1. YAZARLAR

  2. Nurdan HUYUT

  3. Bediüzzamanın iffeti
Nurdan HUYUT

Nurdan HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzamanın iffeti

A+A-

Bir Kadın,

Bir Erkek,

Ve Bediüzzamanın İffeti

 

Deniz ışıltılı, gökyüzü sakin...

Etrafta olağan kalabalık...

İnsanlar gidip, geliyor bir yerlere...

Herkesin telaşesi başka...

Fakat deniz kenarı ayırıyor kendini,

Şehrin mahşeri kalabalığından,

Gürültüsünden, isinden, dumanından...

Bir başka şey denizin kenarında olmak...

Tam o sıra Bediüzzaman ve talebeleri de,

Denizin kenarından Sarıyer’e gitmekteler...

Otomobilde 3 kişiler...

Bu tabloda Bediüzzaman’ı en çok cezbeden de,

Yine deniz elbette...

Araba yol alırken sessizce,

Biraz etrafı seyretmek fikriyle,

Bediüzzaman, cama yanaştırıyor yüzünü...

Denize baka baka,

Tefekküre dalarak yol alıyor araba üstünde...

Manevi atmosfer sarmış her zamanki gibi etrafını...

Baktığı her su damlasında,

Suya vuran her güneş ışıltısında,

Hafif rüzgarla sallanan ağaç yapraklarında,

Hep o ilahi sanatı görüyor ve seyrediyor...

Fakat derken bir manzara ki,

Kısacık bir an, bir lahza,

Göz ucuna değiyor Bediüzzaman’ın,

Canı çok sıkılıyor...

nursi_siyah2.jpgHemen başını öne çevirip,

Ağlamaya başlıyor...

Gördüğü manzara da,

Hani bizim her zaman rastladığımız bir figür mevcut...

Hani filmlerin belki yüz sahnesinde,

Hani sokakta, metrolarda, otobüslerde,

Köşe başlarında, arabaların içinde ve daha nice yerlerde,

Rastladığımız bir manzara bu...

Bir kadın ve bir erkek,

Birbirlerine sarılmış denizi seyrediyor...

Bu bizler için olağan ve sıradan belki...

Fakat bu tek bakış,

Üstadın ruhuna öyle bir tesirde bulunuyor ki,

Hani diyorsun,

Ufacık gördüğümüz,

Aldırış bile etmediğimiz,

Bazen basit bir el sıkışması,

Bazen ufacık bir göz değmesi deyip,

Kanıksadığımız,

Belki hiç üzülmediğimiz bu gibi şeylere,

Hatta daha fazlasına da,

Hatta daha kötü sahnelere de şahit oluyor gözlerimiz,

Her an, her saniye, her dakika...

Her gün, her ay, her yaşta...

Gözlerimizi Bediüzzaman’ınkilerle kıyaslayınca,

Onun hüngür hüngür ağlayışına bedel,

Ne yapmalı diye düşünüyorsun...

Üstad ki gördüğü tek bir kareye,

Dakikalarca gözyaşı dökmüş...

Hem de başkasının günahı için...

İşte bu kadar alemle alakalı bir Üstad O...

İşte bu kadar içten ve samimi...

İşte bu kadar günaha yüz çeviren bir Üstad O...

İşte bu kadar iffet ve şeref sahibi...

Sadece kendisini değil,

Tüm alemi düşünen bir Üstad O...

 

Namahremden Gelen Günahlara Karşı İffeti

 

Üstadı sevenler,

Onu bir kez olsun görmeyi dileyenler,

Kar kış demeden,

Uzun yolları, dağları, tepeleri aşarak,

Muratlarına ererlerdi...

Kimisi yanında azıcık kalır,

Bununla bile iftihar eder,

Kimisi yıllar sürecek hizmetin başlangıcını yapar,

Türlü güzelliklere nail olurdu...

Üstadın yanına gelenler,

Onun elini öpmek bir yana,

Belki de sarılmak, göğsüne yaslanmak,

Saattlerce o şekilde kalmayı dilerlerdi...

Fakat bazısı ancak el öpmeye güç yetirir,

Kimisi onu bile elde edemezdi...

Çünkü Üstad derdi ki;

“Her elimi öptüklerinde,”

“Sanki yüzüme tokat yiyorum gibi,”

“Bana ağır geliyor.”

Bu nedenle el öptürmenin yanında,

Yüzüne bakılmasını dahi istemezdi...

Üstadın son zamanlarındaysa...

Ancak yüzüne bakarak,

Ne istediğini işaretle anladıklarında,

Dikkatle bakan olunca gene sıkılır:

“Kardeşim bakmayın” derdi.

Ahmet Feyzi ağabey,

Üstadı ziyaret edenlere şu öğüdü verirdi:

“Üstadı ziyaret ederken,”

“Yüzüne fazla bakıp durmayın.”

“Üstad rahatsız olur.”

“Çünkü ekseri bizim gözler,”

“Dışarıda namahreme baktığı için,”

“Namahremden gelen günahlar göze sirayet eder,”

“Üstada bakınca o, Üstadı rahatsız eder.”

Demek kişinin günahkar oluşu,

Ruhuna, beline, bedenine yüklediği ağır günahlar,

Kişinin cesedinden öte ruhunu gören Üstadın,

Günahsız ruhuna ağır gelir...

Uçuşan bir tüy gibidir Üstadın ruhu...

Kah orda, kah burda gidip gelir,

Alemi seyreder...

Duvarlarla, kapılarla, parmaklıklarla,

Had altına alınamayacak bir ruhtur Onunkisi...

Hani kendisi anlatır...

Kişinin günahları ruhuna ağırlık yapmasaydı bu dünyada...

Herkes kolayca göklere uçabilir,

Ruhunu kanatlandırabilirdi diye...

O, bunu başarabilmiş,

Ruhunu en ufak yükten bile azad etmişti...

Bunun gerçekleşmesine yardım eden duygu ise

En çok da onun iffetinden gelen masumiyetiydi...

 

Ispartada Casus Kadına Karşı İffeti

 

Üstad bir zabıta eşliğinde,

Isparta’ya getirildiğinde...

Bir talebesinin evini kiralar...

Oraya gelip giden talebeler,

Üstadlarına hizmet etmek için çabalar...

Bir gün öğle vakti yaklaşmış,

Namaz için hazırlanmakta olan Üstad,

Bir talebesini çağırır...

Bakracı suyla doldurmasını söyler...

Talebe hemen evin karşısındaki kuyuya gider,

Ve kuyudan su çekmeye başlar...

Fakat genç bir kadın,

Yavaşça yaklaşır talebeye...

Tuhaf bir hali vardır...

“Burada Bediüzzaman varmış,”

“Gayptan bilirmiş. Nerede bu zat?”

Diye sorar sinsice...

Talebe hoşlanmaz kadının halinden,

Fakat bir cevap vermek niyetiyle:

“Aslan gibi erkekler bile giremez yanına,”

“İleride polis bekliyor, sen git...”

“Gaybı ancak Allah bilir” deyince:

“Sen kimsin?” diye sorar kadın yeni bir hamleyle...

“Ben hizmetçisiyim.”

“Bak su çekiyorum.”

“Abdest alacak” der talebe...

Ve kadın gitmek zorunda kalır çaresizce...

Üstadsa olanları pencereden seyrediyormuş meğerse...

Bir koşu Üstadın yanına varır talebe...

“Ne o Muhammed?” diye sorar Üstad hemen...

Talebe kadınla konuştuklarını anlatınca,

“Zamanında İstanbul'un esnafı,”

“Beni takip ediyor...”

“Acaba bakacak mı? diye.”

“Ben katiyyen namahreme bakmadım.”

“Keçeli Muhammed!”

“Karşına aldın kadını...”

“Casus o” der.

Böyle bir meselede dahi iffet namına,

Talebesinin namahreme bakmasını men eder...

 

Kağıthane şenliklerinde İffeti

 

Meşhurdur Kağıthane şenlikleri...

Ya da Risalelerde okuduğumuz kadarıyla,

Bilmeyen yok gibidir bu faaliyeti...

Hiç görmemiş, hiç katılmamış olsak da biliriz ki,

Oldukça kalabalık ve coşkulu şenlikler yaşanırmış,

İstanbul Kağıthane'de...

Bunlardan birine rast gelir bir zaman,

Bediüzzaman...

Yanında iki mebus arkadaşı olduğu halde,

Beraberce kayığa binmiş,

Şenliklerin yapıldığı kıyıdan geçmekteler...

Haliç'in iki tarafında onlarca insan dizilmiş...

Çoğu Rum ve Ermeni kadınlar...

Kimi dans ediyor,

Kimi şarkı söylüyor,

Kimi kahkaha atıyor...

Herkes alkışlarla katılıyor bu şenliğe...

Fakat biri var ki Bediüzzaman...

Sadece o ilgilenmiyor bu manzarayla...

Kayıkla yolculuk bir saat sürdüğü halde,

O, kadınların hiç birine bakmıyor bir kez bile...

Onu takip eden mebuslar hayret ederken bu hale:

“Niçin bakmadın?” diye sormadan edemiyorlar...

