1. YAZARLAR

  2. Selçuk ESKİÇUBUK

  3. Bediüzzaman’ın gözünden ‘Ayasofya’nın önemi’
Selçuk ESKİÇUBUK

Selçuk ESKİÇUBUK

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın gözünden ‘Ayasofya’nın önemi’

A+A-

Ayasofya, Dünya tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtlarından biridir. O, vaktiyle Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu ve hükümdarların taç giydiği,  en büyük Ortodoks kilisesi idi.

M.S 360 yılında yapılan bu kilise halk isyanları nedeniyle iki kez M.S 404 ve 532 yıllarında yakılıp yıkılmış ve yeniden yaptırılmıştı.  Son olarak imparator tarafından yeniden M.S 532 de inşasına başlanarak M.S 537 yılında ibadete açılmıştı.

Ancak 4.Haçlı seferleri sırasında, Venedik Cumhuriyeti’nin Doçu, H. Dandolo komutasındaki Katolik Haçlılar, İstanbul’u ele geçirip Ortodokslara ait Ayasofya’yı yağmalamışlardı. Latin istilası (1204-1261) olarak anılan bu dönemde ise Ayasofya, Roma Katolik kilisesi’ne bağlı bir Katedrale dönüştürülmüştü.

632 yılında Arabistan’da yeni bir din olan İslamiyet doğuyor ve o dinin peygamberi, İstanbul’un fethedileceğini müjdeliyordu ama bu müjde acaba ne zaman gerçekleşecekti. O niyetle nice seferler yapıldı ama bu müjde ancak 29 Mayıs 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle gerçekleşecekti.

Bediüzzaman bu önemli tarihsel olayı şu şekilde anlatır:

*Hem, nakl-i sahih-i kati ile,

“setuftehul kostantiniyyetu feniğmel emiru emiruha veniğmelceyşu ceyşuha”

deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş. (MEKTUBAT, 19.Mektup)

*Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hadisattan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir. (İ.İ’CAZ)

İstanbul’un fethinde Ayasofya harap bir kilise halindeydi, Sultan Fatih derhal temizlenmesini ve fethin sembolü olarak, camiye çevrilmesini emretti. Fatih, Osmanlılarda bir gelenek olarak devam eden ve asırlardır uygulanan kurala göre, şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı camiye çevirmişti. İlk minaresi o zaman yapılmıştı. Bugün bize ters gelse de o dönemin ruhuna göre, ülkeler ya seferlerle işgal edilir veya fetih edilirdi. İşgal demek yakıp yıkmak, can ve mala zarar demekti. Fetih ise, o coğrafyanın el değiştirmesi demekti. Yaşayanların canları, malları ve namusları korunurdu. İslamda fetihler hep böyle olur. Mekke’de böyle olmuştu, Endülüs’te de, İstanbul da böyle olmuştu.

Ayasofya’da cami olarak ilk Cuma namazını kılacağı saate kadar, kilisedeki bütün tasvir ve heykeller kaldırıldı, mozaiklerin üzerleri ince bir sıva tabakası ile örtüldü. Mimarlarla ustalar, gece-gündüz çalışarak kıble tarafına bir mihrap inşa ettiler, hutbe îrad edilebilmesi için bir de minber eklediler. Ve Fatihin hocası Akşemseddin, Cuma hutbesi okudu ve ilk Cuma namazını kıldırdı.

Fatih Sultan 1 Haziran 1453 de Ayasofya için bir vakıf kurar ve aşağıdaki vakıf senedini yazdırır:

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.
Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir”

Bediüzzaman da Ayasofya’nın İslam dünyası için ne anlamlar taşıdığını şöyle anlatır:

*Kahraman bir milletin ebedî bir medar-ı şerefi

ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı

ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Camii ( ŞUALAR, 14.Şua)

Ve Fatih’ten sonra gelen diğer padişahlar da vakfiyeye uygun davranırlar Ayasofya’ya önem verirler. 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir. Kanunu Sultan Süleyman, fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden 2 dev kandil getirir ve bunları mihrabın iki tarafına koydurur. 2.Selim zamanında depreme karşı Mimar Sinan tarafından dışarıdan payandalar yapılarak desteklenir. İçerden ise kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırılır.

Sultan I. Mahmut, 1739’da Ayasofya’nın yeniden restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına bahçeye bir medrese, bir imarethane ve bir de şadırvan ekletti.

Sultan Abdülmecid de ünlü mimar Fossati kardeşlere Ayasofya’nın iç ve dış dekorasyonu, kubbe, tonoz ve sütünların bakım, onarım ve sağlamlaştırma işlerini yaptırttı. Dışarıya yeni bir medrese ve muvakkithane yaptırdı.

Ayasofya’da ayrıca bazı şehzadeler ile padişah türbeleri de vardır. Böylece çevresiyle beraber bir külliye oluşturur. Çevresinde çayhaneler vardır. Camiden çıkanlar buralarda otururu sohbet ederler, fikir alışverişinde bulunurlar.

Bediüzzaman da 1907 de İstanbul’da bulunduğu bir zamanda Ayasofya camiine namaza gelir, çıkışta çay bahçesinde oturulur ve kendisine Şeyh Bahit efendin tarafından sorulan soruyu cevaplar:

*Ve bir namaz vakti, Ayasofya Câmiinden çıkılıp çayhâneye oturulduğunda, bunu fırsat telâkkî eden Şeyh Bahît Efendi, Bediüzzaman Said Nursî'ye hitâben:

“mategulu fihaggilevrubaiiyyeti velgosmaniyyeti”

yani: "Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz? Fikriniz nedir?"

Bediüzzaman da ona şu cevabı verir:"Osmanlı hükümeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet'e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak." (SÖZLER, Konferans)

Bediüzzaman 31 Mart hadisesinde de halkı yatıştırmak için, 1908 yılında 2.Meşrutiyet’i savunmak ve halka anlatmak için yine Ayasofya camiine gelir, nutuk verir:

*Ayasofya Camiinde elli bin adama takdirle nutkunu dinlettiren bir adam, (T.HAYAT)

*Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla şeriatın ve müsemmâ-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim.(D.H.ÖRFİ)

*ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Camiinde meb'usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrutiyeti, meşrûiyet ünvanı ile telakki ve telkin ediniz. Ta yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı Şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrat ve âvâm-ı nas; kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki, namaz sahih ola. Zira, hakaik-ı Meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhepten istihracı mümkün olduğunu dava ettim. (D.H.ÖRFİ)

Bediüzzaman,  Ankara’ya davet edilmiş ve 9 Kasım 1922 tarihinde Millet Meclisinde bulunmuş, Meclis'te kendisi için bir "Hoşâmedî" merasimi yapılmış ve kendisi de kürsüye çıkarak, mebuslara hitaben konuşup muzafferiyet için duâ etmiştir. Ve iki kez o zamanlar Meclis başkanı olan M.Kemal ile görüşmüştür.

*Hem Ankara da, divan-ı riyasetinde pek çok meb uslar varken Mustafa Kemal şiddetli bir hiddetle divan-ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: "Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin." Ben de onun hiddetine karşı dedim: "Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur." Dehşetli bir put kırdım.

Hazır mebus dostlarım telaş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nevi tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, adeta dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi, ikinci gün hususi riyaset odasında, Hücumat-ı Sitte nin Birinci Desise içinde bulunan "Mesela, Ayasofya Camii ehl-i fazl ve kemalden, ila ahir..." cümlesinden başlayan, ta İkinci Desiseye kadar, bir saat tamamen ona söyledim. (E.LAHİKASI, Küçük bir haşiye)

*Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhretperestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle Âlem-i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin meâlini ona ders verdim, başına vurdum. İyi sarstı; fakat kendimi hubb-u cahtan kurtaramadığım için, o ikazım dahi onu uyandırmadı. (MEKTUBAT, 29.Mektup, 6.Risale olan 6.kısım, 1.desise)

O tarihlerde Ayasofya henüz müze değildir, Bediüzzaman’ın M.Kemal’e bundan ima yollu bahsetmesi çok manidardır. Bu konunun geçtiği yazısının bir bölümü aşağıdadır:

*Meselâ, Ayasofya Camii, ehl-i fazl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek tük, sofada ve kapıda haylâz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence-perest seyircileri bulunsa, bir adam o cami içine girip ve o cemaat içine dahil olsa; eğer güzel bir sadâ ile, şirin bir tarzda, Kur'ân'dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, mânevî bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız haylâz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.

Eğer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edepsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa, o vakit o haylâz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celb edecek. Fakat umum o muazzam ve mübarek cemaatin bütün efradından bir nazar-ı nefret ve tahkir celb edecektir. Esfel-i sâfilîne sukut derecesinde nazarlarında alçak görünecektir. (MEKTUBAT, 29.Mektup, 6.Risale olan 6.kısım, 1.desise)

1930 yılına gelindiğinde Ayasofya Cumhurbaşkanı olan M.Kemal’in emriyle restorasyon çalışmaları nedeniyle 1935 yılın kadar halka kapatılır. Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla artık müzeye  çevrilir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk, 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret eder.

Bediüzzaman, tek partili Cumhuriyet döneminde Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine karşıdır. Kendisi sürgünde ve hapislerde olsa da bu fikirlerini yazılarında belirtir. Bir kumandanın keyfi kanunu olarak gördüğü bütün emirlerine, fikren ve ilmen taraftar olmadığını söyler:

*Ayasofya'yı puthane ve Meşîhatı kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz.(ŞUALAR, 14.Şua)

*AyasofyaCamiini puthaneye ve Meşîhat Dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır? (ŞUALAR, 14.Şua)

Aslında Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesi Türkiye’de ki yeni dönemin projelerinden bir tanesidir. 1931 yılında Ezanın Türkçeleştirilmesi çalışmaları, Cuma günü ezandan önce okunan Sala’nın ve hutbelerin de Türkçe okunması gibi Dine direkt müdahale anlamı taşıyan girişimlerin yanında alfabenin değiştirilip Latin harflerinin kabulüne de gidilir.

Ezanın tekrar asli haline döndürülmesi ancak çok partili rejime geçiş ve Demokratların kazanmasıyla 16 Haziran 1950 de olmuştur.

Bediüzzaman, Ezanın asli şekline döndürülmesi ve Ayasofya’nın tekrardan eski hali olan camiye çevrilmesi için ölünceye kadar bu yeni dönemde de teşviklerde bulunmuştur:

*…Ezan-ı Muhammedî’nin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beşyüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmisekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuzbeş seneden beri terkettiğim siyasete bir-iki saat baktım ve bunu yazdım.  (E.LAHİKASI)

*Hem Demokrat’a Ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risâle-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hıristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefattan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Ben ise; bu mes’ele için, otuz sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim. (E.LAHİKASI)

Ancak Türkiye çok partili sisteme rağmen uzun yıllar vesayetler altında kalmıştır. Ülkemizde son yıllarda vesayetler tek tek kırılmaktadır. Umarız ki kırılan bu vesayetler Ayasofya’nın tekrardan asli haline döndürülmesiyle taçlandırılacaktır.

Ve İstanbul’u fetheden asker ne kadar şanlı ise Ayasofya’yı da tekrar camiye çevirebilecek siyasal iktidar o kadar şanlı olarak tarihe geçecektir.

Şair Mehmet Akif’in dediği gibi “Kim bilir belki yarın belki de yarından da yakın”…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum