1. YAZARLAR

  2. Vehbi KARAKAŞ

  3. Bediüzzaman’ın inkılapları ve onu başarıya götüren sebepler (III)
Vehbi KARAKAŞ

Vehbi KARAKAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın inkılapları ve onu başarıya götüren sebepler (III)

A+A-

Bediüzzaman’ın bu iman hareketinin adına “imar, tecdit ve ihya yani onarma, yenileme ve diriltme hareketi” de diyebilirsiniz.  Bu hareketin ikinci bir adı da: “Öldürülen dini ve kaybettiğimiz dili ihya hareketi” olabilir.

Bediüzzaman bu hareketiyle ve açtığı olumlu çığırla gündemden çıkarılan dini, tekrar Türkiye’nin gündemine soktu.

“Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.  La hayre fîddünya bila dinin=Dinsiz dünyada hayır yoktur.”[1] dedi. Hayatın hayatı, nuru, temeli olarak dini gördü.[2] Bu milleti şahlandırmanın, muasır milletlerin üstüne çıkarmanın ancak dini ihya etmekle mümkün olacağına dikkat çekti.

Bediüzzaman hep, eskimez yeni şeyler söyledi. O, sadece Kur’an’ı ve Kur’anî ilimleri okumadı, o aynı zamanda kâinatı okudu. Kâinatın okunması gereken bir kitap olduğunu hem haliyle, hem de diliyle söyledi. Bu okumalar kitaplaştı, Risale-i Nur’a dönüştü.

Risale-i Nur, Bediüzzaman’ın, kâinatın sahibine ve kâinat kitabının yazarı olan Allah’a şiddetli iştiyakının, muhabbetinin ve aşkının bir ifadesi ve ilanıdır. Bu ifade ve ilanı onun 6000 sayfalık eserinin hemen hemen her yerinde görmek mümkündür.

Risale-i Nur’u okuyan da bu aşk ve bu sevdaya kapılır. Başka aşklar onu kesmez. Malayaniyat onu meşgul edemez. Risale-i Nur’u okuyan, aynı zamanda zikir, fikir, şükür ve dua yapmış olur. Çünkü Risale-i Nur, zikirdir, fikirdir, şükürdür, tefekkürün tecessüm etmiş şeklidir, duadır, davettir, çağrıdır ve çığlıktır.

Bediüzzaman’ın şu ifadeleri bir çığlık değildir de nedir?

“Ey asırlardan beri Kur'ân'ın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlât ve torunları! Uyanınız! Âlem-i İslâmın fecr-i sâdıkında gaflette bulunmak, kat'iyen akıl kârı değildir!

Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur'ân'ın sabahında uyanınız. Yoksa, Kur'ân-ı Kerîmin güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.”[3]

KIYAMET ÖNCESİ ZAMANIN MEB’USU VE GÖREVLİSİ

Bediüzzaman, modası geçmeyen, gündemden düşmeyen bir dersin sahibidir. O, ahirzamanda Kur’an’ın en etkin ve yetkin hizmetkârı ve Hz. Peygamber’in vekil-i hassıdır. Çağımızda onu kimse geçemedi ve geçemeyecek. Kâinatı ve Kur’an’ı onun gibi kimse okuyamadı. Kur’an’dan aldığı ders, dikkatlere sunduğu iman hakikatleri kıyamete kadar okunmaya devam edecek çapta, güçte ve liyakatte görünüyor.

Dine hizmet yolunda olanlar, onun yelpazesi ve şemsiyesi altındadır. O, bir Peygamber varisi ve vekil-i hassı olarak kıyamet öncesi zamanın mebusu ve görevlisidir. O herkesin ortak değeridir. Öyleyse herkes tarafından okunmalı ve okutulmalıdır.

Bu sözlerimi şartlanmışlığın ve tarafgirliğin sonucu olarak söylediğimi sananlara ve benim hakkımda su-i zanda bulunanlara -eğer Risale-i Nur’u okur ve Bediüzzaman’ı tanırlarsa- şimdiden hakkımı helal ediyorum. Çünkü yüzde yüz inanıyorum ki su-i zan sahipleri Risale-i Nur’u okuduktan ve Bediüzzaman’ı tanıdıktan sonra geç kaldıklarını ve yanlış düşündüklerini anlayacak ve sû-i zandan vazgeçecekler, hatta bize dua edeceklerdir.  

Bediüzzaman, İslam’ın ve imanın esaslarını ve o esaslardaki soyut kavramları farklı, yeni, ve orijinal bir tarzda ele aldı. Akla sığmayan en zor meseleleri akla kabul ettirdi.[4]  “Bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz yazılamaz.”[5] dedi. Bu sözüyle Üstad, öyleyse ey insan sen nasıl sahipsiz, sanatkârsız ve başıboş olabilirsin, demeye getirdi. Bir sözle hem Allah’ın varlığını en kolay bir şekilde isbat etti, hem de insanın başıboş olmadığını anlattı. İslam akaidi, onunla isbatını, kelam da onunla istikametini buldu.

BEDİÜZZAMAN’IN İNKILAPLARI ONURLU VE ONARICIYDI

Bediüzzaman’ın inkılapları, onurlu ve onarıcıydı. Çünkü onun bu müsbet inkılap ve icraatının arkasındaki güç, yine onun formüle ettiği ve olmazsa olmaz prensibi haline getirdiği müsbet hareketi=olumlu ve ılımlı davranışıydı.

Eğer o, kendisine reva görülen kaba kuvvete ve dayanılmaz işkencelere kaba kuvvetle karşılık verse idi, veya kaba kuvvete kaba kuvvetle karşı çıkalım diyenlerin yanın da yer alsaydı, Türkiye bu gün manevî bahar mevsimine ulaşamayacak, barışı konuşur hale gelemeyecek, huzura, hürriyete, güvene, barışa ve demokrasiye hasret kalacaktı. Ama o bu günleri ve daha ilerisini görmüşçesine müjde veriyor ve şöyle diyordu:

“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan “henien leküm” sadasını işiteceksiniz.”[6]

Bediüzzaman bu müjdeleri verdikten sonra bu harekete engel olmak isteyenlere de sesleniyor ve şöyle diyor: Ey iki hayatın rûhu hükmündeki İslamiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor.”[7]

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki bahar gelmiştir, diriliş vaktine kavuşulmuştur, barış sürecine girilmiştir. Ey memleketimin akılleri! Karşılaştığınız sıkıntılar doğum sancılarıdır. Yılmayın, korkmayın. Nur topu gibi bir barış bebeğini yakında kucağınızda bulacaksınız. Bu doğuma engel olmak isteyenler muvaffak olamayacaklardır.

Yine bu ifadelerden anlıyoruz ki:

Barış ve çözüm sürecini bu topraklarda ve tüm Türkiye’de asıl başlatan Bediüzzaman gibi muhakkiklerdır. Bu barış sürecinin aktörlüğünü yapan da aziz ve asil milletimizdir ve o aziz milletimin üst düzey etkili ve yetkilileridir. Sivil toplum örgütlerimiz ve kanaat önderlerimizdir. Başlatanlara da, bunun aktörlüğünü yapanlara da milletimizin efradı sayısınca teşekkürler, şükranlar ve muhabbetler sunuyorum. 

Bediüzzaman’ın verdiği en son ders de müsbet hareket üzerine oldu. O dersinde Bediüzzaman şu önemli satırların altını çizdi:

 “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rızay-ı İlâhîye göre sırf hizmet-i îmaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet îman hizmeti içinde; her sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.[8]

“Risale-i Nur îman hizmetiyle beraber âsâyişi tamamiyle te’min edip herkesin kalbinde fenalığa karşı bir yasakçı bırakıyor.” “Eğer bin müddeimumî (savcı) bin emniyet müdürü kadar âsâyişin te’minine Risale-i Nur hizmet etmemiş ise, Allah beni kahretsin. Siz de bana ne ceza verirseniz verin.”[9]

BEDİÜZZAMAN’IN MÜSBET HAREKETİ, PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİYDİ

Bediüzzaman’ın müsbet hareketi Peygamberimizin sünnetiydi.

-Nasıl?

-Bunun nasıl olduğunu iki hareketin benzerliğinden anlamak mümkün. Bediüzzaman diyor ki:

“Ben, Risale-i Nur mesleğinin esası ve 30 seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibarıyle, bir masuma zarar gelmemek için, bana zulmeden canilere değil ilişmek, hatta beddua edemiyorum.

Çünkü o zalim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar biçarelere veya evladı gibi masumlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o masumların hatırına binaen, o zalim gaddara ilişmiyorum. Bazan, helal ediyorum.”[10]

Üstad Bediüzzaman’ın bu tavrı bana, Kâbe’nin duvarının dibinde, Safa tepesinde, Taif’te ağır hakaretlere maruz kalan, yine de bunu reva görenlere beddua etmeyen Âlemlerin Rahmeti Sevgili Peygamberimizi hatırlattı.

Üstad-ı Muhterem’in bu müsbet hareketi, Sevgili Peygamberimizin sünnetiydi. Peygamberimiz, kendisine karşı yapılan eziyet ve işkencelere, taşlamalara, çekilen kılıçlara, hazırlanan sü-i kastlara dua ile değil de taşla, kaba kuvvetle karşılık verseydi, bu gün belki de hiç birimiz olmayacaktık. İslam başladığı yerde bitecekti.

Şu hareketler ve şu mübarek topluluğunuz, Kabe’nin duvarı dibinde, safa tepesinde, Taif’te, Uhud’da eziyete maruz kalan Hz. Peygamber’in gösterdiğ müsbet tavrın, sabrın ve: “Allahım kavmimi bağışla, bunlar ne yaptığını bilmiyorlar!”[11] şeklinde yaptığı duaların ürünlerisiniz.

Hz. Peygamber’i (s.a.v) zafere kavuşturan, bu sabrı ve bu sünneti olduğu gibi, Bediüzzaman’ı milyonlarca insana kabul ettiren, başarıya götüren de yine Efendimizin bu sünneti ve metodudur.

Üstad Bediüzzaman zaten bu hali ve müsbet mücadelesiyle Sevgili Peygamberimizin davasının dellallığını yapmış,  muhtaç gönüllere o şanlı Peygamber’in mesajını, muhabbetini ve selamını sunmuştur.

Allah ondan ebediyyen razı olsun, üstadların üstadı ve âlemlerin rahmeti Sevgili Peygamberimize de sayısız salat ve selam olsun.



[1] Hutbe-i Şamiye, 97

[2] Bkz. Sözler, Lemaat, 695

[3] Tarihçe-i Hayat - Barla Hayatı, 2143

[4] Bkz. Sözler, 16. söz

[5] Sözler, 10. Söz,

[6] Tarihçe-i Hayat, birinci kısım, ilk hayatı, 75

[7] Münazarat, 87-89

[8] Emirdağ Lahikası, II, 241

[9] Emirdağ Lahikası, II

[10] Emirdağ Lahikası, a.y.

[11] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 104-105; Kurtubî, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kur'ân, 4/199-200.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.