Bediüzzaman şu cevabı veriyor:

“Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akibeti,”

“Elemler, teessüfler olmasından,”

“İstemiyorum.” diyor...

Hani Sungur ağabey bir konuşmasında,

Bediüzzamanın:

“Kardeşlerim; ben gençliğimde,”

“İstanbul’da on sene kaldığım halde,”

“Hiçbir kadına bakmadım, bakamadım.”

“Çünkü bana âlem-i misâl açılmıştı.”

Dediğini aktarıyor...

İşte genç bir adam, Bediüzzaman...

Kiminle olursa olsun,

Nerede bulunursa bulunsun,

İffetinden bir nebze tavizde bulunmuyor...

Bunu hem diliyle tasdik edip,

Hem fiilleriyle gösteriyor...

 

Rusya Tatar Camiinde İffeti

 

Esaret hayatı zordur...

Zor demek dile kolaydır tabii...

Onu yaşayana sormak lazım belki de...

Fakat bir şey var ki,

İnsan esir düşmüşse yaban ellere,

Bazı şeylerden taviz verebilir,

Vermek zorunda kalabilir elbette...

Esir kalmış Üstad hazretleri de Rus ellerinde...

Fakat taviz vermemiş belli ki hiç bir şeyden,

Dininden, insanlığından, Üstadlığından...

Bu nedenle kefil olmuş Tatar halkı,

Kalması için, dere kenarındaki ufak camide...

Onu görmek için gelenler olurmuş cami önüne...

Kimi çoluk , çocuk,

Kimi genç, kimi ihtiyar, ihtiyare...

Bunlardan biri de Ayşe adında küçük bir kızcağız...

Henüz basmış sekizine...

Üstad onları pencereden görürmüş bazen,

Fakat başını çevirir, içeri gidermiş hemen...

Çarşıda bir işi olursa akşamı bekler,

Sessizce yürürmüş duvar diplerinden...

Bir bakış bile atmadan kimseye,

Geçip gidermiş sokaklardan...

İffetse esarette de iffet...

Haramdan kaçmaksa,

Şehir, sınır tanımadan kaçınmak...

Her yerde tavizsiz yaşamak,

Böyle bir yaşam da elbette,

İffet dolu Bediüzzaman’a nasip olmuş ancak...

 

Haram Nazarlara Karşı İffeti

 

Genç bir Hafız gelir Üstad'ın yanına,

“Hafız oldum ben ama,”

“Unutkanlık hastalığı yapışmış yakama.”

“Hem her geçen gün artıyor.”

“Ne yapmalı bu durumda?” diye sorar...

Bu sual yalnız genç hafızın değil,

Pek çoklarının, pek çoğumuzun sorunu aslında...

Belki çok okuyoruz,

Belki çok şey öğreniyoruz ama,

Gel gör ki kör şeytanın işi...

Unutkanlık bizim de bırakmıyor yakamızı...

Bediüzzaman Hazretleri açıklık getirince bu konuya...

Çok vahim, çok acı bir hal çıkıyor meydana...

Çünkü O, cevabını şöyle veriyor;

“Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme.”

“Çünkü rivayet var.”

“İmam-ı Şâfiî'nin (ra) dediği gibi,”

“Harama nazar, nisyan verir.”

Yani Haramla iştigal etme diyor,

Yani aklın Kur'an nuruna boyanmışken,

Basit fikirler ve manzaralar,

O Nur'u karartabilir...

Pürüzsüz bir ışık yayılmışken zihnine,

Haram şeyler o ışığa kara lekeler bırakabilir...

Unutmaksa, kötünün iyisi bir netice olabilir...

Yani unutmak belki de kayıpların en basitidir...

Nisyan unutmak diye algılansa da,

Bu unutuş sadece kişiye has olmayabilir...

Çevresindekilere de nisyan arız olursa,

Onlar da senin şahsını unutursa,

Daha ötesi Rabbin sana kızarda,

Seni bir yanda bırakırsa...

Bu senin için çok daha büyük bir kayıp olabilir...

Yani harama bakmak,

Bütün unutuşların başı belli ki...

Demek, Bediüzzaman’ın iffete bakışı,

Bir prensip meselesi değil,

İnsanın tüm yaşamını etkileyen bir mihenk taşı...

Hayatının asıl anlamı...

Olmazsa olmazı...


Kapısına Gelen Süslü Kadına Karşı İffeti

 

Barla sokaklarında dolaştığınızda,

Üstad'ı görmüş ama,

Oldukça yaşlanmış bir kaç kişi bulabilirdiniz,

Bundan on sene evvel...

Şimdilerde var mı hala bilmiyorum ama,

Tanıştığım ihtiyare bir kadın,

Belki de yüz yaşında...

Oturmuş kapısı önüne,

Sarı kiraz dağıtır gelen, geçen herkese...

O tatlı kirazları yerken,

Bediüzzaman’ı anlatır henüz bir şey sormadan...

“Dağ gibi bir adamdı.”

“Kapılara sığmazdı.”

“Bizler kapı önüne çıksak da,”

“O eğerdi yere başını,

“Hiç birimize bakmazdı.”

Hiç unutamam o acuze kadını...

Bir yandan anlatıp,

Diğer yandan çok azı görünen yeşil gözleriyle,

Sokağın başına bakışını...

Sanki o günü yaşıyor gibi,

Sanki Üstad birazdan görünecek gibi,

“Bütün kızlar ona hayrandı.” diyor...

Geçmiş gün, geçmiş ömür...

Lakin olmayacak şey değil bu anlatılanlar...

Öyle ya, herkesin gönlünde bir aslan yatar...

Sürgünün ilk yıllarında Burdur'da...

Bediüzzaman’ın kaldığı evde de yaşanır,

Buna benzer olaylar...

Kapı çalar bir defasında...

Üstad seslenir evin hanımına...

“Kapıyı aç ama,”

“O gelen kadını, sakın içeri alma.”

Hakikaten kapı açılınca,

Karşıda süslü bir kadın...

Elinde koca tepsi,

İçinde hindi, tavuk, pilav, ne varsa...

Kolunda bilezikleri, üstünde en iyi elbisesi...

Güya amacı; “Yemek götürmek Hocasına!”

Evin hanımı kadını içeri almaz ama,

Kapıyı kapatınca anlar olanları...

Çünkü tanır bu genç, bekar kadını...

Kendini beğendirmektir süslü kadının amacı...

Belki de Üstad'la evlenmektir planı...

Fakat Bediüzzaman,

Durumu önceden tesbit edip,

Her zaman olduğu gibi önlemiş olacakları...

İffetini çiğnetmemiş,

İzzetini ezdirmemiş...

 

Bediüzzamanın İffeti

 

Bediüzzaman İffetliydi...

Hiçbir vakit iffetinden taviz vermemişti...

Çoğu zaman şemsiyeyle gizlerdi kendini...

Ya da harama bakmamak için bu, güzel bir nedendi...

“Nasıl küçük bir ateş ormana yayıldığında, “

“Yavaş yavaş o ormanı yakar, mahveder, bitirir.”

“Nazara tenezzül edip harama bakan bir mü’min,”

“Amelini gün be gün yer, mahveder.”

“Sonra korkarım ki, o adamın akıbeti elim ola”

Der, durumun vehametinden bahsederdi...

Hapishane karşısında raks eden kızları görüp,

Günlerce kendine gelemez,

Hatta bu manzaralar karşısında,

İffet dolu gözyaşları dökerdi...

Küçük bir kız çocuğu yanına yaklaşıp,

“Bediüzzaman dede” diye el öpmeye çalışsa,

Sadece cübbe üzerinden kolunu öpebilirdi...

Demek muhatap küçük de olsa,

İffetli davranmak elzemdi...

Olur da mecbur kalsa,

Çamaşırını bir hanım yıkasa,

Onları üstüne giymeden evvel,

Yeniden durular, kurutur, üstüne öyle giyerdi...

Sadece maddi değil, manevi izzetini de muhafaza ederdi...

Hayat boyu hiç evlenmedi...

Sebebini soranlara,

“Ben imanın cereyanındayım.”

“Böyle bir düşünce bile yok alemimde”

“Bulamıyorum, yok.” diye cevap verirdi...

Bu tür duyguların ve heveslerin,

Hiçbir şekilde aleminde yer almadığını belirtirdi...

O Bediüzzaman, iffet abidesiydi...

Öyle ki,

Bir sarhoşun eline,

“Bediüzzaman’ın evine kızların girdiğini”

Belirten bir belge verip imzalatmak istediklerinde,

“Haşa” derdi sarhoş...

“Bu yalanı kim imza eder.?”

O, iffetini aleme duyurmuş bir beşerdi...

O, iffetin nasıl muhafaza edileceğini herkese göstermiş,

Davasına tek bir leke bile sürülmesine izin vermemişti...

O, her anını iffetiyle yaşamış Bediüzzaman’dı...

Ve bu sıfat bir insana, en çok bu kadar yakışırdı...

İffet Bediüzzaman’da,

Bediüzzaman’sa iffetin yolundaydı...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum