1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. Bir ubudiyet talimi olarak ‘istişare’
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir ubudiyet talimi olarak ‘istişare’

A+A-
Allah'ın emir ve yasakları sözkonusu olduğunda dünyamıza gelen ‘Neden?’ sorusuna verilen en yaygın cevabın ya ‘zorundalık’ yahut ‘sınanma’ kelimeleri etrafında döndüğünü görürüz. Beş vakit namazın bize neden farz kılındığı sorusuna, bu çerçevede “Allah’a iman ediyorsan, emrettiği namazı kılmak zorundasın” şeklinde bir cevap gelir meselâ. Veya, neden Ramazan ayında oruç tutmakla emrolunduğumuz sorusuna, ‘böylece Allah’ın bizim O’na gerçekten iman edip etmediğimizi sınadığı’ yönünde bir cevap gelişir.
 
Bu cevaplar yanlış mıdır; hayır.
 
Peki, yeterli midir; yine hayır.
 
Zira bu cevaplar, ‘neden/niçin/niye’ sorusunun istediği ve beklediği asıl şeyi gözden kaçırır. Neden sorusu, ‘hikmeti’ kavramak içindir. Ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın bir emri sözkonusu olduğunda o ‘neden’ sorusuna verilen ‘hikmetli’ cevabın ‘rahmet’e dair bir boyut da içermesi beklenir.
 
Nitekim, selef-i sâlihîn “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” mealindeki Kur’ân âyetini tefsir ederken, ‘li ya’budûn,’ yani ‘bana ibadet etsinler diye’ lâfzının ‘li ya’rifûn’ mânâsını içerdiğini hep ifade etmişlerdir. Yani, ibadet, marifet içindir. Bütün kâinatın Rabbi ve bütün güzel isimlerin müsemması olarak Allah, bizim kendisini hakkıyla tanımamızın yolunu, Kur’ân’ıyla kendisi bize öğretmektedir. Namaz da, oruç da, zekât da, hac da, sair ibadetler de, son tahlilde, Allah’ı gereğince tanımamız içindir. O’nu hakkıyla tanımanın yolu namazdan geçtiği içindir ki, Allah bize namazı emretmektedir. O’nu gereğince tanımanın yolu oruçtan geçtiği için, Ramazan’da oruç bize farz kılınmıştır. O’nu lâyıkınca tanımanın yolu zekâttan geçtiği için, hali vakti yerinde olan mü’mine zekât farzdır.
 
‘İbadetullah’ın içerdiği bu ‘marifetullah’ sırrı, düşünsek, her bir ibadette ve her bir ilâhî emir ve yasakta çıkar karşımıza.
 
En başta namaz, kişinin varoluşu Allah’tan bilmenin, kâinatı ve kendisinin O’nun mülkü ve memlûkü olarak tanımanın, hayatın ve zamanın O’nun tasarrufunda olduğunu idrak etmenin bir nişanesi değil midir?
 
Ancak kendi varoluşunu Allah’tan bağımsız surette açıklamaya kalkışmayan birinin tutabileceği oruç, insana mazhar olduğu nimetlerin gereğince farkına varması; dolayısıyla Allah’ı, Rahmân, Rahîm, Rezzak, Kerîm, Muhsin, Mun’im isimleriyle gereğince tanıması için bir imkân değil midir?
 
Meselâ zekâtta malı mülkü O’ndan bilip O’na vermenin talimi yok mudur?
 
İbadetler için geçerli olan bu durum, ‘ubudiyet’ tanımı içinde bir yeri olan bütün ilâhî emirler ve yasaklar için de geçerlidir.
 
Meselâ, sarhoşluk veren herşey; içki, uyuşturucu... haramdır. Çünkü Allah, verdiği akıl nimetiyle bizi kâinatın yaratılışı üzerine düşünerek iman etmeye çağırır; yarattığı her bir şeyi O’nun varlığını, birliğini ve esmâ-i hüsnâsını bildiren bir işaret ve bir delil olarak kavramaya davet ederken, insan bütün bunların anahtarı ve vasıtası olan aklı devre dışı bırakamaz, iptal edemez. Akıl, devre dışı bırakmak için değil, gereğince kullanmak içindir.
 
Meselâ yalan, Allah’ın yaratmadığı birşeyi ‘yarattığı’nı veya yarattığı birşeyi ‘yaratmadığı’nı iddia etmek anlamına gelir; yani bu açıdan bakılırsa, yalancılık ‘Allah’ın kudretine iftira’dır. Yine yalancılık, Allah’ın Semî, Basîr, Latîf, Habîr, Alîm gibi isimlerinden gafletle de birebir ilgili durumdadır.
 
Sözün kısası, Allah bize neyi emrettiyse, o emirde bizi O’nu hakkıyla tanımaya götüren bir hikmet ve rahmet vardır. Bize neyi yasakladıysa, yasakladığı o şeyde bizi O’nu hakkıyla tanımaktan alıkoyan bir veçhe vardır; Allah o engele takılmadan, o manilerde boğulmadan Kendisini hakkıyla tanımamız için bize bu yasağı koymaktadır.
 
Kur’ân’da iki âyetle emredilen istişare de, bu bakımdan, ziyadesiyle manidar gelir bana. En basit tabiriyle, en az iki insanın biraraya gelip bir konuda müzakere etmesi, fikir alışverişinde bulunması anlamına gelen; yerine göre, uyulacak bir ortak karara ulaşma mânâsını da içeren istişare, şu dünyadaki bir işte en uygun düşünceye ve karara ulaşmak için değildir sadece. İstişare, en başta, insanın kendisini Allah’a mahsus sıfatlardan uzak görmesi; bilgisinin, görgüsünün, bakışının herşeye nüfuz etmediğinin farkında olması; yani, kulluğunu idrak ediyor olması hikmetini içerir.
 
Yine istişare, insanın bu konuda yalnız olmadığını; diğer insanların da farklı bir noktada olmadığını idrak mânâsını da içerir.
 
Diğer bir deyişle, kendisini herşeyi bilir, bütün bileşenleri kuşatır, en iyisini düşünür, en iyi çözümü bulur durumda gören; bir bakıma, Allah’a mahsus sıfatlarla kendisini tarif etmeye kalkışıp benliğini ilahlaştıran biri, istişareye ‘tenezzül’ etmez; çünkü istişareyi kendisi için bir ‘düşkünlük’ göstergesi, acziyet ilanı olarak görür.
 
Kendisini değil, başka bir insanı herşeyi bilir, bütün ihtimalleri kuşatır, en iyisini düşünür, en iyi karara ulaşır durumda gören; yani, kendisini değil de, başka bir insanı Allah’a mahsus sıfatlarla vasfedip ‘ilahlaştırmaya’ kalkan biri de istişare etmez.
 
Yine, diyelim ki, kendilerini böyle görmeyen, ama beraberliklerine bu vasıfları yakıştıran bir ekip de, kendisi dışından birinin görüşünü dinlemeye, fikrini duymaya, kanaatini anlamaya ihtiyaç hissetmez. Yine burada, bir kişinin değil, ama bir ‘tüzel kişiliğin’ ilahlaştırılması hali devreye girdiği içindir ki, o tüzel kişilik yüceltilirken onun dışında kalanlar ‘düşük’ ve ‘düşkün’leştirildiği için onların ne düşündüğünün, nasıl baktığının, meselenin onlar aynasında nasıl göründüğünün bir önemi olmaz böylelerinde.
 
Bu mânâların ışığında, istişare, basitçe, bir konuda en iyi, en uygun çözüme ulaşmak için yapılan bir müzakereden çok daha öte ve yüksek bir boyut içerir. Allah kullarına istişareyi emreder; çünkü kula yakışan, kendi aczini, diğer insanların da aczini kabul edip, kulluğun idraki içinde omuz omuza verebilmektir. Kulluğunu bilen, istişare eder. Kulluğunu bilene, istişare yakışır. Kendisini veya bağlandığı kişiyi veya ait olduğu tüzel kişiliği ‘ilahlaştıran’ ise istişareyi bir ‘zaaf göstergesi’ ve ‘acz ilanı’ olarak gördüğü için o ilâhî emre uymaya ‘tenezzül’ etmez.
 
Her bir ilâhî emir ve yasak, bir ubudiyet talimidir velhasıl. Kulları için ‘kolaylık dileyen, zorluk dilemeyen’ Allah, rahmetiyle muamele ediyor bize. Neyi emrediyorsa, O’nu tanımak için bir kolaylık ve imkân olarak emrediyor. Neyi bize yasaklıyorsa, O’nu tanımada bir engeli önümüzden kaldırmak için yine bir imkân ve kolaylık olarak onu bize yasaklıyor…
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum