1. YAZARLAR

  2. İsmail AKSOY

  3. Bir kısım iddialara cavap
İsmail AKSOY

İsmail AKSOY

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir kısım iddialara cavap

A+A-

Fetret Ehli ve Şehâdet Meselesi

(Bir kısım iddialara cavap-2)

Öncelikle Fetret kelimesi üzerinde duralım. Daha sonra dünkü yazımızda kaydettiğimiz Bedîüzzaman Hazretleri’nin, konumuza esas teşkil eden mektubu üzerinde duracağız inşâallah…
Fetret; sözlükte  kesinti, aralık, fasıla mânâlarında kullanılmaktadır. Bir şeyin şiddetini kaybedip gevşemesi ve zayıflaması anlamına gelmektedir. Daha çok Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (asm) arasındaki tebliğsiz geçen dönem için kullanılmakla birlikte, Akaid ve Kelam literatüründe tahrife uğramamış bir dâvet imkânından mahrum kalan veye o dâvete ulaşmada bir takım engellerle karşılaşmada dinî sorumlulukları açısından tartışma konusu olan bir mevzûdur.
Çeşitli memleketlerdeki insanların içinde yaşadıkları psiko-sosyal çevre, örf-adet gibi realitelerin İslâmî dâvete muhatab olmada önemi büyüktür.

İslâm âlimleri, fetret kavramını "Ey ehl-i kitap! 'Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi' demeyesiniz diye, size peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada hakkı açıklayan Resûlümüz geldi." (el-Mâide 5/19) anlamındaki âyette yer alan "alâ fetretin mine'r-rusül..." ifadesinden hareketle tahlile çalışmış ve değerlendirmelerde bulunmuşlardır.
 
Terim olarak ortaya konan “fetret” kavramının mevcudiyeti âyet, hadis, İcmâ, geçmişten beri tarihî ve sosyal gerçeklerle hayatın bir parçası olagelmiştir. Bütün İslâm âlimleri bu hususta ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Âdem'den bu tarafa yeryüzünün değişik bölgelerinde daima hak bir dinin var olması ve insanların hayatını kuşatmış bulunması, fetretin varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Üzerinde durulan mesele, Hak ve hakikatın tamamen ortadan kalkmış olması değil, Hak ile bâtılın birbirine karışması ve insanların sağlıklı ve doğru bir tarzda ona ulaşıp ulaşamama meselesidir. Bu açıdan düşünüldüğünde, Hz. Peygamber (s.a.v) öncesi veya sonrası bu dâvetin ulaşmadığı veya eksik ve yanlış olarak intikal ettiği durumlar söz konusu olabilir.

Ancak bu noktada İslâm âlimleri 'fetret ehli' tabirini kullanma hususunda duyarlı davranmışlardır. Hz. Muhammed (sas)'den sonra kendisine İslâm dâveti ulaşmayanları ifade etmek için doğrudan ‘fetret ehli’ tabiri yerine, "kendilerine İslâmî davet ulaşmayanlar" ifadesini kullanmayı tercih etmişlerdir.

Şunu da hemen ifade etmeliyiz ki, sözü geçen mektupta: “Zaman, fetret zamanıdır, hiç kimse sorumlu değildir, bütün Hıristiyanlar ve diğerleri bu kategoriye girer” anlamı asla çıkarılmamalıdır.
Bahsi geçen fetret ehli, o zaman Almanya ve Rusya gibi ecnebi diyarındaki fetret ehli olanlardır. Ve savaşta musîbete mâruz kalan, yaralanan, sağlığını kaybeden, sakat kalan, psikolojik olarak etkilenen, haksız olarak savaş korkusu yaşayan kimselerdir. Yoksa Hıristiyanların necat ve cennet ehli olduklarına dâir bir açıklama olmadığı gibi, bir işâret ve imâ dahi yoktur. Müellif burada; “Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehâdet denilebilir” ifadeleriyle meselenin esasını açıkça ortaya koymuştur.

Peygamberimizin (a.s.m.) gönderilmesinden sonra, davetini duymayanlarla ilgili olarak İmam Gazalî'nin insanları üç sınıfta incelediğini görmekteyiz.
Şunu hemen ifade etmeliyiz ki, geniş boyutu ve kapsamıyla fetret dönemi ve fetret kavramı, Hak din olan İslâm’ın esas meselelerinden kısmen veya tamamen habersiz, ya da değişik yol ve yöntemlerle çarpıtılmış, gerçeklere ulaşmasına engel olunmuş olan yetişkin ve çocuklar için, İslâm’dan nasibini alamamış insanlar için geniş bir rahmet ve ümit kapısı durumundadır. Bu açıdan da Hz. Adem (a.s)’dan son Nebî’ye (asm) kadar devam eden umûmî bir rahmetin ayrı bir tezâhürüdür.

Öncelikle Üstad Hazretlerinin, dünkü yazımızda kaydettiğimiz mektubunu daha iyi anlayabilmek için, bazı temel meseleleri ortaya koymak gerekir:
1. İslâm’dan haberdar olduğu halde kabul etmeyenler “kâfir” olup ebedî olarak Cehennem’de kalırlar.
2. Zîra küfr-ü mutlak, uluhiyetle ilgili her şeyi hedef seçen mutlak bir inkâr cereyanıdır. En mükemmel şekilde yaratılan insan, fıtrat ve tabiatındaki özelliklere uygun, gerçek bir insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. Kimilerinin bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi hayvanî ihtiraslarda ileri giderek, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alması gibi…
"İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakk'ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imareti için halk etmiştir. Mün'im, ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder." (Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye)

3. İslâm’ı duyduğu halde kabul etmeyen ve bu umûmî musîbete, yani İkinci dünya savaşına sebebiyet vermeyen musîbetzede kimseler de ebedî cehennemde kalırlar, ancak diğerleri gibi Cehennemdeki azapları şiddetli olmaz. Belki o musîbet onlar hakkında bir nevi rahmet olur. O da cehennemde çekecekleri azabın daha hafif olmasıdır.

4. Eş'ariye'nin çoğunluğu, Buharalı bazı Mâtüridî alimleri, İmam-ı Şafiî ve Ahmed b. Hanbel gibi âlim ve mezhep imamları, Peygamber gönderilmediği müddetçe insanların sorumlu tutulamayacağı, helâk ve azaba uğratılmayacağına dair (İsra', 17/15-16; Şuara, 26/208) gibi âyetleri delil göstererek, fetret ehlinin, tek başına akıl yürütmeyle iyi ve kötüyü bilemeyecekleri; iman ve küfür ayrımını da yapamayacakları için sorumlu olmadıklarını söylemişlerdir. Bediüzzaman da "Zulüm ve savaşlarda mağdur olarak ölenlerin kafir bile olsa haklarında bir rahmet bulunduğunu" ifade ederek aynı görüşü benimsemiştir.
Ayrıca, savaşa sebebiyet vermediği, tarafdar olmadığı, bilakis savaş mağdûru ve mazlûmu olduğu için ahiret şehidi sayılır.

5. Konuyla ilgili bir başka temel görüş ise, Ebû Hanife başta olmak üzere, Ebû Mansur el-Mâtürîdî ve bu mezhebe bağlı âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bu görüşe göre fetret ehlinin Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak (Tevhîd), ayrıca akılını kullanarak bilebileceği, güzel fiilleri ayırarak bunlara uymakla yükümlü oldukları yönündedir. Ergenlik çağına gelen insanların kendilerini ve kâinatı yaratan yüce bir kudretin varlığına inanmalarını engelleyecek bir mazeret ileri sürülemez. Kesin, mükemmel ve mutlak bir bilgi aracı olmamakla birlikte, aklıyla Yaratıcının varlığını, birliğini ve temel meselelerde iyiyi kötüden ayırt edebilme kabiliyetine sahiptir. Bu âlimlere göre "Peygamber gönderilmeden azap edilmeyeceğini" bildiren âyetler, âhiretle değil, dünya hayatındaki sıkıntı ve felaketlerle ilgilidir.
Bunlar, eğer akıllarıyla Allah’ı bulmazsa, ehl-i necât olmaz, cehennemde ebedî kalırlar. Ancak, umûmî musîbete mâruz kaldıkları için, bir rahmet eseri olarak cehennemdeki azapları hafifletilir.

6. Bediüzzaman’ın mektubunda geçen “ehl-i fetret”ten murad, ikinci dünya savaşında İslâmiyeti duymayan kimselerdir. Duyanlar sorumludurlar. Günümüzde ise, çeşitli iletişim araçları, haberleşme vâsıtalarının çok yaygın olması dikkate alındığında, haberdâr olmama ihtimali çok azdır, hemen hemen yok gibidir. Bütün dünya global bir köy konumuna dönüşmüştür. Yazılı ve görsel medya vâsıtasıyla İslâm âleminde cereyan eden haberler gayr-ı Müslimlere ulaşmaktadır. Kâbeyi tavaf eden hacıların görüntüleri, İslâm devletleriyle olan uluslar arası münasebetler, yapılan görüşmeler, karşılıklı ziyaretler, turistik ve ticârî geziler, kültürel ve sanat değişimleri, tarihî mâbed ve yerlerin mevcûdiyeti ve bütün bunlara dair görüntü, bilgi ve belgeler bütün dünyaya yayılmakta ve izlenmektedir.

7. Cehennemdeki azaba gelince; cehennem yedi tabakadır. Yani yedi kattan oluşmaktadır. En üst katta Müslümanların günahkârları bulunur. Bunlar işledikleri günahların cezalarını çektikten ve arındıktan sonra cennete gideceklerdir.
En alt katta ise münâfıklar bulunur. Diğer katlarda ise derecelerine göre kâfirler bulunur. Cennet ehlinin dereceleri bir olmadığı gibi, Cehennem ehlinin de dereceleri bir değildir. Yani aynı derecede azap çekmezler. Küfür ve isyanlarının dereceleri nisbetinde azap gördükleri gibi; bazı güzel ve faydalı amellerinin veya dünyada çektikleri musîbetlerin derecesi oranında azapları hafifleştirilir. Bu bile onlar için bir rahmet ve şedîd azaptan hafiflemiş olarak bir kurtuluş olur. 

8. “Hz.îsâ (a.s)’a mensûb Hıristiyanların mazlumları” cümlesinde ifade edilmek istenen, o zamanda yaşayan bir kısım Almanlardır. İkinci Dünya savaşında Almanlar resmî ilânla “yeryüzünü Allah’a inanmayan kâfirlerden temizleyeceğiz…” diyerek Yahûdîlere karşı Hıristiyanlık adına harb ilân etmişlerdir.
Fakat  tarih kitaplarını güçlüler, müstebidler ve müteğallibeler şekillendirdiği için, bu bilgiler gereği gibi tarih kitaplarında değerlendirilememiştir.
Üstad Bediüzzaman, yine Kastamonu Lâhikasındaki bir mektubunda, Almanların karşısında savaşan “Amerika, İngiltere, Fransa ve Rusya’yı”, “Deccâliyetin komitesi” olarak göstermektedir. Daha sonra Çin de bu komiteye katılmıştır.
Yine Arapça Mesnevi-i Nuriye’nin 180-181. Sayfasındaki şu tesbitler çok mânîdârdır:

“Bil ki! Muhakkak kâfirler, bilhassa Avrupalı olanları, bâhusus İngiltere şeytanları ve Fransa iblisleri, Müslümanların ve ehl-i Kur’ân’ın ebediyyen şiddetli düşmanları ve inatçı hasımlarıdırlar. Çünkü…”

9. Metinde geçen “bir nev’i şehâdet”ten murad; âhiret şehitliğidir, hakîkî veya dünyevî şehitlik değildir.

Çünkü şehitlik üç çeşittir:
a) Dünya ve ahiret şehitliğidir. Buna hakîkî şehitlik denir. İ’lâ-yı kelimetullah için, Kur’ân’ın hâkimiyeti için i’lân edilen bir savaşta öldürülen Müslüman hakîkî şehittir. Fukahâya göre bu şehitlerin cenazeleri yıkanmaz; Şâfiî ve Mâlikî mezheblerine ve Hanbeli mezhebinin tercih edilen görüşüne göre cenaze namazları kılınmaz. Hanefî mezhebine göre ise cenaze namazı kılınır.
b) Âhiret şehîdidir. Mazlûmen ölen, ateşte yanarak, suda boğularak veya şiddetli karın ağrısı gibi v.s sebeplerle ölen Müslümandır. Ahirette şehîd mükâfâtı alırlar, dünyadaki işlemlerinde şehid muamelesi yapılmaz. Yıkanır ve cenazeleri kılınır.
c) Dünya şehididir. Savaşa Allah için değil, ganimet (menfaat) elde etmek, güç ve kuvvetini, cesâretini göstermek veya riyâkârlık için savaşıp ölenler. Durumları bilinmediği için şehîd hükümleri uygulanır. Ancak Allah indinde şehîd sayılmazlar ve ahirette de böyle muâmele görürler.

İşte metinde geçen “bir nev’i şehâdet” ifadesinden anlaşılan; zulme mâruz kalan mâsûm çocuklara ve İslâmiyeti hiçbir şekilde duymamakla birlikte, İkinci Dünya Savaşı gibi bir musîbete sebebiyet vermeyen, zâlimlere taraftar olmayan kimselere Allah’ın bir lütfu ve merhâmeti olarak âhiret şehitliği bahşedilmiştir.

10. Erginlik çağına erişmemiş çocuklar, ne dinde olurlarsa olsunlar, savaş mağduru oldukları için şehîd hükmündedirler, ahiret şehîdidirler. “Ebedî cennet çocukları” (Vâkıa,56/18; İnsan, 76/19) âyetinin işaretine mazhardırlar. Bu gibi savaşlarda ölen çocuklar ise, ahiret şehîdi olup daha fazla bir mükâfata erişirler.

11. “Onbeşinden yukarı olanlar, eğer ma’sûm ve mazlûm ise…” cümlesindeki “ma’sûm” ve  “mazlûm” kavramları, peygamberlerin ve çocukların mâsûmiyeti/günahsızlığı gibi bir ma’sûmiyet, yani günahsız olmaları demek değildir. İslâmiyeti duymayan, savaşa sebebiyet vermeyen ve taraftar olmayan musîbetzede kimselerdir. Yani savaş mağdûru ve mazlûmu olanlardır. Yaşlılar, fakirler ve zayıflar bu kategori içerisindedirler.

12. ”Âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i Muhammedî (asm)’a bir lâkaydlık perdesi gelmiş” cümlesine dikkat edilirse görülecektir ki; “Bu zaman, fetret devridir” demiyor. Belki bütün dinlere ve İslâmiyete karşı bir lâkaydlık, gevşeklik belirmesiyle bir nevi perde, engel oluşmuş. Radyo, televizyon gibi (o devirde internet ve diğer gelişmiş araçlar yoktu) tanıtım ve haberleşme araçları yaygınlaşmadığı ve İslâm’ın yüce Peygamberi Hz. Muhammed’i (asm) ve getirdiği Kur’ânı tam olarak anlatma ve yayma imkânı yeterli olmadığından, dünya üzerinde yaşayan bazı kimseler, Nûr-i Muhammedî (s.a.v)’den habersiz kalma gibi bir durumla karşı karşıya kalmışlardır. Bu durum İkinci dünya savaşı şartlarında yaşanmış bir durumdur. Bu günün şartları ve imkânlarıyla karıştırılmamalıdır.

13.Yine Mektûbat, 28. Mektup, 8. Meselede fetret ehlinin hükmü şu şekilde ifade edilmektedir: “Fakat zaman-ı fetrette, sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”

Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, İmam Eş’arî’ye göredir. İmam Mâtturîdî’ye göre ise; fetret ehli küfre girmese ve aklıyla Allah’ın varlığını ve birliğini anlasa ve bulsa ehl-i necattır. Aksi takdirde ebedî Cehennem’de kalır.

Bu husus, fetret ehli olmayanlar için söz konusu değildir. Bediüzzaman Hazretleri,”26. Mektub’un, 4. Mebhasında”, “Kelime-i Tevhiddeki iki kelimeden biri olan “Muhammedün Resûlullah” demeksizin ehl-i necât olunamıyacağını, Hz. Muhammed (s.a.v)’in yolundan başka bütün yolların kapalı olduğunu, O’nu tanımadan Cenâb-ı Hakk’ı tanımayacağını, O’nu inkâr eden adamın hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamayacağını” ifade etmektedir.

14.”istirâhat-ı beşeriye” tabirinden maksat, İlâhî hükümlerin uygulanması sonucunda insanlığın elde ettiği huzur ve mutluluktur. İnsanlığın saâdeti, Kur’ân’ın içerdiği İlâhî hükümlerin ve yasakların icrâsı ile ancak sağlanabilir. Bunun dışında barış ve güvenin sağlanması mümkün değildir. Bu da zâlimleri Kur’ân’ın adaletine boyun eğdirmekle gerçekleşebilir. Toplumda fitne, fesat ve kargaşanın önü, topyekûn bir cihad ile, irşad, teblîğ ve fıtrata uygun bir eğitim seferberliğiyle temin edilebilir.
Bütün peygamberlerin şerîatlerinde mevcut bulunan ortak emirler ve yasaklar, mahz-ı adâlet olduğu gibi, rahmetin bizatihî kendisidir.

15. “Mukaddesât-ı semâviye”den murad, Kur’ân’ın mukaddes kabul ettiği değerlerdir. Aslını koruyan tek semâvî kitap Kur’ân’dır. Bu değerler ise; başta imanın altı rüknü, İslâm’ın beş esası, Ahkâm-ı İlâhiyye, melekler, peygamberler, semâvî kitaplar, Haremeyn-i Şerîfeyn, Ka’be,,Beyt-i Makdis, câmiler, mescidler, Ezân-ı Muhammedî, İki bayram günü, Cuma günü, tekbirler gibi mukaddesattır.

16. “Hukûk-i insâniye” kavramı ise; Allah’ın tayin ve tesbit ettiği insan haklarıdır. Bu konuda en güzel ve veciz bir tarzda irad edilen Veda Hutbesidir. Yoksa Avrupa’nın hevâ ve hevesine göre koyduğu sözde haklar değildir.

Sonuç olarak şunu da ifade etmeliyiz ki: Bir kısım medya ve onları fikirleriyle besleyen bir takım yazar, çizer ve programcıların; Darvinizm, sosyalizm, marksizm, emperyalizm, kapitalizm, siyonizm, hedonizm ve satanizm gibi hastalık ve marazlarını bir kısım hocalar kanalıyla topluma empoze etmek istedikleri, programlarında içlerindeki fikrî kalıntılarını Müslüman toplumumuza dayatma ve kabul ettirme gayretkeşlikleri müdakkik nazarlardan ve halkımızın dikkatinden kaçmamaktadır.

NOT: Okuyucularımızın, Müslüman kardeşlerimizin, Âlem-i İslâm’ın; Bâtıldan Hakk’a yönelme, zulümden adâlete sığınma, isyan ve tuğyanı terk etme, Hakla bâtılın ayrılış noktası, zulme boyun eğmeme, zilleti kabul etmeme, imanın gereğini yapma bilinci olan 1431. sene-i devriyelerini ve hicrî yılını tebrik eder, hayırların, barışın, sulh , huzur ve güven ortamının, kardeşlik ve tesanüdün husûlüne vesîle kılmasını Cenâb-ı Erhamü’r-Rahimîn’den niyaz ederim. İ.A

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
18 Yorum