1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. Bizans'ı da unutmalı Beylikleri de
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Bizans'ı da unutmalı Beylikleri de

A+A-

Soyağacımın bir dalı, Rumeli'ye uzanıyor. Hepimizin hayatında muhakkak yeri olan hakiki 'dört büyükler' içinde hayatından en fazla şey öğrendiğim anneannem, Rumeli kökenli. Onun altı yaşında bir yetim olarak bugün Bulgaristan hudutları arasında kalan ve bugünkü Makedonya Cumhuriyetinin yalnızca bir kısmını oluşturduğu coğrafi anlamda asıl Madekonya içerisinde yer alan Nevrokop'tan tâ Tire'ye kadar uzanan yolculuğunu çocukluğumda ve gençliğimde defalarca dinledim.

Sonra sonra, onun anlattığı olayların özelde Osmanlı, Türkiye ve Bulgaristan tarihi, genelde bir bütün olarak bölgenin yaşadığı değişim ve dönüşümün köşe taşları ile irtibatını bir parça kurabildim. Bu kişisel hatıranın arkasında, bir imparatorluğun pek çok ulus-devlete dönüşmesinin yol açtığı milyonlarca dramın yalnızca biri saklıydı esasında. Bu hatıraya dair şimdilik bu kadarını söyleyeyim; vaktim ve mecalim olsa, onun hatırasından aile efradının aklında kalanları bir arşiv taraması ve tarihsel araştırma paralelinde bir monografi suretinde kaleme dökebilmek isterim.

Yaşanan nice nice travmaya karşılık dipdiri kalmış bir yüreğin daha çocuk yaşta zihnimize 'Allah bir sebep halkeder muhakkak' sözünü kazıyan bir büyük iman abidesi olarak tecessüm edebilmesi ise, beni hâlâ hayrete sevkediyor.

İşe bakın ki, bu satırları yazarken şimdi fark ettiğim bir gerçek var: Anneannem, dokuz yıl önce tam da bugün, 25 Mart günü vefat etti. Vefatından önceki gün, çocukları ve torunlarıyla bütün aile efradını toplayıp hepsine onlar için gerekli olan özel nasihatlarda bulunarak. Israrıma rağmen, bana özel bir nasihatta bulunmadı ama... Benim bana özel nasihatı Risaleler üzerinden alacağımı düşünüyor olduğu için böyle sanıyorum.

Hayattayken, onunla birlikte Nevrokop'a; bugün Bulgaristan'ın Makedonya ile Yunanistan sınırlarının birleştiği yerde yer alan ve artık Makedon kökenli Bulgar milliyetçisi Gotse Delçev'in adıyla anılan diyara götürebilmeyi istedim hep. Gördüğü şehir, bıraktığı şehirden çok farklı olacaktı muhakkak, belki yüreği dayanamayacaktı dünün hatırası ile bugünün tablosu arasındaki özelde yitip giden 'şeâir-i İslâmiye' açısından hasıl olan uçuruma, belki yine de annesinin ihtimal ki artık üzerine bina dikilmiş mezarının yakınında olup ona orada bir Fatiha okuyabilmekle teselli bulacaktı, kimbilir. Ama ne ben gidebilme imkânı buldum, ne onu da götürebildim. Ama, seksenbir yaşında bir pir-i fani iken, bir çocuk gibi son gününde kendisini almaya geleceklerini haber verdikten, gelenler geldiğinde 'sekerât-ı mevt'ten haber veren Kâf sûresini okumamızı hâssaten istedikten sonra, 'Anneciğim, geliyorum' deyip 'Allah' diye diye bu dünyayı terk edip gidişi benim için unutulur gibi değil. Hayatımda şahit olduğum tek sekerat anıydı onunkisi...

Hayatımın 45. yılında Allah bir sebep halketti de, anneannemin doğup büyüdüğü şehri değilse de, bu coğrafyayı bir derece tanıyabilme imkânı buldum. 'Eski Üsküp'ün sokakları arasında dolaşırken, anneannemi, erkek ve kız kardeşlerini, 'büyükanne' dediğimiz üvey annesini görür gibi oldum sık sık. Benzer simalar, benzer mimikler, benzer telaffuzlar...

Üsküp'ün benim iç dünyamın kanayıp duran bir yarasına deva sunacağını ise, ne yolculuğumun öncesinde, ne yolculuk esnasında biliyordum. Ama hep böyle olur; yolculuklar bedenen hızlı yaşanır, ama bu hızlı yolculuktan devşirilen manzaraların iç dünyalarda tartılıp yorumlandığı uzun ve yavaş anlama yolculukları gelir bu hızlı ve kısa yolculukların arkasından.

Murad Hüdavendigar'ın kazanılmış bir savaşın son şehidi olduğu Kosova ovasından ve onun iç organlarının gömüldüğü türbeyi ziyaretten başlayıp Üsküp'te son bulan bu kısa yolculuğumuzda öğrendiğim çok şey içinde en önemlisi, mahzâ hikmet yüklü bir Osmanlı gerçeğiydi:

Birinci Kosova savaşı ne zaman olmuştu? 1389. Üsküp ne zaman fethedilmişti? 1389. Üsküp'te Müslüman idaresinin tam anlamıyla tesis olunduğu tarih neydi? 1392. Peki İstanbul'un fethedildiği tarih? 1453.

İstanbul'dan Üsküp ve Kosova'ya kadar geçilen onca diyar, aslında aklın her daim görmesi gereken bir gerçeği, tabir yerindeyse, gözüne sokuyordu insanın. Başşehir olarak Bursa'yı mekân tutmuş Osmanlı, Bursa'dan 1000 kilometre uzaktaki Üsküp'ü ve ondan da uzakta olan Kosova'yı 1389'da fethetmişken, İstanbul'u ancak 1453'te fethetmişti. Bizans'ın o kadar yakındaki başşehriyle meşgul olmak yerine, fetih enerjisini Bizans'ın da hinterlandını oluşturan geniş Balkan topraklarına yöneltmişti.

Aynı şekilde, bir küçük uç beyliği olarak, ondan daha büyük diğer beyliklerin yaptığı gibi beylikler arası savaşa dalıp en büyük beylik olmaya çalışmak yerine, gayrimüslim beldelerin İslâm'a açılması gibi yeni bir stratejiydi Osmanlının takip ettiği...

Üsküp'te bir Pazar sabahı Vardar nehri kenarında balık avlayan üç-beş insan hariç kimsecikler yokken nehrin iki yakası boyunca tek başıma yürürken, Bursa ile Üsküp ve Bursa ile Bizans arasındaki mesafeyi düşündüm sık sık. Osmanlı, enerjisini Rumeli'ne değil, Bizans'a ve Anadolu Beyliklerine sarfedecek olsaydı, sonuç ne olurdu diye düşündüm.

Sonucun ne olacağı belliydi. Anadolu Beylikleriyle uğraşırken, küçük bir beylik olarak muhtemelen ezilecekti; velev ki, ezilen o olmasın, Müslümanın Müslümanla savaşı anlamında Beylikler arasındaki iktidar mücadelesi, doğruca Bizans'ın ekmeğine yağ sürecekti.

Hele ki, doğrudan Bizans'a yönelik mücadelesi, bütün Rumeli ahalisini ve irili-ufaklı bütün Balkan krallık ve prensliklerini Bizans'la stratejik dayanışmaya sevkedecek; 'Müslüman düşman'a karşı 'Hıristiyan komşular'ın dayanışması gibi bir sonucu tetikleyeceği için de hem Bizans'ın daha fazla güç kazanması, hem de Osmanlının o şartlarda bileğini bükemeyeceği Bizans'ı altedeceğim derken gücünü israf etmesi sonucunu getirecekti. Güç ve destek kazanan Bizans ve gücünü israf eden Osmanlı tablosunun yol açacağı muhtemel akıbet ne olurdu peki? Bu durumda, ihtimal ki İstanbul hiçbir zaman fethedilemeyecekti!

Üsküp'ten ayrılacağımız gün Vardar nehri boyunca zihnimi dolduran bu düşünceler, sonraki günler ve aylar boyu zihnimi hep meşgul etti ve tabir yerindeyse silinmemek üzere zihnime yerleşti.

Ama, benim için en önemli kısmını şimdi söyleyeyim: Bunun, bir 'tarih tecrübesi' olmanın ötesinde bir anlamı vardı benim için.

Nitekim, bir iman hizmeti hareketi olarak Fethullah Gülen Hocaefendinin öncülüğünde gerçekleşen manevî fütuhatın sırrı, manevî hizmetler alanında mesaisini ve enerjisini 'Bizans'a ve 'Beylikler'e harcamak yerine yeni hizmet alanlarına sarfedebilmesidir. Bu hizmetin İzmir gibi manevî hizmetler açısından çorak bir iklimden başlayarak küresel bir ölçeğe ulaşması, bir rastlantı değildir.

Üsküp'te açıkça karşıma çıkan bu Osmanlı gerçeğinin ve bu gerçeği bu zamanın manevî hizmetler alanına tatbikin, benim açımdan hususî bir tarafı da var. Çünkü, vaktiyle içinde bulunduğumuz hizmet dairesiyle manidar bir münasebetimiz sözkonusu. Bu camia içinde yer alan mü'minlerin büyük çoğunluğuyla bir gönül ve fikir beraberliğimizin mevcudiyetine karşılık, 'Bizans'la ve 'Beylikleri'yle yıldızımız bir türlü barışmıyor. Vaktiyle türlü-çeşit iftirayı vicdanı sızlamadan peşimize takarak bize yol gösterenler, aradan geçen yirmi yıla rağmen, 'tez' olamayıp 'antitez' olmanın yol açtığı 'düşman üretme' ihtiyacından hasıl olsa gerek, 'meşveret kararı' rengine büründürülmüş Bizans entrikalarıyla yoluna devam ediyor.

Nitekim, geçen hafta, Bizans'ın bir Anadolu beyliği üzerinden hakkımda kendince giriştiği son icraattan haberdar oldum.

Risale-i Nur adına yapılacak nice nice vazifenin yükü omzumu çökertmişken, bütün hoşgörüsünü Mehmet Ağar ve Süleyman Demirel'e harcadığı için Risale-i Nur hizmeti içindeki iman kardeşlerine sarfedeceği hoşgörüsü kalmamış acınası haldeki bir zâtın hâlâ daha bizimle nasıl uğraştığını öğrenince, doğrusu 'Mü'min mü'mini sever ve sevmeli, fenalığı için yalnız acır' sırrınca kendisine ziyadesiyle acıdım.

Ona bir mesajım var: Gözümle aldığım bu Üsküp dersinden sonra, Bizans'la ve Beyliklerle meşguliyete ne meylim var, ne vaktim, ne de niyetim. Onu bu kalble ve bu kafayla Bizans kadar küçülmeye mahkum 'imparatorluğu'nda kendi kaderiyle baş başa bırakıyorum. Ama ah, bir adanın hakimi olmak yerine, bir yarımadanın sakini olabilseydin!

Anlıyorum; yine husumetle beslenmek istiyorsun. Ama, başka kapıya lütfen.

Zira, biz Bizans'ı kendi kaderine terk edeli çok oldu. Ve şimdi, ben Üsküp'e gidiyorum...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum