sevgi kendini gösteriyor. Anma toplantıları düzenleniyor. Eserleri okunuyor, fikirleri tartışılıyor. (Devam edecek.)

 

DİPNOT:

1-Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman  Said  Nursi, s. 73

2-bkz, Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, 83

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum