1. YAZARLAR

  2. Hilmi ÖDEMİŞ

  3. Bilmek öğrenmenin gayrıdır
Hilmi ÖDEMİŞ

Hilmi ÖDEMİŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bilmek öğrenmenin gayrıdır

A+A-

Bir konu hakkında Risalelerden/Bediüzzaman’dan bir cümle/söz söylediğimizde “bunlar bildiğimiz şeyler, onu geç, başka bir şey söyle” cevabını alabilmekteyiz. Bu tepkiyi genellikle risaleleri bilmeyenlerden değil, bilenlerden görürüz/alırız. Risaleleri bilmek kendilerince yeterli görülmektedir.

Külliyatı defalarca devirip karşıdaki kardeşine “50-60 yıllık nurcuyum sen kimsin, sen dünkü nurcusun, ‘fazilet’in kadar konuş” tarzında sözler söyleyen nice ağa’beyler görürüz. İhlâs risalesini yüzlerce kez okuyup kardeşlerinin (üstünde) “faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmek”ten kaçınmadıklarına şahit oluruz. Bizden faziletlerinin kurbanı olmamızı beklerler. Münazarat’ta “Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime (hatta bir abeye) karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz” denildiğinde Bediüzzaman, “Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız” diyerek bize bir ölçü sunmuştur.

Her bildiğimiz, okuduğumuz konuyu hal ettiğimizi düşünürüz. Hâlbuki en çok okuduğumuz/okumak zorunda olduğumuz risalelerden olan İhlâs risalesinin düsturları, uygulamakta en çok zorlandığımız düsturlardır. Demekki çok okumak yeterli değildir.

İhlâs risalesinden sonra en çok okumamız gereken konu olan 4.mesele de uygulamakta en çok zorlandığımız meselelerdendir. Dünyevi/siyasi meseleleri II. Dünya harbini merak edip radyo başına koşan imamlar/hocalar misali takip ederiz. Her okuyuşumuzda her yönden ikna oluruz ancak uygulamaya gelince sendeleriz.

Bir şeyi bilmekle onu öğrenmek farklıdır. Eğitime göre bilmek, öğrenmenin gayrıdır. (Öğrenmek: yaşantı ürünü, kalıcı izli davranış değişikliğidir).Bir bilginin öğrenme olabilmesi için davranışa/performansa dönüşmesi gerekir. Yoksa kuru bilgi hiçbir şeye yaramaz. Bilmek, amelsiz bilgiden ibarettir. Nitekim İslam’da bilgiden ziyade amel önemlidir. İmanın tanımı “Allah’ın indirdiği hükümleri kalben tasdik etmek ve dille tekrar etmek” olarak ifade edilir.

Risaleleri ezbere bilmek değil, az da olsa öğrendiklerimizi hayatımıza uygulamamız önemlidir. Hatta çok şey bilmek uygulayamayan/amel edemeyen kişinin başına beladır. Çok bilmekten ziyade bildiklerimizi hazmetmek/sindirmek önemlidir. Bazı alimlerde görülen ilmi enaniyetin bir sebebi de bu olsa gerek. Çok bilgi yüklenen alimler, bildikleri ile amel edemeyince, çok eleştirip, çok kibirli olurlar.

Bildiklerimizle amel etmeyince/bildiklerimizi yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanmaya/düşünmeye başlarız. Ve zamanla yaşayışımıza göre, uygulamalarımıza hizmet edecek şekilde risaleleri anlamaya, yorumlamaya başlarız.

Risale-i Nurlar sadece akla hitap eden bir eser değil ki bilmekle haledilsin. Bediüzzaman hazretleri Risale-i nurun sadece akla hitap etmediğini ve diğer kitaplar gibi okunmaması gerektiğini şöyle anlatmaktadır: “Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa, yalnız akıl cüz i bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. 
Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkiki ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır”(Emirdağ Lahikası)
.

Anlaşılacağı üzere Risaleleri ezberlemek, çok bilmek yeterli değildir. O bilgiyi sindirmek gerekir. Aldığımız bilgiyi akıl midesinden diğer organlara/hücrelere (kalb, ruh, nefis, his) aktarabilmemiz gerekir.

Risale-i Nurları çok bildiğimizi sanmamızın bir sebebi de ülfettir. Bediüzzaman, ülfeti “cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olarak tanımlar. Ülfet bir kavanozdaki balı tatmak isteyen birisinin kavanozun kapağını yalaması gibidir. Bu kişi balın tadını alamadığı için zamanla usanmaya başlar. Bediüzzaman Mesnevi-yi Nuriye’de insanları dalalete atan sebeplerden birisinin de ülfeti ilim telakki etmek olduğunu söyler. Bu kişilerin “melüfları” (alışılmış) olan şeyleri kendilerince malum bildiklerini, hatta ülfet dolayısıyla basit görüp ehemmiyet vermediklerini söyler. Aynen bunun gibi bildikleriyle amel etmeyen/sindirmeyen risale okuyucusu da “ben bunları zaten biliyorum” deyip o kudsi hakikatleri basitleştirmiş olur.

Allah bizleri bildiklerini/bilmeklerini öğrenmeye dönüştüren, bildikleriyle amel den kullarından eylesin. Amin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum