1. YAZARLAR

  2. Sabri ALTUN

  3. Ben baharı yaşıyorum
Sabri ALTUN

Sabri ALTUN

Yazarın Tüm Yazıları >

Ben baharı yaşıyorum

A+A-

Bir bahar sabahında, bir yağmur damlasında,
Mahlûkatta kâinatı, kâinatta mahlûkatı gördüm.
Adeta bir şehrayin, bir bayram yeri, bir panayırdı.
Her şey baş kaldırmış temaşaya geçmişti.
Yapraklar hışırtısıyla, kuşlar cıvıltısıyla, rüzgâr vızıltısıyla ses veriyordu.
Arz tüm mahlûkatıyla arz-ı endam ederken, semavat da arzda ki şenliğe hayretle bakıyordu.
"Kendimi seyretmek ve seyrettirmek için kâinatı yarattım" ilahi beyanına hakkalyakin derecesindeki yaşanan bir cevaptı.
Ve ben globalleşmiş, ufaldıkça ufalmış bir dünyanın ihtiraslarının tam ortasında insan olma hesabını güdüyordum.
Amerika'ya rağmen, Irak’ta Afganistan’da her gün yaşanan insanlık dramına rağmen...
Ve Türkiye'nin gerçek bir demokrasi sınavına gireceği bir hengâmede, yarım yamalak da olsa ihtilal anayasasına alternatif bir taslağın bu kadar tartışılmasına rağmen.
Bağımsız mı tarafsız mı ya da taraflı mı olduğu anlaşılmayan böylesi bir yargıya rağmen…
Parti patırtı hesabı yapılmaksızın demokrasiye sahip çıkma adına sergilenmesi gereken (ve hala sergilenmeyen) bir duruşa rağmen...
Mahlûkatın bayramı, nevruz tartışmalarına rağmen...
Yani anlayacağınız,  ben baharı yaşıyorum.
***
Bana farklı konulardan bahsettiğim söyleniyor.
Daldan dala atlıyormuşum.
İnsan ki hayal denilen bir bineği var. Belki de bineklerin en hızlısı.
Bir nevruz sabahında kâinata bakarken hayal geminizin nerelere kadar gittiğini ya da gidebileceğini düşündünüz mü?
Mahlûkatla baharı yaşadığınız bir anda kulaklarınıza: "Burası Türkiye radyoları" diye bir anons duyarsınız.
Yıl 12 Eylül sonrasıdır. Türkiye’yi dünyaya tanıtan bir radyonun yayınıyla irkilirsiniz.
“Türkiye’nin sesi” radyosu Arapça bir yayın yapmaktadır. İslam âleminde nasıl da müstesna (!) bir yere geldiğimizin hikayesi anlatılıyor.
“Seneler süren mücadelelerden sonra Halife'yi kovduk, dini devletin dışına çıkartıp laik olduk ve böylelikle İslam dünyasında apayrı bir yere ulaştık. Darısı, diğer Müslüman ülkelerin başına…"
Hemen içinizde büyük bir fırtına kopar, dişlerinizin gıcırtısında etrafınızdaki herkesin dikkatini çekersiniz.
O arada yanınızdan birisi geçip selam verir.
Selamına mukabele ederken TRT Arap televizyonu aklınıza gelir.
İlk yayınının tüm İslam âlemindeki yankısını düşünürsünüz. Toprağın suya hasreti gibi bir bekleyiş hissedersiniz. Yıllar sonra Türkiye’den İslam alemine “esselamün aleyküm” sedası işitilecek.
Ve bir selamın tüm dünyada nasıl yankılandığını sonra uzayın sonsuz boşluğunda bir vuslat anına dönüştüğünü “ve aleykümselâm” mukabelesiyle yepyeni bir baharın müjdesinin fısıltısını duyarsınız.
Ve gözleriniz yaşla dolar.
Nerden nereye geldiğinizi düşünürsünüz.
Ve bir an duraklarsınız.
“Peki, nasıl buraya kadar geldik” diye bir iç hesaplaşmasına girerken, birden hayaliniz sizi bir başka mekâna götürür.
Gözlerinizde hayal sinemasıyla bir olay canlanır.
Bir Nur medresesinde, Allah için çalışan bekâr iki genci çoğunlukla aç kaldığını bildiği için, bu gençleri sık sık Allah adına yemeğe davet eden bir garibanın her yemek esnasında sofradaki artıkları sedirin altına uzattığını (güya sofra temizlensin bahanesiyle) gördüğünüzde her davette aynı şeyi yaptığı için, bir seferinde, yemeği getirmeye çıktığı bir anda merak edip sedirin altına baktığınızda üç dört çocuğun o artıklarla karınlarını duyurduğunu görürüsünüz.
Ve gözleriniz daha da dolar.
“İşte aradığımız ruh bu” dersiniz.
“Bu ruhu kaybettiğimizden beri bu hallere geldik, işte şimdi üste çıkma zamanı” dersiniz.
Ve gözleriniz daha da dolarken, birden "Iraklı kara gözlü bir çocuk" aklınıza gelir. Kömürleşmiş annesinin cesedine sarılıp "anneciğim anneciğim kalk " sedasıyla irkilir ve artık gözlerinize hükmedemezken, Amerika’ya kin güder insi ve cini şeytanlara lanet okursunuz.
Ve her nedense hayaliniz bir süre Irak'tan çıkamaz, orda ve Afganistan’da hâlâ işlenen insanlık suçunu düşünürsünüz.
Bir helikopter içinde mermilerin boşalıp bir çırpıda 10 kişinin can çekiştiği sahne hayalinizde canlanır.
Bir insanlık suçu daha işlenmiştir. İşlenen binlerce suça ek olarak…
Suç varsa mahkemede olmalı.
Ama kimi kime şikâyet edeceksiniz.
"Güç bende artık" diyenler suç işliyorsa, güç ve adalet makamındakiler suç işliyorsa kime gideceksiniz.
Ve hayaliniz mantığızla birleşir ve sizi zorlar.
Mutlaka bir "Mahkeme-i Kübra" (büyük mahkeme) olmalı diye…
Derken hiçbir suçun cezasız kalmayacağı mahkeme, yani Ahiret aklınıza gelir.
İşte o an Ahiret inancınız pekişir, Ahiret'e inanmamanın mümkün olmadığını düşünür, "zalimler için yaşasın cehennem" diye sizde haykırısınız.
***
Sadece böylesi haksızlıkların cezalanması için kıyametin kopması gerekmektedir.
Kıyamet'ten haşire, haşirden ölüme, oradan ihtiyarlığa, gençliğe, yani hayatın baharına hayaliniz giderken, bahardan nevruza nevruzdan mahlûkatın bayramına ve birden irkilirsiniz ki Türkiye'desiniz.
Hani bir açılım politikası sürdürüyordu ya hükümet…
Dağlardan ve Kandilden Habur sınır kapısından birileri ülkeye dönüş yapmıştı ya…
İşte onların şimdi hapisle yargılandığını görürsünüz.
Bir savcının Ergenekon sanıklarını tutuklarken bir hakimin kendi nöbetinde hepsini salıverdiği olaylar zinciri aklınıza gelir.
Yine kazanın kaynadığını görürsünüz.
Yine hala son derece kırılgan bir demokrasimiz olduğunu düşünür.
Demokrasi derken birden Avrupa Birliği aklınıza gelir.
Avrupa derken yeni bir İslam birliğinin zamanı geldiğini düşünürsünüz.
Sonra bir “van munit” cümlesi dökülür dudaklarınızda ve sizi biraz gevşetir.
Biraz rahatlayınca, dönüp bakarsınız ki;
Ben baharı yaşıyorum.
***
Evet hayal gücümüzün mesafesi dahilinde belki bunlardan çok daha fazlasını, işte birkaç saniyede yaşarsınız.
Çünkü insan komplike bir mahluktur.
Yüz binlerce duygu, his ve teçhizatla donatılmıştır.
İnsan ki kâinatın özünü taşıdığı için bütün kâinatla da alakadardır.
Hızla bir ormanın içinde giden bir trende kaç tane ağacın kaç tane yaprağının olduğunu düşündüğü gibi o yaprakları kendisine mekân ya da yatak, ya da gıda yapan böcekleri de düşünür.
Hatta köklerindeki kurtçukları düşünürken, o incecik köklerin nasılda çamur yutup yavrusuna (yani meyvesine) süt gibi bir gıdayı verdiğini de aklına getirip tefekkür dünyasından Allah’ın yüceliğini bir kez daha teyit eder.
Çünkü insan bütün Esma-ü Hüsna'nın (Allah'ın güzel isimleri) bir odak noktası olmasından dolayı Rabbimizin, şefkat merhamet, hikmet v.b. tüm sıfatlarının en azından bir gölgesini özerinde taşır.
Ve onları kullandığı ölçüde kâinatla alakadarlık oranın da arttığı gibi Allaha yakınlığı da artar.
Ve Allah’a yakınlaştıkça her yerde onun mührünü görür.
Bir yaprağı halk edenin bir baharı da rahatlıkla halk edeceğini anlar.
Ve baharla birlikte tüm mahlûkatın canlandığını görür.
Bahar deyince nevruz, nevruz deyince Türk-Kürt çatışması...
Ve kardeşlik türküsü çınlanır kulaklarda.
Ve ışıkların kaç tane köyde söndüğü.
Ve Murat'ın kızıllığı…
Ve Fırat'ın hırçınlığı…
Ve dağlar ve süngü ve kan gülü ve şehitler…
Ve…
Ve ben baharı yaşıyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.