1. YAZARLAR

  2. Niyazi BEKİ

  3. Bir Bayram Tebriki ve Teberrükü
Niyazi BEKİ

Niyazi BEKİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Bayram Tebriki ve Teberrükü

A+A-

Rabbin Keremi Ve Gözü Kamaşanlar

Kâinatta inkâr edilemeyecek kadar açık, her tarafta göze çarpan bir hakikat da ikram ve ihsanların varlığıdır. Işığıyla başımızı okşayan güneş bu ikramdan haber veriyor. Gecelerimizi aydınlatan mehtap bu ikramdan haber veriyor. Her an muhtaç olduğumuz oksijeni teneffüs etmememizi sağlayan hava unsuru bu ikramdan haber veriyor. Zeminimizin ihtiyaç hissettiği suyu ona pompalayan bulutlar bu ikramdan haber veriyor. Bin bir çeşit nimetlerle bize kucak açmış olan yeryüzü, o ikrama işaret ediyor. Hulasa; her şey Kerim olan Rabbimizin kereminden haber veriyor. Kâinat çapında yazılan tekvinî ifadeler, ibareler farklı da olsa, hepsinin işaret ettiği güzellik tektir;  Rabbimizin keremidir, rahmetidir, lütfüdür, ihsanıdır, ikramıdır.

 

Kur’an-ı Kerimde Kerem Tablosu

 

Kerim olan Rabbimiz tarafından mükerrem olarak yaratılan insanlara vahiy olarak gönderilen Kur’an-ı kerimde önemli kerem tabloları söz konusudur.

İlk nazil olan Alak suresinin 3-5. ayetlerinde Allah kendini Kerîm/kerem sahibi olarak takdim ediyor: “Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.”

Allah Kerîmdir/sonsuz kerem sahibidir(Neml:40). Haşmetli saltanatının simgesi olan Arşı kerîmdir(Müminun:116), saltanatı kerem üzerine kurulmuştur. Yeryüzünde biten her çift ürün kerîmdir(Şuara:7; Lokman:10), Allah’ın sonsuz cömertliğinin nişanesidir, ondan haber vermektedir.

 

Allah’ın vahiy olarak indirdiği Kur’an da kerîmdir(Vakıa:77), yediden yetmişe her kesimin seviyesine göre, onların akıl ve kalp midelerine cömertçe feyizler akıtır. Kur’an’ı  getiren Hz. Cebrail de Kerîmdir(Tekvîr:19), Allah’ın vahyi olan Kur’an-ı Kerimi harfi harfine olduğu gibi tebliğ eden çok onurlu bir melektir. Allah’ın elçisi Hz. Muhammed de kerîmdir(Hakka:40), dost-düşman demeden herkese cömertçe kucak açan, aldığı Kur’an vahyini eksiksiz tebliğ eden, gece-gündüz demeden onu tebliğ ve tebyin eden/insanlara açıklayan bir kerem timsalidir. Kur’an-ı kerime muhatap olan insanlar da Allah’ın lütuf ve keremiyle mükerrem kılınmıştır(İsra:70).

 

İşte bütün kerem ve ikramlara dikkat çeken Kur’an-ı kerim, ramazan ayında indiği için bu ay da çok kerim bir yadır. Allah’ın manevî lütuf ve ikramlarının sağanak halinde yağdığı bereketli bir bahar mevsimidir. Güzel amellerin bire bin, bir otuz bin ürün verdiği, ulufelerin cömertçe dağıtıldığı, genel affın ilan edildiği, insanların şeytanın esaretinden, nefis hapsinden kurtulduğu bir zaman dilimidir.

Bu kadar toleransların yer aldığı, bu kadar bağışların ve bağışlamaların barındığı  ramazan ayından istifade etmeyenlere ne demeli? Biz bir şey demeyiz.. Ancak Hz. Peygamberin bunlara bir çift sözü var:

“Yanında ismim anıldığı halde bana salavat getirmeyenin burnu yere sürtünsün. Ramazan ayına kavuşup da bu ay gelip geçtiği halde af olunmayan(kendini af ettiremeyen) kimsenin burnu yere sürtünsün.. Anne-babası yanında yaşlandığı halde onu cennete sokamadıkları kimsenin(evladın) burnu yere sürtünsün..”(Tirmizî, h. No: 3545).

 

Hz. Peygamberin bu asırdaki en samimi hizmetkârı olan Bediüzzaman hazretlerinin de bu konuda bir çift sözü vardır:

Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp surî zînet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünki sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünki senin başındaki akıl, meş'um bir âlet olur. Senin başını daima döğecektir.”(Sözler/24. Söz/5. dal)

“Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva'-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar?(Mektubat /29.m ektup/2. kısım ).

 

Kerem kulesinden tepetaklak

 

Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, insan ahsen-i takvimde yaratılmış, ona gayet cami/kapsamlı bir istidat verilmiştir. Bu istidat ve kabiliyetiyle esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne(en aşağı derekeden en üst dereceye), ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere, derekelere girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda(alçalış ve yükselişe) giden iki yol onun önünde açılmış bir kudret mucizesi, bir hilkat neticesi ve bir san'at acubesi olarak şu dünyaya gönderilmiştir.

Allah’ın lütuf ve keremiyle mükerrem bir kıvamda yaratılan insan oğlu  ne yazık ki bazen bu ikramlar karşısında gözü kamaşıp başı dönmekte ve mükerrem olmakla,  zirvesinde bulunduğu kerem kulesinin tepesinden tepetaklak olmakta, aşağılık çukuruna düşüp şerefli konumu altüst olmaktadır.

 

“Evet, hakikî terakki, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur”(23 söz/2. mebhas). Bu düşüş ferdî alanda olduğu gibi içtimaî alanda da kendini gösterir. Çünkü insanlık şerefesinden aşağı derekelere düşen fertlerin oluşturduğu toplumlar da aynı ortak kaderi paylaşmak durumundadır.

 

Bu gün insanlık camiasında görünen gayr-ı insanî, gayr-ı ahlakî ne kadar aşağılık pozisyonlar varsa, bunların hepsi o ahsen-i takvim denilen insanlık kıvamının merkezinden nebatî ve hayvanî merkezin derekesine düşüşün belgeleridir.  Bu düşüşün temelinde, yüce yaratıcının insana bahşettiği maddî-manevî donanımların onun hikmetli ve de terfi edici kullanım kılavuzuna uygun kullanılmaması, tem tersine nefsin heva ve hevesine göre yanlış şekilde kullanılarak deforme hale getirilmesidir. Bu ise, her şeyden önce insana sonsuz ikramlarda bulunan Allah’ın bu ihsanlarını hafife almak, verilen insanî donanım cihazlarına değer vermemek anlamına gelir.

 

Halbuki insan, yaratılışı gereği olarak kendisine yapılan iyiliklere karşı hep medyun-u şükran olması gerekir. O halde bu nankörlük nereden çıkıyor? Bunu Allah da soruyor:

“Ey insan! İhsanı, keremi bol Rabb'ine karşı seni aldatan/mağrur eden nedir?”(İnfitar, 82/6).

Bu hitap ve soru, bir uyarı hitabı olması nedeniyle gururlanmaya engel olacak kahr ve celal gibi ululuk sıfatlarından biri zikredilmesi daha açık görünürken "kerim" vasfıyla yapılan türlü türlü ihsanlar ve çeşit çeşit ikramlara dikkat çekilmiş ve ön plana çıkarılmıştır. Bu ikramların en önemlilerine de –meal olarak- şu sözlerle işaret edilmiştir: “O –öyle kerîm bir Allah ki- seni yoktan var etmiş, bütün vücut sistemini düzenlemiş ve sana dengeli bir hilkat/maddî-manevî bir bünye bahşetmiştir. Ve seni dilediği bir surette (trilyonlarca hücreden) terkip etmiştir”(İnfitar, 82/7-8) vasfı ile özel olarak ilâhî ikramın hatırlatılmasında ince bir nükte ile büyük bir ahlakî mânâya işaret vardır. Bu, her şeyden önce şunu anlatıyor ki, ikram ve ihsanın gereği ona karşı gururlanarak saygısızlık etmek, yaptığı iyilikleri yanlış yorumlayarak O’na isyan etmeye cüret etmek, ahlâksızlık yapmak, günaha girmek değil, aksine o ikramın yüksekliği oranında iman ve şükür ile itaati, saygıyı, hürmet ve tazimi artırmak, nankörlük ve isyandan sakınarak yüce ahlâka yükselmektir. Onun için burada ikram sahibine karşı iman ve şükür ile itaat ve saygıyı artıracak yerde onun keremine mağrur olup da saygısızlık etmek büyük bir aldanış olduğu hatırlatılmıştır ki, bu mânâ tamamen "Sakın o aldatıcı şeytan sizi Allah'ın affına, keremine güvendirerek aldatmasın."(Lokman, 31/33; Fâtır, 35/5) âyetinin de mânâsıdır.

 

Ebu Hayyan ve Alûsî'nin kaydettikleri gibi Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet olunduğuna göre, O “Ey insan! İhsanı, keremi bol Rabb'ine karşı seni aldatan/mağrur eden nedir?”mealindeki âyeti okumuş ve onu aldatan şeyin "onun cahilliği" olduğunu söylemiştir. Keza Hz. Ömer (r.a) de bunu söyleyip "İnsan cidden çok zalim, çok cahildir." (Ahzab, 33/72) âyetini okumuştur. Demek ki saygılı olmak Allah'a dair bilginin derecesi ile doğru orantılıdır.

İbn Simak bu aldanışı bir şiirinde şöyle tasvir etmiştir: “Ey günahlarını gizlemeye çalışan! Hiç mi utanmıyorsun?/Allah’ın her yerde seni görmekte olduğunu bilmiyor musun?

Aslında seni rabbine karşı aldatan şey O’nun sana bir süre mühlet vermesidir/oldukça uzun olan suç dosyalarını-tevbe etmene fırsat tanımak için- şimdiye kadar hep örtmesidir”(Alusî).

 

Hulasa; "Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır." (Tevbe Sûresi, 9:111) mealindeki ayette ifade edildiği üzere, Allah’ın emaneti olan madde ve manasını O’nun rızasına uygun kullanmak insanlık kulesinin zirve noktası olduğu gibi, bunları nefsin hesabına çalıştırmak da bu yüksek kuleden tepe taklak olmak anlamına gelir.

 

Buna göre; akıl manevî bir alettir, şayet Allah’ın öngördüğü şekilde kullanılmayı nefis hesabına çalıştırılsa, çok zararlı bir alet derekesine iner. Eğer Allah hesabına çalıştırılsa, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, Rabbinin nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan iki cihanın saadetine götüren yolu gösteren bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.  Keza göz maddî bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer onu nefis hesabına çalıştırsan, onun iflah olmaz bir hizmetkâr olur. Ama eğer gözü, gözün yaratıcısının izini dairesinde kullansan,  o zaman şu göz, kâinat kitabını mütalaa eden bir bilge konumuna yükselir.  Demek ki, ahsen-i takvimde yaşamak Cennete lâyık olmak, o yola girmek demektir(krş. Sözler/6. Söz).

 

Bir ehl-i irfanın dediği gibi deriz;

Mevla bizi af ede bayram o bayram olur,

Cürm-ü hatalar gide bayram o bayram olur

Mübarek ramazan bayramınız kutlu olsun. Bu ramazan ve bu bayramın mazlumlara sonsuz rahmetin, zalimlere sonsuz adaletin tecellisine, zulmün yeryüzünden özellikle İslam âleminden kalkmasına, dünya ve öte dünya hayatında huzur ve mutluluğun tahakkuk etmesine vesile olmasını Rabb-ı Rahimimizden niyaz ediyoruz. Duam ve niyazım sizinle...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.