1. YAZARLAR

  2. Ramazan BALCI

  3. Bediüzzaman’ın Medresesi
Ramazan BALCI

Ramazan BALCI

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın Medresesi

A+A-

Geçen hafta sonu Ankara’da Risale-i Nurların eğitim anlayışını ele alan bir seminer yapıldı. Bu seminerde bendeniz de bir tebliğ sundum. Gerek sürenin iyi kullanılmaması gerekse oturumların çözüm üzerine odaklanamayışı, önemli bir çok konunun dile getirilmesine engel oldu. Bu hafta dinleyicilere aktaramadığım bazı tespitlere burada yer vermek istiyorum:

MEDRESE PROGRAMLARINDA YAŞANAN DARALMA

Osmanlı Devleti kurulduğunda İslam alemi genel anlamda bilimdeki öncülüğünü kaybetmişti. Ancak bu dönemde belirleyici unsur insan gücüydü. Bu güç iyi eğitildiğinde hala bir cihan devleti kurma imkanı vardı. Osman oğullarının kuruluş döneminde medreseleri devlet teşkilatının içine almaları güzel bir gelişmeydi. Orhan Bey zamanında kurulan İznik Medresesinde tasavvuf geleneği medrese ile mezc edilmiş, ilim amel dengesi kurulmuştu. 

Fatih’in İstanbul’u fethetmesi İslam bilim tarihi açısından yeni bir şanstı. Batı bilimi ile yeniden karşılaşan İslam bilimi, rönesansı daha o tarihlerde başlatabilirdi.  Fatih’in gerçekleştirmek istediği sentezin tesirleri ve kısa ömürlü olmasının sebepleri araştırılmaya muhtaç kuşkusuz.
1600’lü yıllarda medreselerin bozulduğu yolunda şikayetlerin başlamasına bakılırsa, Kanunî’nin vefatı ile birlikte zirveden geri dönüş başlamış olmalıydı.

Sosyal bir olguyu tek bir sebeple açıklamak yanıltıcı olmakla birlikte,  İslam dünyasında aklî ilimlerin gerilemesinde ve kısmî ölçüde ders programlarından çıkarılmasında ilimler üzerinde yapılan tasniflerin etkili olduğu ileri sürülmüştür. Daha İmam Gazali’den (öl.1111) itibaren ilimler dinî ve dinî olmayan ilimler olarak ikiye ayırmış, Matematik, Mantık, Kelam ve Tabiiyat'tan oluşan bilimler Felsefî bilimler grubuna dahil edilmişti.(1)  

Bilimlerin sınıflandırması anlayışı keskinleşerek devam etmiş, dîni ilimler de alet ilimleri ve âli ilimler olarak ikiye ayrılmıştır. Sarf, nahiv, lûgat, mantık, belâgat, v.s. birinci gruba; Kur’ân, hadis, fıkıh ve bunlarla ilgili diğer bilimler de ikinci gruba konulmuştur. Zaman alet ilimlerinin lehine işleyecek, son dönemde Tefsir, hadis ve kelam gibi âli ilimler de ders programlarından çıkarılacaktır.(2) 

LAİK BİLİM, CAMI KİMİN KIRDIĞINI SAKLIYOR

Medreseler fen bilimlerinden uzaklaşmanın bedelini ağır bir şekilde ödediler. Toplum ve yönetici sınıf nezdindeki itibarlarını kaybettiler. Daha da kötüsü modern mekteplerde yetişen nesil imanını kaybediyordu. Çünkü Darvinci laik bilim anlayışı, ele aldığı olgularda faili – esma-i ilahiyi- saklıyordu.

Söz gelimi oturduğumuz salonun camına dışarıdan bir taş atıldığında ilk yapılacak iş pencereye kadar koşup, taşı kimin attığını araştırmak olur. Ne varki laik bilim bunu yapmaz, içerdeki adama “dur” der: “Bak taş ne kadar hızla geldi?” “Cam kaç parçaya bölündü?” “taş cama ne kadar basınç yaptı?” “taşı oluşturan elementler nelerdir?”
Biz bu sorularla uğraşırken taşı atan ortadan kaybolur! Laik bilimin yaptığı tam da budur.

İLİMLER ALLAHIN İSİMLERİNİN BİR TECELLİSİDİR

Üstadın yetiştiği dönemde medreseler fonksiyonlarını yitirmek üzereydi. O iki yönlü bir çalışmanın içine girdi. Bir yandan inkarcı bilim felsefesinin, aptallıklarını ortaya koymaya çalışıyor, diğer yandan Medreselere eski itibarını kazandırmaya gayret ediyordu. 
 
İmam Nursî, ortaya koyduğu Kur’an tefekkürü ile inkarcı felsefenin ancak sarhoş ahmakların safsatalarından ibaret olduğunu Risale-i Nur külliyatı ile ortaya koydu. İlk eserlerinden İşaratü’l İcaz’ın daha başında kainatı bütünlük içinde ele almış, bütün ilimleri Esma tecellisi olarak gören-gösteren bir bakış açısı ortaya koymuştu.

‘Cenab-ı Hakkın zati isimleri olduğu gibi, fiili isimleri de vardır. Bu fiili isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyi ve Mümit gibi pek çok nevileri vardır.
Sual: Bu fiili isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?
Cevap: Kudret-i ezeliyenin, kainattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nispet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla,  kudret-i Ezeliyenin taalluk ve tesirini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse, hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!’(3)

Hiçbir fiil, failsiz olarak gerçekleşmeyeceğine göre, kainattaki bütün filler tek tek, birer İsm-i İlahinin tecellisi olacaktı. Bu anlayışa göre ilimlerin, dinî ilimler ya da fen ilimleri olarak ayrılması anlamsızdı. Kimya ya da fizik ilmi, tefsir veya hadis ilmi gibi marifet verebilirdi.
Tebliğin esası Üstad’ın kendi döneminde Medreselerin ıslahı ile ilgili teklifleriydi. Onun ilgilendiği hiçbir konu Türkiye gündeminden bir asır boyunca hiç düşmedi.

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA NASIL BİR MEDRESE OLACAKTI

Bediüzzaman, Kur’an’ın bu asra bakan bir tefsiri olan tefekkür sistemini, Bitlis, Van ve Diyarbakır’da Câmiü’l-Ezher’in benzeri olarak açmak istediği Medresetü’z-Zehrâ isimli medresesinde ders verecekti.

Münazarat isimli eserinden öğrenildiğine göre medreselerle ilgili teklifleri şöyleydi:
Şarkta açılacak okullara Medrese ismi verilmeliydi. Böylece halk kendisine yakın bulduğu, dost gördüğü bu isim hatırına modern bilimlere rağbet edecekti.
Fen bilimleri esma tecellisi olarak dini ilimler içerisinde eritilmeliydi. Bu bir fantezi olarak değil mevcut gerçeğin ifadesi olarak yapılacaktı.
Arapça medrese için vazgeçilmez bir dildi. Türkçe lazımdı. Kürtçe bölge halkının istifadesi için gerekliydi.
Bu medreselere din ilimleri ve fen bilimlerinde mütehassıs, Kürtlerin ve Türklerin itimadını kazanmış Kürt alimleri ya da lisan-ı mahallîye âşina Türkler, Araplar vs. müderris tayin edilmeliydi.
Verilecek eğitim için bölge insanının şartları dikkate alınmalıydı. Medresenin şubeleri ihtisas alanlarına ayrılacak ve birinden diğerine geçişe uyumlu hale getirilecekti.
Mezunlarına bir mahreç bulmak; Bu medreseler resmi yüksek okullara eşit tutulmalı, mezunlarına iş bulunmalı, imtihanları netice alacak şekle getirilmeliydi. Fen şubelerinde öğretmen okullarının programları uygulanmalıydı.
Bölgede yaygın olan tek başına bulduğu bir hocadan ders alma usulü, sınıf eğitimi ile değiştirilmeliydi.
Bu medreselerin maddi ihtiyaçları, zekatın bir kısmının kaynak olarak ayırmakla karşılamak mümkündü.
İlim ile tanışan bölge halkı, meşrutiyetin ve hürriyetin güzelliklerini görecek ve onlardan istifade etmeye çalışacaktı. Aynı şekilde ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekke birbiri ile barışacak, en azından ortak bir maksat etrafında birleşmiş olacaklardı.(4) 

DOĞRU FİKİRLERİN DE BİR ÖMRÜ VARDIR

Kainatta her şeyin bir ömrü olduğu gibi güzelliklerin ve doğru fikirlerin de bir ömrü vardır. İlaç zamanında kullanılmazsa faydasız kalır. Asrın şefkatli imamı, sağır ve kör vicdanlar tarafından hep maksadının aksi ile itham edilmiş, önerdiği çözümleri uygulamasına fırsat verilmemiştir. Bu gün için oldukça geç kalındığı ortadadır. Zira ittihad-ı İslam, kardeşlik, müsbet hareket, ve rızayı ilahî gibi noktalarda Nurcu da olsa her unsurun ayrı bir dil kullandığı acı bir gerçek olarak ortadadır.

DİPNOTLAR:
1-Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 14 Yıl: 2003/1 (149-168 s.)
2-Mustafa ERGÜN, Medreselerde Okutulan Dersler Ve Ders Kitapları, A.K.Ü. Anadolu Dil-Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Afyon 1996, s.2
3-İşaratü’l İcaz, Giriş
4-Münazarat, s. 90-130

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum