1. YAZARLAR

  2. Selçuk ESKİÇUBUK

  3. Bediüzzaman'ın penceresinden adalet
Selçuk ESKİÇUBUK

Selçuk ESKİÇUBUK

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman'ın penceresinden adalet

A+A-

Bugün dünyada 206 ülke var ve içinde 7 milyar 250 milyon insan yaşıyor. Bunların içindeki bir kısım insanlar, birbirleriyle veya devletler birbiriyle kavgalı vaziyette. Her ülkenin kendi kurallarına göre işleyen mahkemelerle uluslar arası mahkemeler var ama acaba adalet dağıtımında adil davranıyorlar mı? Halkın veya devletlerin bu mahkemelere güveni ne kadar? “Ülkenizde gerçek adalet var mı?” sorusuna acaba insanlar ne cevap verecektir? Mahkemelerde suçlular mutlaka cezalandırılabiliyor mu?

Adalet, daha geniş bir anlamıyla hak sahiplerine hakkını vermektir ki buna müsbet adalet denir. Hatta bu yönüyle tüm canlılar dünyasını, yani insan, hayvan ve bitkileri ilgilendirir. Onların ortak noktası hayattar olmalarıdır. Onlara yaşamaları için ihtiyaçları olan su, ışık, gıda ve sıcaklık gibi şeyleri vermek adalettir.

Allah “Adl“ ismi ile evrende de kendini gösterir. Güneş ile etrafındaki gezegenler ve galaksiler arasında yine adaletle hükmeder, onları farklı hızlar ve büyüklüklerine rağmen çarpıştırmadan idare eder.

*Evet, adâlet iki şıktır: Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâletin bu dünyada bedâhet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü, "Üçüncü Hakikat"te ispat edildiği gibi, herşeyin istidad lisâniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle ve ıztırâr lisâniyle Fâtır-ı Zülcelâlden istediği bütün matlubâtını ve vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu, mahsus mîzanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşâhede veriyor. Demek, adâletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde katî vardır. (SÖZLER, 10.Söz)

*İşte, gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâli göstermiyor mu? Ve bilhassa, seyyarattan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika sür'atiyle beraber, zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür'ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak.

Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği gibi, birtek Zât-ı Adl ve Rahîmi gösteriyor.(LEMALAR, 30.Lema)

Bu kadar mükemmel yaratılan insanlardan hak edene de, ebedi hayatı ödül olarak vermek, yine adaletin ta kendisidir.

Adeletin bir kısmı ise menfi adalettir, yani haksızları cezalandırmaktır. İnsanlar görüyorlar ki birçok suçlu, zalim maalesef cezalarını bu dünyada çekmiyorlar. İlahi adaletin tecelli edeceği günü bekliyorlar. Çok az bir kısmı, bu dünyada da ilahi adaletin tokadını yerken bir kısmının cezaları ahirete tehir ediliyor. Tarihte Ad kavmi, Semud kavmi, Firavun ve Nemrud cezalarının bir kısmını dünyada da gördü. Büyük cezaları ise ahirete kaldı.

*İkinci kısım menfîdir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise, çendan tamamıyla şu dünyada tezâhür etmiyor, fakat o hakikatin vücudunu ihsâs edecek bir sûrette hadsiz işârât ve emârât vardır. Ezcümle, Kavm-i Ad ve Semûd'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar, gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i tâzib, gayet âlî bir adâletin hükümran olduğunu hads-i katî ile gösteriyor. (SÖZLER, 10.Söz)

Adalet deyince aklımıza hemen mahkemeler geliyor. Acaba mahkemeler yalnızca suçluları mı cezalandırır? Bazen suçsuzları da cezalandırmış olabilir mi? Uzun yıllar hapis yattıktan sonra suçsuzluğu anlaşılmış birçok adli vaka, dünyanın her yerinde vardır.

Mesela Fransa’da 19.yüzyılda yaşanan Dreyfus davası beşeri adaletin insanları bazen haksız yere mahkum ettiğine en güzel bir örnektir. Yargı hangi ülkede siyasallaşırsa, adalet dağıtımı felç olur, yargıçlar da zalimlerin ortağı. Ancak gün gelir kader sonunda hükmünü, hakimler ile onların siyasi efendileri üzerinde icra eder.

İlahi adalet mutlaka kendini dünyada gösterir, hatta bazen her ülkenin kendi mahkemelerinin eliyle de tecelli edebilir. Hakimler kararlarıyla zulmedebilir ama o karar içinde kader, adalet edebilir, şöyle ki:

*kader hakiki illetlere bakar, adâlet eder; insanlar, zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini binâ eder, kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip, hapsetti. Halbuki, sen sârık değilsin; fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat, kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş; hâkim ise, sen ondan mâsum olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte, şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi; başka şeyleri buna kıyas et. (SÖZLER, 26.Söz)

Ancak bir ülkede hukuk siyasallaşmışsa o mahkemelerde artık adalet dağıtılamaz. Mahkemeler haklıdan yana olmak yerine güçlüden yana yer alırlar. Orada yargılanan masumlar, “zalimler için yaşasın Cehennem” diyerek onların verecekleri kararlardan asla korkmazlar. Ülkemizde de geçmişte kurulan Divan-ı Harbi Örfi, İstiklal mahkemeleri, Yassıada mahkemeleri ile günümüzdeki Silivri mahkemeleri ne kadar adil yargılama yapmışlardır acaba? Tarihin sayfalarında o mahkemeler nasıl hatırlanıyorlar?

Adalet, suçluları cezalandırmak ve masumları korumak için vardır. Suçluları cezalandırırken bir masum bile cezalandırılamaz, adalet terazisi buna izin veremez. İşte gerçek adalet budur, buna da adalet-i mahza denir. Gerçek hakimlerin kararlarında uyacağı temel kural bu olmalıdır. Bu kural, birey hakkının üstünlüğüne dayanır. Toplum menfaatini arka plana atar.

*Adalet-i mahzâ-yı Kur'âniye, bir mâsumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlıkla, öyle insan olur ki, ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harap ve nev-i beşeri mahvetmek ister (MEKTUBAT, Hakikat çekiredekleri

İslam tarihinde adalet terazinin dağıtılmasındaki farklı anlayışlar sahabeleri karşı karşıya da bırakmıştır. Birey hakkını ön plana alan anlayışla, toplum menfaati için bireyi feda eden anlayış işi savaşa kadar götürmüştür.

* Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) arasında olan muharebe, adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:

Hazret-i Ali, adalet-i mahzâyı esas edip Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzâya müsait idi; fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muharebeyi intaç etmiştir. (MEKTUBAT, 15.Mektub)

*Adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki "Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide, 32.) ayetin mânâ-ı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.

Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür. (MEKTUBAT, 15.Mektup)

…Lâkin, adalet-i izafiye, cüz’ü külle feda eder.’’(SÜNÜHAT)

Kur’an, adaletin sağlanmasında her zaman masumun hakkını önceler. Mesela Hz. Ömer zamanında, Şam valisi bir caminin genişletilmesi için çevredeki arsaları, mâliklerinin rızası ile kamulaştırır. Sadece bir yahudi buna razı olmaz. Ona da zorla bedelini vererek arsayı alır. Durumu Hz. Ömer'e götüren yahudi, Halife'nin kendisine kemik üzerine "Ben Nüş-i Revan'dan daha az âdil değilim" yazısı yazılı fermanını vermesi üzerine, hem Ömer'in durumunu küçümseyerek ve hem de ümit keserek alır. Ancak mektubu eline alıp bakan ve hemen yahudi’den özür dileyen valinin durumu, onu hayrete düşürür.

Ve Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed’in yargılanması buna ön güzel örnektir. Fatih Sultan Mehmet, yeni yaptıracağı caminin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir. Mimar Sinan—ı Atik, padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadılığı padişahı yargılamayı göze alamaz. Mimarın şikâyetini Üsküdar Kadısı Hızır Bey kabul eder ve davayı açar. Mahkemeye celp edilen büyük padişah, başköşeye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda, padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine, yani padişahın elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar, mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder. Mimar kısası istemediği için, Fatih, günde on altın tazminata mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır. Böylece padişahın eli kesilmekten kurtulur.

Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, mahkemenin kararından sonra Fatih çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla senin başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey Çelebi de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir; “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik—deşik ederdim.”

“Bir ülkede bir tek masum kişi cezalandırılmış ise o ülkede herkes suçludur” diyen ünlü ceza hukukçusu Prof.Dr. Faruk Erem’in hukuk anlayışı da yargılamada hakimlerin adalet-i mahzayı esas almalarını istediğinin kanıtı değil midir?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum