1. YAZARLAR

  2. Sabri ALTUN

  3. Bediüzzaman’ın ısrarları…
Sabri ALTUN

Sabri ALTUN

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın ısrarları…

A+A-

Büyük insanların sıradan gibi gözüken hareketleri bile boş değilken ısrarla üzerinde durdukları konuları çok iyi incelemek gerektiğine inanıyorum.

Hele bu büyük insan Bediüzzaman’sa çok çok düşünmek gerekiyor.

Geçenlerde bir arkadaşımla Muhakemat’ı birlikte okumaya koyulduk

Güya her birimiz en az 30 yıllık Risale hizmeti içinde bulunmuş az çok okuduklarımızı anlayabilme ve yorumlayabilme bilgisini taşıdığımızı sanıyorduk.

Heyhat…

Karşımızda bir derya var.

Yeteneklerimiz ise ancak damlalar almaya müsait.

Lakin bir şey keşfettik; Bediüzzaman bu eseri tam yüz yıl önce yazmış. Biz tam yüz yıl sonra tahlil etmeye çalıştık.

Elimizde yazdıklarıyla ilgili onun yaşamadığı sadece tabiri caizse öngörüde bulunduğu konuların yüzyıllık yaşanmışlıkları ve bilgisi vardı.

O yaşamadan önce değerlendirmiş.

Biz yaşandıktan sonra değerlendiriyoruz.

Ve hala en az yarısını hiç anlamıyoruz.

Öyle ise bu yazdıklarını anlamamız için en az 50 yıl daha geçmesi gerekir diye bir kanıya varmıştık.

Ve bu düşünce beni farklı bir olguya taşıdı.

Bediüzzaman hazretlerinin hayatındaki “ısrarlarına” ısrarla bakılması gerektiğine inandım.

Israr etmişse boş değildir diye…

***

İsterseniz şu an aklıma gelen birkaç ısrardan kısaca bahsedelim;

Birinci ısrarı imandır.

İmanın az çok derinliğini tam keşfetmesem de mahiyetini hissediyorum.

Neden ve sonuçlarını, sonuca bağlı kazançlarını bütün Müslümanlar bilir. Lakin Risaleleri okumadan önce imanın sadece inanmak ve yaşamak olduğu sanılır.

Ta ki Risale ile muhatap olunca işin sınırsızlığı anlaşılır.

***

İkincisi ölüm hakikatidir.

Adeta bütün doktrinini ölüm hakikati üzerinde bina etmiş gibidir.

Ve bu “ısrarı” da ısrarla öğrenmemiz gerektiğine inanıyorum.

Evet, her kes öleceğini bilir. Fakat her kes ölümü öteler. Adeta kendisinden başka her kesin öleceğini kabul eder ve düşüncelerinin zulasında, bilinçaltında kendisini lâyemut sanır.

Hiç ölmeyecekmiş gibi kendisini dünyada baki telaki eder.

Bu düşüncede insanı dünyevileştirip uhrevi görevlerinin yapılmasına engel olup iman zaafına yol açar.

Bediüzzaman’a muhatap olan kişi bu konuyu iliklerine kadar hiseder.

***

Bir diğer ısrarı; Risale-i Nurdur.

Risale-i Nur’a sonsuz bir sadakat istiyor.

Bu ısrarı ne kadar kavramışız onu tam bilmiyorum.

Onun ölçüsü sadakatimizin derecesidir.

Ne kadar onunla iktifa ediyoruz.

Günlük hayatımızda ne kadar onun modunda yaşıyoruz.

Eğer hizmet endeksli yaşıyorsak demek ki az çok kavramışız diyebilirim.

***

Bir diğer ısrarı ise hayatı boyunca peşinde koştuğu; Medrese-i tüzehra projesi…

Bu ısrarını talebeler, kardeşler, dostlar ve devlet olarak girilen girdaplardan çıkmak adına hala anlamaya çalışıyoruz.

***

Evet, bu ısrarların her birisi başlı başına bir hayat tarzı olması gerektiği gibi, bir devlet projesi olması lazım geliyor ki çok daha detaylı ve üst seviyede tahlil edilmesi lazımdır.

Şahsen ben bu son ısrarı üzerinde birazcık durmak istiyorum.

Son zamanlarda, devlet projesi olarak gördüğümüz,”açılım” ve “çözüm” süreçlerine baktığımızda Bediüzzaman’ın ısrar içinse bir ısrarı olduğunu keşf ettim.

Önce şu tespiti yapmakta fayda vardır; Bediüzzaman hayatı boyunca her ne yapmışsa ve yapmak istemişse bedelini ödemiştir.

Yani almak istediğini sonuna kadar hak etmiştir.

***

İsterseniz Osmanlının son dönemlerinde Bitlis’ten kalkıp İstanbul’a adeta dünyanın merkezine doğru yolculuk yaparken yaptıklarına bakalım.

Şöyle bir kuş bakışı baktığımızda Bediüzzaman’ın bu gidişi, sanki başta İstanbul ulemasına sonra bütün dünyaya bir meydan okumadır.

Zaten bu gidişin nihaiyi gayesi “Dünyaya Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu” göstermektir.

İşte bunu ispatlaması için atılması gereken adımlar vardır.

Kazanımlar gerekiyor.

Bu kazanımları elde etmek için yeri geldi mi bedel ödemesi gerekiyor.

Eğer Kur’an için yola çıkmışsan Kur’an’a layık bir duruş ve bilgelik gerekiyor.

Ve en nihayetinde o konunun tek otoritesi olman gerekiyor.

Yani dost da düşman da seni muhatap olarak görmesi gerekiyor.

Ve işte bu “muhatabiyeti” kazanmak için o zaman ne gerekiyorsa Bediüzzaman hepsini yapmıştır.

Bir bomba gibi patlamış, bütün İstanbul ve bütün Dünyaya kendisini kabul ettirmiştir.

İşte bu noktada dikkatle izlememiz gereken bir detay var.

Bediüzzaman Bitlis’ten kalkıp İstanbul’a giderken ısrarla yerel kıyafetler giyiyor.

Ve bu giyim o zamanın ulema dünyasının tarzı hayatına benzemiyor.

Şalvarıyla, külahlıyla, yelegiyle beline doladığı kuşağıyla, belindeki kamasıyla ve hatta fazla içmediği halde tütün tabakasıyla…

Yani tamamen bir Kürt olarak İstanbul semalarında tulu etmiştir.

Nitekim bu imajıyla tımarhaneye yolladılar, hastaneye yolladılar ve en sonunda divanı harbe verdiler.

Bütün o fırtınalara rağmen Bediüzzaman o duruşundan hep ısrar etti.

İşte şimdi şu andaki halı âleme baktığımda şahsen bu ısrarın önemini daha iyi anlıyorum.

Zira gerek devlet için gerekse halklar için bir muhatap gerekiyordu Bediüzzaman bu “muhatabiyeti” elde etmişti.

Öyle ki devlet karşısında muhatap olarak onu kabul ettiği gibi Kürt halkı nezdinde de en güvenilir temsilciydi.

Nitekim Kürt Şerif Paşa ile Ermeni Bogos Nubar Paşa müstakil bir Kürt devleti kurmak istedikleri vakit, Bediüzzaman o gücünü kullanıp bütün Kürt halkını karşı itiraza sevk etmiş Ermenilerle birlikte batının telkiniyle “tuzak devlet” olarak kurulacak devlete karşı çıkıp oyunu bozmuştu.

Şimdi siz söyleyin eğer Bediüzzaman hazretleri o “muhattabiyet” yetkisini elde etmeseydi o kadar tesirli olur muydu?

Bir vakitler örgüt adına siyaset yapan bir zevatla tartışırken tartışma öyle bir noktaya geldiğinde yani birazcık sıkıştığında bana dönüp şöyle dedi:

“-Sen Kürt halkı için ne yapmışsın? Hangi bedeller ödedin ki temsiliyet hakkını alasın. Sadece Kürt olman yetmiyor.”

***

Evet, bugün devlet muhatap arıyor.

Karşısına HDP’yi aldı yetmiyor.

Öcalan’ı aldı yetmiyor.

Akil insanları devreye soktu.

O da yetmiyor.

Çünkü boşluk var.

Çünkü Bediüzzaman’ın temsiliyet hakkı orta yerde duruyor.

Bediüzzaman’ın bu hakkını maalesef nur talebeleri karşılayamadılar.

O konuda sınıfta kaldık.

Benim şahsi görüşüm; fazla kaybedilmiş bir şey yok. Hala nur talebeleri bu hakkı devreye sokabilirler.

Devleti direk Bediüzzaman’a muhatap kılabilirler.

Eski eserleri ve asla eskimeyecek görüşleri bütün berraklığıyla ortada duruyor…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum