1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Bediüzzaman’ın duyarlılığı (4)
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman’ın duyarlılığı (4)

A+A-

Dünyada bir dost çok anlam ifade eder insan için. Dost var; bir yol arkadaşıdır. Dost var; onunla aynı yastıkta geçer koca bir ömür. Dost var; günübirliktir, selamdan ve birkaç sohbetten öteye geçmez. Ama dostların en unutulmazı ve ayrılığında en dayanılmazı fikir, duygu ve dava birliğinden kaynaklananıdır.

Bediüzzaman işte böylesi bir dost özeliğine sahip biricik yeğeni Abdurrahman’ı vardı. Hem kardeşinin oğluydu, hem manevi evladıydı, hem özverili talebesiydi ve hem gözünü daldan budaktan sakındırmayan bir fedaisi, bir arkadaşı, bir dostuydu.

Aradan yıllar geçti. Asrın Adamı Bediüzzaman, böyle unutulmaz dostundan ve can yoldaşından ayrı kalmıştı. Sürgün edildiği Barla’da yalnız ve kimsesizdi. Bir köy gibi yerde sıkı gözetim altındaydı. Uzaktaki yakınlarıyla bile mektuplaşamıyordu. Bunca sevenleri ve hayranlarından bir anda soyutlanan Zamanın Bedii,  şimdi içini dökecek, dertleşecek ya da yardım alacak kimseyi göremiyordu etrafında. Hastalık ve ihtiyarlık belirtileri, onun bu yalnızlık ve kimsesizliğini daha da koyulaştırıyordu. Öylesine perişan bir durumu vardı ki, eğer Kur’an’dan bir nur imdadına yetişmemiş olsaydı, belki de dayanamayacaktı. 

Bu yapayalnızlıkta, uzak kaldığı yakınlarını, sevenlerini unutabiliyordu belki; ama yıllarca ayrı kaldığı biricik dostu, canından daha kıymetli Abdurrahman’ını unutamıyordu bir türlü. Bu yalnızlıkta ona tam bir arkadaş, dert ortağı olacak ve yardım edecek dostunu hiç aklından çıkaramıyordu. Tam yedi yıl olmuştu ondan ayrılalı. Birbirinden haberleri yoktu. Ne halde olduklarını, neler çektiklerini ve birbirini ne denli özlediklerini ne o ne bu biliyordu. İşte bu kimsesizlikte çok özlemişti Abdurrahman’ını. Hasret kalmıştı ruhuna çok yakın bu can yoldaşına. Yanında Abdurrahman olsa, bir anda yalnızlığının uçup gideceğine, her şeyin yoluna gireceğine inanıyordu. Sadıktı ve bir o kadar fedakârdı Abdurrahman. Abdurrahman, sevgili amcasının nerde olduğunu bilse, durmaz, koşup gelir ve onu teselli ederdi; koca Asrın Adamı da adresini bilse, yazıp onunla dertleşmek için bir şekilde bağlantı kurardı elbette.

Bediüzzaman bu koyu yalnızlıkta, bir büyük dost özlemi içinde bütün ruhu sarsılırken, belki de çok acı çekerek ama büyük bir rıza duygusu içinde, biri beklenmedik bir mektup uzatmıştı ona.  Açıp bakınca, bir de ne görsün, günlerce onun yokluğunda özlemini çektiği yeğeni Abdurrahman’dan gelen mektuptu. Hayattaydı Abdurrahman demek ve ona hala bağlı olduğunu, bütün arzusunun çocukken ona nasıl bakmışsa şimdi ihtiyarlığında kendisine bakmak olduğunu, dünyaya karşı soğuduğunu, hazlardan nefret ettiğini yazıyordu. Can dostu yeğeninden bunları duyar da Asrın Adamı Bediüzzaman bu zirve duyarlılıkta gözyaşı dökmez miydi? Ağladı oracıkta ve belki de hayatının sonuna kadar onu hatırladıkça ağlayacaktı.

Her şeyiyle bir serdengeçtiydi Abdurrahman. Dünyanın acısını tatmıştı. Şimdi tam bir deneyim sahibiydi. Sevgili amcasını, Üstadını bulacaktı. Ona davasında emirber nefer olacaktı. Birlikte patika yollardan, dikenli yerlerden, engelli ve mayınlı bölgelerden yürüyüp geniş caddelere çıkacaklardı. Mektubunda sıcağı sıcağına yirmi otuz risale istiyordu Üstadından, her birisinden bir o kadar nüsha yazmak ya da yazdırmak üzere. Yeğeni Abdurrahman’dan aldığı bu mektup, yeni bir ümit oldu Bediüzzaman için. Mektuptan önce, daha önceleri Üstad’ın bastırdığı haşirle ilgili risaleyi alıp okumuştu Abdurrahman. Onunla bütün şüphelerini silip süpürmüştü. Yeni bir Abdurrahman olmuştu. Sanki ölümünü bekler bir teslimiyet içine girmişti. Besbelli ki, dünya onu çok hırpalamış, yaralamıştı. Ama şimdi yeniden doğmuş gibiydi o risalecikle. İçinde bulunduğu halini, duygularını, acılarını, özlemlerini ve bütün içten niyetlerini yazmıştı o mektubunda Abdurrahman. 

İşte bu mektup ki, dünyaya, yapacaklarına karşı büyük bir ümit verdi Bediüzzaman’a. Deha derecesinde bir yardımcı gelecekti imdadına bu yalnızlıkta, bu kimsesizlikte, bu garip dağ köyü Barla’da. Dünyalar Bediüzzaman’ın oldu şimdi. Kimsesizliğini de, çileli esaretini de, gurbetini de, ihtiyarlığını da unutmuştu büyük bir yardımcısını, can dostunu buldu diye.

Dünyada rahat yoktu elbette. Ümidin ne zaman ümitsizliğe dönüşeceğini kimse bilmezdi. Gülmekle ağlamak arasında ince bir zar vardı sadece. Şimdi kahkaha atanın biraz sonra ağlamayacağına kimse garanti veremezdi. Kim olursa olsun, herkes, her an gülmeye ve ağlamaya hazır olmalıydı. Son derece duyarlı olanların dünyasında bu gelgitler daha da yoğun olurdu.

İşte Bediüzzaman, kendisi için değil, sırf davası, Kur’an için özlemini çekip de kavuşmak üzere olduğu yeğeni Abdurrahman’la yeni bir hayata doludizgin hazırlanırken, hiç aklından geçirmediği acı bir haberle karşılaşıyordu. Sevgili yeğeni, can dostu Abdurrahman vefat etmişti. “Kalü inna lillah ve inna ileyhi raaciun” demişti bütün hücreleri; bir tuhaf olmuştu. Abdurrahman’ın vefat haberi onu ciddi sarsmıştı. Bu sarsıntı ondan yıllarca ayrılmayacak, bu haberi hatırladıkça için için ağlayacaktı. Bu haberle her şey daha da katlanıp kasvetli bir hava oluşturmuştu. Yalnızlık koyulaştı, gurbet çekilmez bir hal aldı, ihtiyarlık ağırlaştı, bir büyük hüzün kocaman kaya olup üzerine çöktü. Şimdi dost ayrılığını daha derinden hissetti.

Validesinin vefatıyla dünyasının yarısının gittiğine inanıyordu Bediüzzaman. Yeğeni Abdurrahman’ın ölümüyle de diğer yarısının gittiğine tam inanmıştı. Artık onu dünyaya bağlayan bir bağı kalmamıştı. Abdurrahman’ı bir varisi görüyordu Bediüzzaman. Dünyada yaşadığı sürece ona iyi bir dost, iyi bir dert ortağı ve iyi bir dava arkadaşı olabilirdi Abdurrahman. Kendisinden sonra da güvenilir bir dava adamı olarak her şeyini eline teslim edebilirdi. Ama Abdurrahman yoktu. Bütün ümitleri suya düşmüştü. Öyle bir ümitsizliğe düşmüştü ki, eğer Kur’an’ın bazı hakikatleri yetişmiş olmasaydı, bütün hücrelerine değin çektiği acılar yüzünden dayanamayacaktı Bediüzzaman.

Abdurrahman’ın ölümü, onu Barla’da evinde oturtamıyordu. Barla’nın derelerine, bayırlarına, dağlarına çıkıp geziniyordu. Abdurrahman’ı, eskiden ona yardımcı olan talebelerini düşünerek onlarla yaşadığı mutlu günleri hatırlıyordu. Ama şimdi gurbetteydi; ihtiyarlık ve sürgün  tunçtan bir ağırlık gibi üstüne çökmüştü. Derin bir boşluk içindeydi. Neyse ki, her zaman olduğu gibi Kur’an imdadına yetişerek, “Her şey gidicidir” hakikatini kulağına fısıldadı. Öyle bir fısıldayıştı ki, yalnızca Abdurrahman gibi dostlarının değil, her şeyin ve kendisinin de ölüm denen bir hakikatle bu dünyadan ayrılacağını hücrelerine varıncaya kadar hissederek kendine getirdi. “Ey baki olan Allah! Yalnız sen bakisin!” dedi ve bununla nefes alarak teselli buldu.

Abdurrahman’ın ölümü ona büyük hüzün verdi; ama Kur’an ona başka ümit ve sevinçlerin kapılarını açtı. “Madem Cenab-ı Hak var; O her şeye bedeldir. Madem O bakidir; elbette O kâfidir” diye de içindeki bütün acılarını, özlemlerini, gurbetlerini, hastalık ve ihtiyarlığını da unutturdu.

“O bakîdir” elbette. O baki ise, fani şeyler onu ne diye bu denli harap etsindi. Bediüzzaman da, gezintiye çıktığı Barla’nın bağ, bahçe, bayır ve derelerinde, bütün zerreleriyle buna inanmıştı. Böyle inandığı için, yüreğine su serpecek, yeni bir enerji ve nurla dolduracak, ona yepyeni bir hayat bahşeden muştular verecekti ona Allah. Hüzün dolu bir halde Barla’daki evciğine dönüyordu şimdi; ama içi bir hoştu, belki de kaybettiği Abdurrahmanlar yerine birilerin, birçoklarının geliş haberini alacağı sevincinin üzerindeki ön etkisiydi.

Evciğine gelir gelmez, kapısının önünde bir genç vardı; adı da Mustafa”ydı, Kuleönünden gelmişti. Kuleönülü Mustafa ona ilmihalden; abdest ve namaza ilişkin birkaç mesele soruyordu. O an kimseyi içeri alıp konuşmak durumunda değildi; hiçbir misafir de kabul edemiyordu. Ama nedense, Mustafa’nın ruhunda başka bir ihlas ve içtenlik hissetmişti. Bediüzzaman’ın ruhu onun ruhunu iyice okumuştu. Onu geri çevirmeye kıyamadı. Sanki giden Abdurrahman yerine bu genci veriyordu ona Cenab-ı Allah. Cenab-ı hakkın hazinesi bitmezdi elbette. Bir Abdurrahman alır, onlarcasını, yüzlercesini ve binlercesini verirdi. Buna ilişkin lahuti sesi de bizzat kulaklarıyla duyuyordu sanki: “ Senden bir Abdurrahman’ı aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlad-ı manevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”

Sıcağı sıcağınaydı bu teselli, bunca hüzünleri yaşadığının hemen sonunda Bediüzzaman’a. Allah’ın ihsanını somut olarak görüyordu. Bir Abdurrahman yerine belki otuz Abdurrahman bir anda sahip olduğunun sevinci içindeydi Bediüzzaman. Biraz önceki bütün zerreleriyle ağlarken, “Ey ağlayan kalbim! Madem bu numuneyi gördün ve onunla o manevi yaraların en mühimini tedavi ettin; sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir” diye kendini teselli etti, rahatladı ve geleceğe ümitlerle doldu.

Allah’ın hazinesi boldu elbette. Her şey geçici ve gidici ise, gidene çokça üzülmenin bir anlamı yoktu. Bediüzzaman, bunu, bir önceki acı hali Kur’an’dan aldığı ilaçla bir sonraki tatlı ve anlamlı halini bir anda yaşadığına şahit oluyordu. Bir saniye önceki halinin nasıl müjdeli hallere dönüştüğüne şahit olunca da bol bol şükrediyordu.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.